Ters Ninja Pazar Öyküleri: Sigortacan – Birinci ‘Ölü Keriz’ Vakası / Sadık Yemni

Neredesin şu anda canım? Haydi, hemen ara.

Karım üç cevapsız aramanın ardından fırtına öncesi sakinliğinde munis bir mesaj yazmıştı. Maalesef artık onu geri aramam mümkün değildi. Acilen ciddi ve ölümcül bir işin üstesinden gelmem gerekiyordu. Bunu yapmak için çok az zamanım kalmıştı.


Lüksemburg Bahçesi’nde Auguste Comte sokağına yakın olan ağaçlık yerdeyim. Upuzun ince gövdeli ağaçların yaprakları, yeşilin içinde gizli duran kırmızı, sarı, turuncu, kahverengi renkleri delicesine patlatarak dalları ve yerleri afili bir sonbahara boyamıştı. Bulutların arasından süzülen geç öğle üzeri ışığı bu renk cümbüşünü pastele indirgemek için boşuna çabalıyor. Renklerin nedeni olan demir ve oksijen atomları çok gayretli.

Hava yağışlı olduğu için parkın özellikle bu bölümü tenhaydı. Otuz metre kadar önümde yaşlı bir çift yürüyor. Adımları yavaş ve temkinli. Az önce sabırsız ve hızlı adımlarla beni sollayan bir grup Alman turist upuzun yolun ufkunda iyice küçülmekte. Arkamdan gelen kahverengi anoraklı, gri kot pantolonlu, beyaz spor ayakkabılı adam bana iyice yaklaşmış durumda. Ayakkabılarının altında çıtırdayan minik taşların ve ezilen yaprakların sesini duyuyorum.

Sağda ve solda oturmak için banklar var. Yazın burada iki tarafa kümelenmiş sandalyelerde yüzlerce insan oturur. Monica’yı burada tanıdım. 24 yıl önce. Orta Doğu Üniversitesi’ndeki ilk yılımı bitirmiştim. 19 yaşındaydım. Bir grup arkadaşla bir haftalığına Paris’e gelmiştik. İkinci günümüzdü. Arkadaşlarla Lüksemburg Sarayı’nın bahçesinde buluşacaktık. O sıralarda cep telefonları yoktu. Onları aramaktan ayaklarıma kara su inmişti. Neredeyse şimdi durduğum yerde soğuk bir şey içmek için oturmaktaydım. Monica ile tanıştık. Kumral saçlı, orta boylu, hoş bir kızdı. Kırmızı tişört, beyaz kot pantolon giymişti. Kendisine çok yakışan bir gülümsemesi vardı. Benden üç yaş büyüktü ve bunu söylemek için üç gün bekleyecekti. O gece kızın evinde kaldım. Hayatımdaki tam teşekküllü ilk seks deneyimimdi. Arkadaşlarıma acayip hava basmıştım. Onlar hâlâ bu işler için teorik alana sıkışık duran taktikler geliştirme peşindeydi.

Banklardan birinin önünde durdum ve içimi çektim. Burasıydı. Monica bana damdan düşercesine, merhaba bile demeden Total Recall filmini görüp görmediğimi sormuştu. Çok beğenerek defalarca seyrettiğim bir filmdi. İlk kez seyrettiğimde on üç, on dört yaşındaydım. Aklımda Arnold Schwarzenegger’in pazıları, Sharon Stone’un memeleri ve Mars’ın kızıl kumu kalmıştı. Hikâyenin esprisine sonradan uyanmıştım.
Ortaokulda öğrendiğim Fransızcamı zorlayarak kıza film hakkında bir şeyler söylemiştim. Neyse ki, hatunun İngilizcesi bayağı iyiydi. Ona filmin Türkçe isminin Gerçeğe Çağrı olduğunu söyleyince bunu beğendiğini söylemişti. Hemen hemen her filmi Fransızca dublajla izleyen biriydi ne de olsa.

Bankın üstündeki ıslaklığa aldırmadan oturdum. Kaba etlerime değen serin ıslaklık kurumadan algım sonlanacaktı zaten. İki metre ötedeki kahverengi anoraklı adama baktım. Yakınımızda kimsecikler yoktu. Tam yeri ve zamanıydı. Kısa siyah saçlı adam Twilight filmindeki polis şefi Charlie Swan’ı canlandıran aktöre benziyordu. Aynı aktör öldür.com’da da oynamıştı. Firmanın bütün bu ayrıntıları planladığını sanmıyordum. Bunlar bu hayattan giderayak kaderimin bana göz kırpmasıydı.

“Hazır mısın?”

Adam bunu İngilizce sormuştu. Aksanından bu ülkenin yerlisi olduğunu tahmin ettim. Başımla olumladım. Anorağının fermuarını indirdi. Koltuk altı kılıfından susturuculu bir tabanca çıkarıp bana doğrulttu. Tam o sırada telefonum çalmaya başladı. Karım Leman’dı mutlaka. Zamansız arama rekoru kırmaktaydı bilmeden.

“Konuşacak mısın?”

“Hayır.”

Kalbime saplanan iki kurşunun itmesiyle sertçe arkama yaslandım ve sağ yanıma yığılıverdim. Göğüs kafesimde bir şeyler tamir edilmez şekilde parçalanmıştı, ama hissettiğim acı beklediğimden azdı. Adam kıç cebimden cüzdanımı aldı ve gitti. Böylece soygun amaçlı cinayet senaryosu kusursuzca tedavüle girivermişti. Artık usulca ölebilirdim.

* * *

‘Dead Peasant’ Policies: The Next Big Thing in Insurance Litigation

Does your boss want you dead?

Are ‘Dead Peasant’ Life Insurance Policies Fair?

‘Dead Peasant’ terimini duydunuz mu daha önce? Ben bahsini ilk kez Michael Moore’un Kapitalizm: Bir Aşk Hikâyesi, Capitalism: A Love Story adlı dokümanter filminde duymuştum. 2010’da. Bank of America, Citibank, P&G, Hersley, American Express, Nestle, Ameritech ve daha bir sürü firma çalışanlarına hayat sigortası yaptırıyor. Bu kimselerden biri ölürse şirket parayı cebe atıyor. Bazı özel durumlar hariç ölenin ailesine bir kuruş koklatmıyor. Birçok vakada sigortalanan kimse bunu bilmiyor zaten.

Ben de bir ‘Dead Peasant’im. Peasent’i Türkçeye bu bağlamda köylü değil de budala ya da andaval diye çevirmek hiç de abartma olmuyor. ‘Ölü Keriz’ terimi bence daha da uygun.

Bundan altı ay kadar önceydi. Bir Pazar günü öğleden sonrası İstanbul’un tanınmış alışveriş merkezlerinden birinde öylesine gezinmekteydim. Karımla üçte buluşacaktık. Lise arkadaşlarıyla beraberdi. Tam üçe iki kala içeri girdiğimde gelen telefon mesajıyla bir saat kadar gecikeceğini bildirmişti. On dakika sonra yanıma biri yaklaştı. Uzun boylu, kısa kır saçlı, ince yüzlü, yakışıklı denebilecek bir adamdı. Benim yaşlarımdaydı. Adı Selim’di. Benimle acilen çok önemli bir konuyu konuşmak istediğini söyledi. Nazik ve görgülü hallerinde gücünü beynelmilel müesses nizamdan alan otoriter bir ışıma vardı. Kalbimin ısısını düşürmüştü ansızın. Hayra yorabilecek bir şey duymam imkânsız, diye düşünmüştüm. Öyleydi. Adam çok kısa ve öz bir şekilde durumu izah ettiğinde bende hoşafın yağı kesilmişti. Ben çoktan ölmüştüm de haberim yoktu.

Sekiz yıldır dünya çapında sofistike elektronik aparatlar üreten ve kiralayan Ferno Collborat firmasının İstanbul şubesinde 2615 lira maaşla çalışan sıradan bir endüstri mühendisiydim. Bir önceki işçi çıkarımından kıl payıyla sıyırmıştım. Şirketin bir sonraki adam eksiltme etkinliğinde listenin en başlarında yer almam mukadderdi yani.

Esas ismimi bilmiyorum, Selim Tuzcu bana ‘Dead Peasant’ olduğumu açıkladı ve şirketimin yedi yıl önce benim için bir hayat sigortası yaptırdığını söyledi. Eğer ölürsem Ferno Collborat bir buçuk milyon dolar tazminat alacaktı. Karıma bundan düşecek pay ise 0 Dolar’dı. Ben bunlar dünyada sadece Amerika’da oluyor sanmaktaydım. Apışıp kalmıştım, ama bu şaşkınlık rauntlarının ilkiydi daha. Şirket benim bir iki yıl içinde ölme şansımın yüzde 76,5 olduğunu düşünmekteydi. Çünkü kafatasımın içinde bomba taşımaktaydım.

Babam altı yıl önce kalpten öldü. Ansızın. Minibüsle Kadıköy’den Üsküdar’a giderken. Üç yıl önce beyin ameliyatı geçirmişti. Tümörler alınmıştı, ama sorunları devam etmekteydi. Ağabeyim şu anda kırk altı yaşında. Bir yıl önce o da bir beyin ameliyatı geçirdi. Beyninden yumurta büyüklüğünde iki adet tümör alındı. Beyin tümörü bir çeşit aile mirasıydı yani. Babam kalpten ölmese belki de ikinci ameliyatı geçirecekti. Sol yanında hafif bir felç hali vardı. Korkunç baş ağrıları çekiyordu. Bulantı ve kusma nöbetleri geliyor gidiyordu. Bazı kelimeleri bozuk telaffuz ediyordu. Ağabeyim de çok iyi durumda değildi. Zaman zaman aşırı yorgunluk, baş ağrısı ve alet edevat kullanımında beceriksizlik halleri yaşıyordu. Canının kıl payıyla kurtulduğu bir kaza sonrasında araba kullanmayı bırakmıştı örneğin.

Selim Tuzcu şirketin bana hayat sigortası yaptırmasında bu genetik belanın başrolü oynadığını söylemişti. Dahası ellerinde yıllar önce çekilmiş bir beyin tomografim vardı. Ferno Collborat’da işe başladığım ilk ayda geçirdiğim bir iş kazasında başıma küçük vinçle taşınan bir kasa çarpmıştı. Kafamdaki kaskın darbeyi çok yumuşatmasına rağmen yarım saat kadar baygın kalmıştım. Kabahatin bir kısmı bendeydi. Dalgınlık nedeniyle vincin kolunu görmemiştim. Hastanede o gün çekilen beyin tomografimde beyin kanaması saptanmamıştı, ama minik bir şeylerin belirtisi vardı. Kimse bana onlardan söz etmemişti. Sigortalanmamın nedeni olmuştu. Herhalde işten atılmamamın da. Selim Tuzcu’nun önerisi bir diğer kâbustu, ama ehveni şer olması nedeniyle hemen kabul ettim. Biz konuşurken Leman telefon etti ve sohbetin giderek tatlandığını daha uzun kalmak istediğini söyledi. Yalandan biraz bozulmuş gibi yapıp kabul ettim. Selim Tuzcu’yla konunun en can alıcı noktasına varmıştık. Bu kadar isabetli bir arayış olamazdı.

Can alıcı nokta basitti. Ferno Collborat’ta çalışırken ölürsem karım ayna tarak ortada kalacaktı. Kendisi son kriz nedeniyle reklâm sektöründeki işini kaybettikten sonra bulduğu hiçbir işte dikiş tutturamamıştı. Bu felaket olurdu. Ama bir başka firmaya geçer ve oradayken nalları dikersem karım ölüm tazminatımın yarısını alabilirdi. O firmaya geçebilmem için iki sertifika gerekiyordu. İkisi de mekanik, elektrik, elektronik ve optik, yani mekatronik alanıyla ilgiliydi.

İşin yanı sıra aylarca akşamları saatlerce ders çalışarak o iki sertifikayı almayı başardım. Sonra gizemli dostumun yardımıyla çok uluslu bir madencilik şirketi olan Metalconx firmasında iş buldum. Referanslarım çok iyiydi. Sertifika derecem yüksekti. Yeni maaşım 2717 liraydı. Karım yüz lira fark için bu kadar gayret göstermemi bir türlü anlamıyordu. Firma, Beylik Düzü’nde olduğu için Kadıköy’den İstanbul’un Avrupa yakasına taşınmamız da işin çabasıydı. Kızım okul arkadaşlarını, karım komşuları kaybetmekten yakınmaktaydı. Ona durumu açıkça izah edemezdim. Bu firmada geleceğimizin daha parlak olacağına inandırabilmek için çok dil döktüm. Taşınmanın tek avantajı Leman’ın annesine ve kız kardeşine iyice yakınlaşmış olmasıydı. Bu hal yumuşatıcı bir etken oldu. Altı yaşındaki kızımız Nalân yeni okulunu hızla benimsedi ve sular yine durgun akmaya başladı.

Dört yıl sonra artık bütün dünyada ‘Dead Peasant’ davaları açılmaktaydı. Halk bu işin dolandırıcılık olduğuna inanmaya başlamıştı. Tepkiler çok şiddetliydi. O günlerde Selim Bey’le buluştuk. Büyük ve köklü firmaların bu sansasyona bir süre dayanabileceğini, ama Metalconx’un ciddi bir şekilde mevcut hayat sigortalarını iptal etmeyi düşündüğünü söyledi. Sigorta şirketinden ödediği primlerin yüzde altmış ikisini geri alacak ve bu işi sonlandıracaktı.

Bu arada bir buçuk yıl önce ağabeyim ölmüştü. Bende de açıkça gerilemeler başlamıştı. Bazen en iyi bilinen bir kelimeyi yazmak için dakikalarca düşünmekteydim. Baş ağrısı nöbetlerim sıklaşmaya başlamıştı. Sol elimi istediğim gibi kullanamıyordum bir süredir. Çok yakında yolcuydum yani. Daha da kötüsü şirket şimdilik pek göze çarpmayan yetersizliğim nedeniyle yakında beni işten çıkartabilirdi.

Selim Tuzcu durumumun vahametini çok iyi anlıyordu. Bana yapılabilecek tek şeyden söz etti. Bunun için ona zerre kadar kızgın değilim. Son haftalarda her gün Allaha canımı alması için yalvarmaktaydım. İntihar edemezdim. Tazminat yatardı. Bunu yapacak cesaretim de yoktu zaten. Karım hâlâ geçici işler bulmaktaydı. Kızım on bir yaşındaydı, maaşım 3040 lira olmuştu ve bu halimizle bile geçim zorluğu çekiyorduk. Hiç gelirleri olmazsa ne yaparlardı?

Adamın teklifini gözüm kapalı kabul ettim. Ayarlama ve plan masrafları tutarı 100.000, icracıya 50.000 olmak üzere, toplam 150.000 Dolar’lık masraf için bir borç senedi imzaladım. Ben ölünce karım 782.920, 25 Dolar tazminat alacaktı. Sigorta poliçem noterden tasdikli bir belgeydi. Altında karımın imzası da vardı. Borcum çıkınca kalan miktar bile çok iyi paraydı. Leman tutumlu bir kadındı. Kız kardeşi de doğuştan tüccar bir tipti. Kendilerini kurtarırlardı.

Selim Tuzcu son aşamaya Türkiye dışında geçilmesi taraftarıydı. ‘Dead Peasant’ davalarının Türkiye’deki ekoları nedeniyle yerli paparaziler de teyakkuzdaydı. Adres değişikliği şarttı. Paris’i ve Lüksemburg Bahçesi’ni ben seçtim.

Karıma Monica’dan söz ettim. On yıl önce falan olmalı. Unutmuştur belki de. Paris’e çok ucuz bir bilet bulduğumu söylediğimden beri hiç o kızın lafını etmedi. Şu anda Monica’nın neredeyse elli yaşında olması da bir etken olabilir tabii. Kendisi otuzların ortasını daha yeni solladı.
Bu sabah uzun uzun teyzesinde misafir olan kızımla konuştum. Yoğun çalışmadan artan zamanda ona iyi baba olmak için elimden geleni yapmıştım. Üç yaşındayken sözlü bir kontrat yapmıştık. Ona geceleri yatarken öykü okuyacak ya da anlatacaktım. Ta ki 1001 adet olana dek. Bu borcumu en az iki katı olarak başarıyla ödemiştim. Tekrar yapmak serbestti haliyle. Kızımın geçen yıl gitardan çıkardığı ilk melodiyi duyduğum anı düşünürken bir ara gözlerim doldu.

Leman görse şüphelenirdi belki. Neyse ki, gece içilen şarap ve diğer sıvıların bakiyesini teslim etmekle meşgul olduğundan odada değildi. Karımla kafayı iyice bir tütsüledikten sonra bir güzel sevişmiştik. Son ayların en iyi birleşmesiydi. Beni böyle hatırlayacağını düşünmek züğürt tesellisi olsa bile hoş.

Otelden çıkarken cüzdanımda taşıdığım kızım ve karımın fotoğraflarını usulca bavulumun içine koydum ve Leman’a, Sorbon Oteli’nde, Hamdi adlı eski bir arkadaşımla buluşacağımı söyledim. Gerçekten de bu adda bir arkadaşım vardı Paris’te. Üç yıldır Kanarya Adaları’nda bir otel çalıştırmaktaydı. Saat altı civarında otele dönünce bir restorana gidip yemek yiyecektik. Leman benim yokluğumda Picasso Müzesi’ne gitmek istediğini söylemişti. Kübizm kadının sezgilerinin çıkarsama yapmasını engelleyememişti demek ki. Arka arkaya araması bundandı sanırım.

Ne kadar doğal davranmağa çalışsam da hallerimde bir başkalık olduğunu fark etmemesi imkânsızdı.

Sorbon Oteli ile Lüksemburg Bahçesi birbirine çok yakındı. Cesedim orada bulununca ne düşünecekti acaba? Monica’yı hatırlayacak mıydı? Garip hallerimi ve fotoğrafları arkada bırakmamı neye yoracaktı? 150.000 Dolar’lık borç hakkında ne düşünecekti. Sorular neye yarar artık öyle değil mi?

* * *

“Demek o filme Gerçeğe Çağrı adını verdiniz?”

Biraz hayretle önce Monica’nın yüzüne, sonra da ellerime baktım. Derim gepgergin ve sıhhatliydi. İkimiz de ilk karşılaştığımız yaştaydık. Yer de aynıydı. Çevremizde katilim de dâhil hiç kimsecikler yoktu. Yaz değildi. Sonbahardı hâlâ. Yaprakların yarattığı renk cümbüşü sahneyi esir almıştı. Kızın üzerinde beyaz pantolon ve kırmızı tişört vardı. Çeyrek yüzyıl öncesinden gelen güçlü bir cereyandı.

“Dilini mi yuttun?”

“Biraz, şey yani…”

“Ne?”

Az kalsın, yanında ayna var mı, diye soracaktım ama elleri boştu. Bu hatta ne kadar kalabileceğimizi bilmiyordum. Yüzümü görmek istiyordum. Yıllardır ölüme yakın durmaktan edindiğim saplantılardan biri buydu. Ölmeden önce mümkün olabilecek en genç halimi bu gözümle görmek.

“Tuhaf.”
“Gel yürüyelim şöyle.”

Eli biraz terli ve serindi. Avucumu sımsıkı kavramıştı. Monica ile Paris dönüşünden sonra haberleşmek için yaptığımız yegâne eylem birer kart yollamaktan ibaret kalmıştı. Benimkinde ‘Birlikte geçirdiğimiz o unutulmaz anlar, başımı döndüren güzel gözlerin’ cinsinden laflar vardı. Bir Fransızca öğretmenine yazdırmıştım. Onunkinde ise iki kelime. ‘Paris’ten sevgilerle.’

Çok istememe rağmen ikinci bir deneme yapmamıştım. Paris’te doldurduğum moral gazıyla kendime yerli malı bir sevgili bulmama birkaç haftacık kalmıştı ayrıca.

“Burada… Sen… Sen ne yapıyorsun şu anda?”

Monica yüzüme bu da sorulur mu ya şeklinde bakınca ayıktım. Zaman dardı. Bir şey olacaktı.

“Yüzlerden birini seç”

“Ne?”

“Yüzlerden birini seç.

Bildiği ama hatırlamadığı şeyi soran birinin çaresizliğiyle kıza bakarken çevremiz kendini yeniden uyarladı. İlk hissettiğim şey ısıydı. Sonra sesler doluştu kulağıma. Sonra da bahçenin yaz kalabalığıyla kuşatıldım. Yapraklar dallarındaydı yine. Yemyeşildi. Sağ elim boşalmıştı bu arada. Monica işini bitirince sanalı savmıştı galiba.

Kalbim gümbür gümbür atarak ne olduğunu anlamaya çalışırken birden bir yüz gördüm. Uzun kestane rengi saçlı orta boylu bir kız neşeli neşeli arkadaşlarına bir şeyler anlatıyordu. Kızım Nalân’dı. 18, 19 yaşlarında falandı. Camgöbeği bir tişört ve krem rengi pantolon vardı üzerinde. Beş metre kadar önümdeydi. Güzel, canlı, harika bir genç kız olmuştu. Leman’ın bir üst modeliydi. Yanında iki kız arkadaşı vardı. Tam ona doğru seğirteceğim sırada sağ yanımda Monica’nın durduğunu fark ettim.

“Gördün.”

“Ama…”

“Gördün.”

Kızın eli tekrar sağ elimi kavrayınca ona uydum. İnsan öbeğini terk ettik. Ara sıra geriye bakarak yürüyordum. Rahmetli babamın, ağabeyimin ve benim gözlerimi taşıyan kıza bakmaya doyamıyordum.

“Seni gitti sanmıştım.”

“Senden önce. Çok önce hem de.”

Nasıl diye soracaktım vazgeçtim. Arkaya bakmaktan da öyle. Nalân’ı büyümüş ve serpilmiş görmek muazzam bir şeydi. İnsana kendi yüzünü unutturan bir enerjiydi. Az sonra yerdeki rengârenk yaprakları görünce Monica ile ayrılmak üzere olduğumuzu hissettim. Tek hissim buydu. Ne serinlik, ne yağış kalmıştı. Ne gam, ne de keder mevcuttu. Fikir ufkum bomboştu.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin