Ters Ninja Pazar Öyküleri Hakan Tacal ile devam ediyor: PLÜTONİK

“Bu saçma,” dedi kız. “Devreleri halletsen bile makinenin kalbi hasta. Ya her şey çoktan mahvolduysa?”

Bu doğruydu, makinenin kalbi hastaydı. Her an ölebilir ve bizi Plüton’un yörüngesinde soğuk bir ölüme mahkum edebilirdi. Şimdilik sadece ömür boyu hapisteydik, yerimizden kımıldayamıyor, manevra dahi yapamıyorduk.

Geminin kalbi hastaydı.

***

Uzay uçuşu gibi kritik bir teknolojinin bu yönde evrilmesi ne garip. Uzay zaman bükülmesi için gereken güç, soğuk füzyon eşiğinin aşılması ile mümkün olmuştu. Fakat işlemci ve yazılım gelişimimiz, uzay zaman bükülmesi fenomeni karşısında apışıp kalıyordu. Sanki matematik, bir noktada bocalıyor ve atlamalar aritmatik bir sıralamaya dönüşüyordu. Oysa okyanusta oyun oynayan yunuslar gibi doğal, duraksamasız ve içten gelen bir atlayış serisi yapılmalıydı. Mükemmel sıçrama. Teorik Fizikçilere ıslak rüyalar gördüren cinsten. Kaos teoremi en yakın çözüm olasılığı gibi gözükse de pratikte halen kullanışsızdı. Sıçramaların uzayın kütle çekim haritası çıkarılmış alanları içinde hesaplanması çok kolay görünse bile, esas problem kolayca hesaplanabilen ilk iki atlamadan sonra ortaya çıkıyordu, “makine” yani “Uzay Zaman Burkucu”, seriye başladığında (ki her atlayış en fazla 38 ışık yılı mesafede oluyordu) varış noktasına varana dek hiç ara vermemeliydi. Bu da tekrar gideceğin yönü görüp hesap yapmana imkan vermiyordu. Durursan makine istimini kaybediyor ve sen her yerden yüzlerce ışık yılı uzakta bir karanlık noktada manevra motorlarınla kalakalıyordun. İkinci şansın yoktu, makinenin tek bir kez çalışması tüm enerji kaynağını tüketiyordu.

Başka bir şey bulunmalıydı.

Sonra, bunda yirmi sene önce İsrailli genetik bilimciler yıllardır topladıkları dahi sanatçı ve bilim insanı DNAlarının bölümlerinden bir tür canlı doku oluşturdular. Proje adı “RUAH” idi. Bir omurilik soğanı çevresinde geliştirilen yapay dokunun uzay gemilerinin idaresini ele alması onbeş sene sürdü. Bu tam da makinenin ihtiyacı olan şeydi. Bir orkestra şefi, kusursuz bir fırça darbesi, şaşmaz bir öngörü.

Zaman içinde gemi ile simbiyotik bir ilişki ağı kuran “KALP” bir tür kişilik, kimilerine göre bir RUH geliştirdiğinde herkes disütopik fantazilerin gerçekleşmekte olduğuna dair bir panik havası yaşadı.

Ama herşeye alışılıyor . Yeterince yavaşsa en ürkütücü kırım kabuslarına bile.

Elbette ki bazı düzenlemeler yapıldı. Gemilerin değil, sadece “Makine”nin yönetimi ile sınırlı kılınmaları en temel olandı. Ancak herşeyden önce Kalbin şizoid olması çok önemliydi. Güçlü duygusal dalgalanmalar yaşamaması gerekiyordu. Elektrodlarla mekanik kısma bağlanan ilk modelin tepkisi çığlık atmak olmuştu. Kazada oniki kişi ölmüştü.

* * *

Fakat şimdi geçmişi düşünmenin hiçbir faydası yok. Şu anda Alfa Centuri’ye giden bir kargo gemisi olan Mavi Bulut’tayım. Yay şeklindeki ilk uçuş çizgimiz eskilerde gezegen olarak sınıflandırılan Plüton’da sona erip, dış uzay sıçramalarına başlayacaktı. Sorunlar Plüton’un karanlık tarafındaki yörüngeye oturduğumuzu anladığımız zaman başladı. Tam da… Yanımda yardımcı pilot koltuğunda oturan kıza baktım. Bu seferde Stajyer olarak yanımda buluyordu. Kumral dalgalı saçlarını bir lastikle arkasına toplamış, meraklı gözlerle ekrana bakıyordu.

“Baksana, şimdi düşünüyorum da Şaron’u geçerken, hani idareyi sana bırakmıştım, hatırlıyorsun değil mi? Yörünge yaklaşım idaresi çalışacaktın.”

“Senin alkol komasına girdiğin ve beni tek başıma bıraktığın zamanı kastediyorsun.”

“Ehm… Her ne haltsa. Kabine girdiğim zaman Henry ile bir şey konuşuyordun.”

“Henry mi?”

“Kalpten bahsediyorum… bilirsin”

“Geminin kalbine isim mi koydun?”

“Ne var bunda? Bu sıçtığım bir kargo gemisi ve senin gibi kırk yılda bir yolunu şaşıran çömezler olmayınca KALP aklımı kaçırmamı engelleyen tek yoldaş benim için.”

“Bu kadar basit olduğunu sanmıyorum. Kalp sadece uzay altı atlamaları için var ama devrelerle nasıl oynamışsan bilgisayar sistemiyle bütünleşmiş. Hem… Kalbe isim koydun ama benim ismimi bilmiyorsun, hiç sormadın, hep HEY yada KIZ diye sesleniyorsun .”

“Bak kızım. Konuyu saptırıp durma. Ben içeri girdiğimde sesin yüksek çıkıyordu. Henry ile ne konuştun?”

“Rota önerisi yolumuzu iki gün uzatıyordu. Bir türlü düzenlememe izin vermedi.”

“Ne düşünürsen düşün kalbin böyle bir işlevi yok. Okulda size ne öğretiyorlar?

Yeşil gözleri alev aldı.

“Ben toplama işlemi yapmayı öğrendiğimden beri rota düzenlemesi yapıyorum, tamam mı? Babam göçmen bürosunda pilottu. Sence sistemden çıkmadan Plüton yörüngesinden hız almak mantıklı mı?”

“Öyle mi? Uçuş planını ben hazırlamıştım. Böyle bir şey yoktu.”

Sessizlik bir sakız gibi uzadı aramızda. İkimiz de önümüzdeki ekrana gözlerimizi dikmiş, bir gizeminin ilmek ilmek çözülmesini izliyorduk sanki.

“Ben de…ben.. biraz… tartıştık”

“Ve sen ona..ı”

Anlamsız bir konuşmaya tahammül edermiş gibi kaşlarını çatarak “ondan nefret ettiğimi söyledim” dedi.

Tabii ya. Hep konuşup, söylenip durduğun arabanın bir gün sana cevap vermesi işte. Ölüm korkusuna bir tür keşif heyecanı katılmış, bu kokteyli kafama dikmiş içiyordum. Kıza döndüm. Sözcükler çıldırmıştı. “Sanırım” dedim. Deliceydi.

“Sanırım sana aşık.”

Hiçbir şey söylemeden baktı yeşil yeşil. Hiç bu kadar güzel görünmemişti. Ve ismini bilmeyi hiç bu kadar istememiştim.

“Bak, bunu halledebilirim.”

“Devreleri tekrar düzenlerim. Bu kalbin ölmesine neden olabilecek bir geri beslemeye yol açabilir ama tek şansımız bu. Gezegenin konumu merkeze yardım sinyali göndermemize engel oluyor, Karanlık tarafta kaldıkça bu işin sonu nihayetinde ölüm. Yaşam desteğin 10 gün sonra tükenecek.”

Durdum, sanki açıklanması gereken bir espiri gibi “Yani kaybedecek hiçbir şeyimiz yok.”

İkimiz de yörüngeden çıkmamızın devrelerden daha çoğuna mal olacağını biliyorduk. Henry, kızla daha çok vakit geçirmek için uçuş planıyla oynamış, onun tepkisini görünce de Plüton’un karanlık tarafında depresyona girmişti. Kız bunun daha tehlikeli bir yönelimin işareti olabileceğini de düşünüyordu. Ona planımı anlattım. Kızı, Henry’yi mutlu edecek şekilde gemiye bağlamayı ve bu esnada devreleri tekrar düzenleyip Henry’yi tekrar kapalı devreye almayı planlıyordum. Bu sayede en azından merkeze acil durum sinyali gönderecek kadar hareket edebilirdik. Bu işi atlattığımız takdirde her ikimiz de Henry’nin hemen sökülüp, incelendikten sonra yok edileceğini biliyorduk. Bunun soğukkanlı, bilimsel bir yaklaşım olduğunu bilmemize rağmen, içimde bir merhamet hareketi gibi bir his yaratıyordu, sanki acı çeken bir atı vurmak gibi, hiç iyileşmeyecek bir komaya son vermek gibi.

Kızı elektrodlarla bağlarken, geminin sanki titrediğini hissettim. Elim istemsizce karbon alaşımın üzerinde dolaştı.

“Hastasın,” diye fısıldadım.

“Ama bu da geçecek”

“Hep geçer”

Hakan Tacal Kimdir?

72 Ankara doğumlu Hakan Tacal, Çapa Çizgiroman Grubu’nun kurucularındandır ve Karabasan, İman Limited, Pırılkız gibi yeni dönem Türk çizgiromanların yazarıdır. Çapa Çizgiroman Grubu ve Klan fanzinlerinde çeşitli yazı ve çizgiromanları yayınlanmıştır. Tacal köpekleri ve çocuklarıyla Karadeniz’e bakarak İstanbul yabanında yaşıyor. Seçilmiş yalnızlığı, yazmayı ve çizmeyi seviyor.
Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin