Iñárritu’nun Mukaddimesi: The Revenant

14. asırda yaşamış çağlar üstü İslam düşünürü İbn-i Haldun, 7 ciltlik tarih kitabı Kitâbu’l-İber’in ilk cildi olan Mukaddime’de (Kelime manası önsözdür.) öne sürdüğü düşüncelerle bugünkü sosyolojinin temelini atmıştır. İnsana, topluma ve devlete yönelik fikirleriyle birçok Batılı düşünürü etkileyen İbn-i Haldun’un izdüşümlerine bugün bile her yerde rastlamak mümkün, tıpkı Inarritu’nun son filmi The Revenant’ta olduğu gibi. İbn-i Haldun’un Mukaddime’sindeki sosyal gelişmeye dair fikirlerin neredeyse tamamını bünyesinde barındıran The Revenant’ı bu bağlamda değerlendirip düşünsel yanı üzerinde duracağız.

Screen-Shot-2015-07-17-at-6.46.39-AM (Custom)

Yazının bundan sonraki kısmı spoiler içermektedir.

İbn-i Haldun, her şeyden önce bir tarihçidir ve ideal tarihçiliğin tanımını, tarihçiliği ikiye ayırarak yapar: zâhiri ve bâtıni tarihçilik. Zâhiri tarihçilik, İbn-i Haldun’un küçümsediği, Osmanlı Devleti’ndeki vakanüvislik benzeri bir anlayıştır; sadece olayların görünüşüne bakar, hikâye ve olay odaklıdır. Bâtıni tarihçilik ise sosyal hayatın üzerinde durarak yaşananları sosyal faktörlerle değerlendirir ve sebep-sonuç ilişkisi üzerinden olayları anlayıp açıklamaya çalışır. Inarritu, İbn-i Haldun’un belirttiği iki farklı tarihçiliği de özümseyerek icra eder The Revenant’ı; bir yandan vakanüvis edasıyla Hugh Glass’ın hayatta kalma öyküsünü olay odaklı ele alır, diğer taraftan bâtıni tarihçi gibi olayları sosyolojik açıdan değerlendirir. Vakanüvis Inarritu, dört başı mamur bir sinematografiyle her olayı tek tek kayda geçirir; yerli baskınından ayı saldırısına, gömülmeden at karnına sığınmaya kadar zorlu yaşam mücadelesini titizlikle belgeler. Hugh Glass’ın Missouri Nehri etrafında gerçekleştirdiği 320 kilometrelik Kiowa Kalesi yolcuğunun görünüşüne odaklanan vakanüvis Inarritu, olay odaklı yaklaşımını sergilerken bâtıni tarihçiliği de elden bırakmaz. Bâtıni tarihçilik yönü, Inarritu’nun The Revenant’ını İbn-i Haldun’un Mukaddime’sine yaklaştıran asıl unsurdur.

therevenanttomhardy (Custom)

Bâtıni tarihçi Inarritu, İbn-i Haldun’un çizdiği devlete giden yolun tüm aşamalarını, doğuş evresindeki Amerika üzerinden harfi harfine ortaya koyar. İbn-i Haldun, sosyoloji hususundaki bütün teorilerinin temeline “insanın doğayla” ve “insanın insanla” mücadelesini ve bu mücadeleden doğan düşmanlığı yerleştirir; bu insanın fıtratı gereği hiçbir zaman sonlanmayacak olan bir düşmanlıktır. Inarritu da Hugh Glass’ın öyküsünün temeline insanın doğa ve diğer insanlarla olan mücadelesini yerleştirir. Glass, bir taraftan aynı topluluğa mensup olduğu insanlarla, diğer beyazlar olan Fransızlarla ve Pawnee, Arakari gibi yerli kabileleriyle mücadele ederken, diğer taraftan doğanın kendisiyle de amansız mücadeleye girişir.

İbn-i Haldun, bahsedilen düşmanlıklardan ötürü insanın her zaman dost (müttefik) arayışı içerisinde olduğunu dile getirir. İnsan doğa ve diğer insanlar karşısında tek başına savunmasızdır, bu sebeple “asabiyet” bağıyla toplumlar oluşturur. İbn-i Haldun oluşturulan toplumları da iki gruba ayırır: bedevi (Tönnies’e göre cemaat) ve hadari (cemiyet) toplumlar. Bedeviler doğayla iç içe, fiziksel olarak güçlü; iyiliğin, cesaretin ve biz duygusunun ön plana çıktığı, “nesep” asabiyetiyle birbirine bağlanmış topluluklardır. Hadariler ise bedeviliğin bir sonraki aşamasıdır; kasaba ve şehirlerde yaşayan, daha çok ticaret ve zanaatla uğraşan, din ve iktisadi temelli sosyal bağlılığın ön plana çıktığı, “sebep” asabiyetiyle birbirine bağlı topluluklardır. İbn-i Haldun’a göre bedeviler zorunlu evrim sonucu eninde sonunda hadariliğe geçiş yapacaktır ve bu geçiş aşaması da bir tipleme, ara form yaratır. Inarritu, İbn-i Haldun’un devlet öncesi son evre olan toplum oluşturma faslının iki aşamasını da bir geçiş tiplemesi olan Hugh Glass üzerinden ele alır. Glass, cemaatten cemiyete geçişin ara formudur ve hem cemaatten hem de cemiyetten izler taşır. Bedeviler gibi fiziksel olarak güçlü, cesur ve nesep asabiyetine bağlıdır; bedevi bir oğlu vardır, bedevilerin dillerini konuşur. Diğer taraftan Hadarilerin, asıl mensubu olduğu cemiyetin özelliklerini de taşımaktadır: Kasabada yaşar, ticaret ve avcılıkla uğraşır, din ve sosyal bağlılıktan gelen asabiyete değer verir.

The-Revenant (Custom)

The Revenant’ta Inarritu, İbn-i Haldun’un tanımladığı toplumları, geçiş tiplemesi Hugh Glass’ın etrafına tek tek dizer. Bir tarafta Pawnee, Siyu, Arikara gibi cemaatler, diğer tarafta İngilizler (Amerikalılar) ve Fransızların oluşturduğu cemiyetler vardır. Cemaat, cemiyete evrilmeye direnirken düşmanlığı hiçbir zaman elden bırakmaz. Arikara, Siyu, Pawnee gibi kabileler cemiyetten olan ve evrimi kendine dikte eden beyaz adama karşı mücadele ederken kendi aralarındaki düşmanlıkları da unutmazlar. Bu durum cemiyet için de geçerlidir; Amerikalılar kabilelerle mücadele ederken kendisiyle aynı evredeki Fransızlarla da savaşır. Bu iki evre arasında sıkışan Hugh Glass’ın payına ise hem cemaatten hem de cemiyetten kaynaklanan kan, gözyaşı ve acı düşer. Toplumsal bilinç dışının yansıması olan rüyalarında beyaz adam tarafından eşinin, ana hikâyede yoldaşı olan Fitzgerald tarafından çocuğunun öldürülmesine şahit oluruz. Hugh Glass’ı bedeviliğe bağlayan eş ve çocuğun -nesep asabiyetinin- hadariler tarafından ortadan kaldırılmasından sonra sıra kendi canına gelmiştir; zorlu yolculuğuna neden olan yaşam mücadelesinin arkasında ise bedevilerden kaçış vardır.

Tüm bu mücadelenin vardığı yer ise, sosyal evrimin son merhalesi olan devlettir. Inarritu, sosyal bilimci ve tarihçi edasıyla cemaatlerle cemiyetlerin mücadelesinden doğan Amerika’nın kuruluş evresini her yönüyle perdeye yansıtır. İnsanın insan ve doğayla olan mücadelesini, toplumlar arasındaki farklılıkları ve geçişi ontolojik dokunuşlarla devlete ulaştıran Inarritu, İbn-i Haldun’un Önsöz’ünden sinemasal bir son söz çıkartır. Bu son söz, hem Inarritu hem de Zagor ve Teksas gibi çizgi romanlarla yola koyularak kuruluşunu tüm dünyaya kutsatmaya çalışan Amerika için zirvedir.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin