shogun

Aklımın kemale ermeye başladığı yaşlarda bile çizgi-filmlerden vazgeçmedim ama televizyondaki macera dizilerine daha bir düşkünlük duymaya başladım. Haftasonu dizileri benim çizgi-romanlar sayesinde palazlanan macera duygumu iyiden iyiye keskinleştirdiler: Zaman Tüneli, Galactica, Bonanza, Morg ve Mindy, Logan’ın Kaçışı, Uzay 1999, Kung-Fu, Smith ve Jones kaçırmadan takip ettiğim dizilerdi.

sisko-ninja Ege Görgün (Landlord)

Küçük Ev tarz olarak çok farklıydı bu dizilerden ama bu alçak gönüllü dizi mcmillan&wifeefsaneydi bir nevi. Onlara göre daha genç kuşak sayılabilecek Kara Şahin, Sokak Şahini, Zamanda Yolculuk, Geleceğe Yolculuk gibi diziler de sonradan favorilerim olmuşlardı. Dr. Kimble ile ilgili pek anım yok. Ne Kaçak’a, ne Uzay Yolu’nun ilk dönemine ne de Kaygısızlar’a yetişemedim. Akşam dizilerinden iyi hatırladıklarım McMillian ve Karısı, Baretta, Tatlı Sert, Lee Major’lı 6 Milyon Dolarlık Adam ve elbette Shogun’du. Bir de furya olan akşam dizileri vardı. Zengin ve Yoksul, Kökler, Dallas, Şahin Tepesi, sonradan televizyonlarımızı istila edecek soap operaların ilk habercisi Köle İsaura.

küçük ev dizisi

80’lerde, yani henüz onlarca televizyon kanalının ve dizinin olmadığı dönemlerde TRT’de yayınlanan çoğu dizi, popüler kültür hayatımıza ciddi biçimde giriyordu. Kurtlar Vadisi ve Asmalı Konak vakalarının benzerleri o günlerde de yaşanıyordu. Kaçak, Kung fu, Dallas, Şahin Tepesi, Isaura, Kara Şimşek, Altı Milyon Dolarlık Adam, Kaygısızlar, Bonanza, Tatlı Sert bu güce sahip dizilerdi. James Clavell’in tüm dünyada yok satan romanından uyarlanan Shogun ise yayınlanır yayınlanmaz bu diziler arasında yer almakla kalmıyor, o güne kadar Uzakdoğu bilgisi karate filmlerinden ve Kore Savaşı hikayelerinden öğrenilenlerden ibaret olan Türk halkını Japon kültürüyle tanıştırıyordu.

shogun2

O günleri aklı kemale ermiş şekilde yaşayan herkes ilk Japonca kelimelerini de öğreniyordu örneğin. Biz de genelde bela okurken bir ünlem olarak kullanılan “Hay” kelimesi Japonca’da “Evet / Tamam” demekti. Bu kelimeyi “vakarimasu”, “ancin san” gibi kelimeler takip etti. Dizi, Japonlar’ın ne kadar geleneklerine bağlı bir halk olduğu, samuray sadakati, “harakiri”, çay seremonisi, kadın-erkek ilişkileri, geyşalar derken Japon kültürüne ait sayısız anektodu bizimle paylaşıyordu.

james-clavellAmerika’da yayınlandığında da Türkiye’dekine benzer bir tepkiyle karşılanan, yayınlandığı saatlerde sokakların boşalmasına yol açan Shogun dizisinin başarısının sırrı, uyarlandığı romanda gizli elbette. İkinci Dünya Savaşı’nın son üç buçuk yılını bir Japon esir kampında geçiren James Clavell, buralarda tanıdığı Japon kültürünü, savaş ertesinde yazdığı çok satan romanlar King Rat, Tai Pan’de kullandı. Ama asıl başarısını kızının ders kitaplarını karıştırırken karşısına çıkan William Adams adlı İngiliz gezginden yola çıkarak yazdığı Shogun’la elde etti.

Shogun4

Beş gemiyle Rotterdam’dan yola çıkıp 20 aylık bir deniz yolculuğunun ardından tek gemi ve bir avuç adamıyla 1600’de Japonya’ya varmıştı. O sırada Japonya’da Avrupalı olarak sadece Portekizli Cizvitler vardı. Cizvitler yalnızca buradaki tüm ticaretin kaymağını yemekle kalmıyor, kendi Katolik dinlerini yaymaya çalışıyordu. Uzun deniz yolculuğuna çıkacak gemicilik bilgilerinin olmaması yüzünden adalarında mahsur kalan Japonlar, ticari anlamda Cizvitlere bağlıydı. Portekiz ve İspanya’nın savaş içinde olduğu diğer Protestan ülkelerse Portekizli Vasco de Gama’nın keşfettiği Ümit Burnu’nun harita bilgilerine sahip olmadığı için Japonya’ya ulaşamıyordu. Bu yüzden Adams’ın gelmesiyle çıkarlarının tehlikeye girebileceğini düşünen Cizvitler, Japonlar’a Adams ve adamlarının korsan olduğunu söyler. Başlarda çok zorluk çeken Adams, zamanla önemli Japon lordlarından Ieyasu’nun gözüne girmeyi başararak saygınlığını kazanır.

Shogun3

Shogun’un baş kahramanı John Blackthorne’un başına gelenler de bu paralelde geliştiğinden, bu kısa tarihi arka planı dizinin özeti şeklinde de ele alabilirsiniz. Romana ve diziye isim olarak seçilen shogun kelimesinin ne anlama geldiğini açıklamakta fayda var sanırız. “Barbarları yenen general” anlamına gelen shogun, samuraylığın çok üst bir düzeyi sayılabilir. Feodal dönemde bu ünvanı alan, tüm Japonya’nın askeri yöneticisi oluyordu. Ünvanı veren Japon İmparatoru olsa da, imparator yalnızca sembolik olarak ülkenin başındaydı. Tüm güç Shogun’da toplanıyordu.

shogun_6

Shogun ilginç bir not; dizinin başrol oyuncusu Richard Chamberlain’den önce bu rol için sayısız isim düşünülmüş. Sean Connery, Roger Moore, Albert Finney bu isimlerden birkaçıymış.

 

14 YORUMLAR

  1. Yaşı 40’lara merdiven dayamış bizim kuşağımız için, tıpkı askerlik hatıralarıyla ilgili muhabbetlerin belleğimizdeki bazı keyif verici noktaları anında ateşleyip saatlerce sürmesi gibi, resmen tahrik edici bir yazı olmuş bu…

    “Gel şu mangal başına, sen de çevir şu hatıra şişlerinden birini” diyor adeta…

    Landlord, “çocukluğumuzun dizileri” gibi tahrik gücü yüksek ve hassas bir konuya girdiğinden dolayı ben de dayanamayıp bu derin muhabbete iki-üç katkı yapmak istiyorum.

    Öncelikle, Landlord’un üzerine pek fazla hatırası olmadığını söylediği “Kaçak” dizisiyle ilgili manyak bir hatıramı paylaşayım sizlerle…

    Başrolünü (1979 yılında ülkemizi de ziyaret edip dizinin etkisiyle krallar gibi karşılanan) müteveffa aktör David Janssen ve baş düşmanı müfettiş Gerard rolündeki Barry Morse’un paylaştıkları bu fenomen dizi, bir dönem tek kelimeyle Türkiye’yi esir almıştı. Ki ben Dallas dahil, Türk televizyonculuk tarihinde böyle bir süreci bir daha hiç hatırlamıyorum.

    Olayın boyutlarını genç kuşaklara daha iyi yansıtabilmek için şu önemli hatıramı aktarmam gerekiyor. Dönemin tek kanallı, günde 5 saat yayın yapan TRT televizyonu, “Kaçak”ın final bölümü geldiğinde, halk mevzuyu şöyle bir daha yeni baştan süpürüp senaryoda gelinen noktayı daha iyi anlasın diye, 1 gün ya da 2 gün süren hiç kesintisiz bir “Kaçak” dizisi tekrarı yaptı. Yani, tam gün yayınla “Kaçak”ın bütün eski bölümlerini baştan izledik. Hatırladığım kadarıyla, araya yalnızca haber kuşakları ve az sayıda reklam kuşağı giriyordu. Sabahtan akşama kadar maraton şeklinde “Kaçak” bölümleri yayınlandıktan sonra da büyük final ekrana geldi. Türk televizyonculuğunda böyle bir günü bir daha da hiç hatırlamıyorum.

    Günümüzün “Kurtlar Vadisi” merakı bile o dönemdeki dizi izleme manyaklığı karşısında hikaye kalır. Gece diziyi izledikten sonra ertesi gün şehrin ve dahası ülkenin dört bir köşesinde konuştuğunuz herkesin, aynı dizinin aynı bölümünü kare kare bildiğini görüyordunuz. Dolayısıyla da dostlarınızla konuşulacak acayip miktarda malzeme birikiyordu. tek kanallı bir televizyon geleneğinin de böyle bir güzelliği ve faydası vardı. Herkes, “istiklal marşından istiklal marşı”na ekran başında oturup TRT’de yayımlanan her kareyi ezberliyordu. Bizim çocukken işi iyice abartıp filanca saatteki filanca reklamdan sözettiğimizi dahi bilirim. Şaka değil bu, çünkü bazı bankaların seyirciye soru soran ve cevabını mektupla isteyen bazı sorulu reklamları vardı. Bunları sabırla bekler ve soruyu cevaplayıp mektupla gönderirdik. Ben de bir kaç kez gönderdim, karşılığında ise kol böreği kazandım.

    Gençlere “sweet 70’s” noktasında bir darbe daha vurmak gerekirse… bazı bankalar da “müzik klibi” şeklinde reklamlar yaptırırlardı. Mesela başında şöyle yazardı: “Akbank sunar / Türk hafif müziğinden haftanın en sevilen parçası”. Tabii, bir parçayı 3-4 dakika boyunca, eksiksiz olarak ekrana getirmek çok pahalıya malolacağından, yapımcı şirket parçayı sıçratarak aktardığı, 16 mm, siyah-beyaz ve kötü banyodan dolayı da bol çizikli bir klip çekerdi. Mesela, Yeliz’in “Bu ne dünya kardeşim”ini reklamlarda böyle izlediğimi hatırlarım.

    Landord, anılar denizinde yüzdüğü bu yazısında beni en çok “6 Milyon Dolarlık Adam”dan söz etmeyerek yıktı. Bu başlığı atlamak onun gibi fantastik filmler evreninin yılmaz bir savaşçısına hiç yakışmadı doğrusu. Abi, 6 Milyon Dolarlık Adam’ı nasıl unutursun sen? Uyuyor muydun bu dizi için çatladığımız günlerde? Başrolündeki Lee Majors’un dönemin gözde Charlie meleği Farah Fawcett ile evli olmasından kaynaklanan milyonlarca geyiği ve her ikisinin fizyonomik olarak “ideal çiftler” mertebesine yükseltilip kutsanmasını çok iyi hatırlıyorum. Farah Fawcett o meşhur dalgalı saç stiliyle bir dönem bizim berberleri bayağı bir yormuştu. En alakasız kadınlar bile berbere gidip aynı saçı istiyorlardı çünkü…

    NASA astronotu Steve Austin’in bir deneme uçuşu sırasında kaza geçirip, dörttte üçü parçalanan vücuduna laboratuarda elektronik takviyeler yapılmasını ve bu sayede de inanılmaz süratle koşan, yumruğu balyoz gibi, gözleri uzaklara zoom yapabilen süper yetenekli bir yarı-robot adama dönüşmesini anlatıyordu bu dizi. Tabii, o yıllarda “6 Milyon Dolar” bayağı büyük bir para sayıldığından, sunucu ses de jenerikte “Tam 6 milyon dolara malettik” falan gibi iddialı bir laf ediyordu. Şimdilerde ise bu parayla Japonlar Asimo’yu bile yapamıyorlar.

    Bu arada, Landlord’un, “Uzay 1999”, gibi zamanında kostüm ve dekorlarıyla tasarım ödülü almış, hatıra eşyaları eBay’de bugün bile kapış kapış satılan muhteşem bir bilim-kurgu dizisini es geçmesini de kendisi adına güven kırıcı bir durum olarak bir kenara kaydediyorum. Delikanlı adam, bilim-kurgu meraklısı adam, “Alien”den söz edip duran bir adam önce “Küçük Ev”i mi hatırlar, yoksa o müthiş Kartal uçaklarının, şık lazer tabancalarının, pırıl pırıl ve havalı koridorlara sahip Alfa üssünün olduğu “Uzay 1999″u mu?

    Muhtemelen sen “Küçük Ev”i izlerken anneciğinin kucağına yaslanıp için için ağlıyordun da…

    Yıktın beni bu tercihinle…

    Ve son olarak bir “Shogun” anısı…

    Sanırım 1981’di. “Shogun” tek kanallı televizyonda haftalık olarak yayımlanıyor ve biz “Acaba bu hikayenin sonunda ne olacak” diye çıldırıyoruz.

    Derken -sanırım Özen Film- zamanlaması süper olan ticari bir bomba patlattı ve dizinin çekimlerinden oluşan zorlama bir sinema filmi getirtti ABD’den. Bu, diziden kurgulanma iki saatlik ekstrakt bir TV filmiydi aslında. Ancak biz ayrıntısına bakmadan daha ilk gösterim gününde olaya saldırdık.

    Hiç unutmuyorum, Bakırköy-İncirli sinemasında tüm gün seanslarının biletleri satılmıştı ve ben ancak 9.00-11.00’e en ön sol sıradan bir bilet bulabildim. Kafamı 75 derece yukarı dikmiş bir vaziyette, çektiğim boyun ağrılarına aldırmadan iki saat boyunca “Shogun”un film versiyonunu izledim. O zamanlarda sinemalarda klima falan olmadığı için, silme dolu olan salonda nefes alacak hava da kalmıyordu. Buna rağmen, TRT’nin diziyi tamamlamasından bir kaç hafta önce hikayenin finalini bu filmden öğrendiğimiz için hepimiz ağzımız kulaklarımızda çıkmıştık salondan. Ertesi gün de okuldaki arkadaşlarımızı bayağı bir kastık bilgi verirken…

    Böyle bir muhabbeti kaçınılmaz bir biçimde şu cümleyle bitirmek gerekir herhalde:

    “Şimdiki gençlerin izlediği şeyler de dizi mi be birader. Sen dizide kaliteyi ve dizi tutkusunu bizim zamanımızda görecektin…”

    Landlord’a iki kritik soru: Üstad, senin hatıraların 70’lerden iki büyük fenomen diziye yetişti mi? Biri milleti ağlamaktan perişan eden “Jack”. Alphonse Daudet’nin aynı adlı romanından uyarlamayla, Fransızlar yapmıştı. 13 bölüm boyunca Türkiye’yi kasıp kavurdu.

    İkincisi de evde asla yalnız seyredemediğimiz, seyredince korkudan kapının ağzına oturup büyüklerin gelmesini beklediğimiz “Müzedeki Hayalet”. Bu da Fransız yapımı bir diziydi ve Louvre’da geçiyordu.

    Bunlar kritik sorular… Her ikisini de hatırlıyorsan,

    “Grand Serial Knight / 5’inci dan 70’ler dönemi TV kültürü bilicisi” mertebesine yükseleceksin.

    Selamlar…

    AMG
    “Camiada sonsuza kadar lanetlenmiş, ancak özünde ılımlı ve güzel insan”

  2. Küçük Ev, çocukluğumun unutulmaz dizisi. Beraber uyuduğum oyuncak bebeğin adı bile, Laura'nın oyuncak bebeği gibi Charlotte'du. Ve aynen, Laura gibi boneli ve önlüklü bir kıyafeti vardı.

    Şahin Tepesi'ni izlemem yasaktı, linkine bakarsanız nedenini öğrenebilirsiniz! :o)

    Shôgun dizisi ise, belki de Japonca öğrenme arzumun altında yatan ilk nedenlerden biridir.

  3. Böylesine zengin içerikli bir yazıyı tane tane değil, hızlı göz taramalarıyla alelacele okumaktan (belki daha doğru tabir "ass"iyle okumaktan olabilir) kaynaklanan iki ayrı "çuvallama" noktasını fark ettim şimdi yahu…

    1) Her ne kadar, detayına inmese de Landlord "Uzay 1999" efsanesini atlamamış. İlk okumamda görmedim maalesef… Gözüm ve aklım daha çok şu "Küçük Ev" meselesine takıldı, Baş Ninja'nın bu naif tercihine alttan alta uyuz kaptım çünkü. Bir lider bu kadar ağlak olmamalı ve ağlak dizileri ilk planda saymamalı. Bu da dikkatimi dağıttı doğal olarak…

    2) Landlord, "6 Milyon Dolarlık Adam"ı da ismen saymış. Ki bu da yine dakikalarca devam edegelen "Küçük Ev" uyuzluk halimin sonucunda oluştu.

    Ben hala diyorum ki, bu bir "küçük sümüklü kız dizisi"dir ve gerçek bir lider böyle bir mayışıklığa asla taviz vermemelidir. Ne o yav, ailevi değerler, mutlu aile, fedakarlık, sevgi, saygı, dayanışma, sadakat falan gibi zart zurtlar…

    Zaten Michael London sıkı bir Amerikan muhafazakarıydı. Dizinin yapımcısı da oydu. Bir Türk sinemaseverinin böyle eski moda bir yaklaşımla işi olmamalı bana göre…

    Şaka bir yana, gece yarısı 04.00 baygınlığı içinde husule gelmiş bu yanlış ve özensiz okuma için özür dilerim. Bu yöndeki itham edici satırlarımın konuyu çeşitlendirecek geyikler olarak alınması ricasıyla…

    AMG

    "Küçük Ev'e hayır" kitabının yazarı

  4. gece landlord'un "var mısın harakiriye ancin san" yazısını okuyunca .. hımm..bana mı yazdı acaba diye düşünerken uyumuşum.. bir rüya gördüm:

    karşımda tepeden tırnağa siyahlar.. ninja kıyafeti içinde biri.. sadece gözleri görünmekte.. tepeden tırnağa beyazlar içindeyim.. sadece gözlerim görünmekte..

    – hocam.. yoksa burada harakiri yapmamı.. yok olup gitmemi mi istiyorsunuz.. diye soruyorum..

    – nayir çekirge.. diyor.. naparsan yap..ama asla benim sitemde yapma.. çok istiyorsan "uzay boşluğunda " yaparsın.. ordan da ruhunu "limbo"ya atarsın..

    ter içinde uyandım.. neydi şimdi bu! hayırdır inşallah!

  5. aaa.. harika..

    tersninja da yazıların altında "share this post",

    "ekle bunu" çubukları ne güzel olmuş..

    kim düşündüyse aklına.. kim yaptıysa ellerine sağlık..

  6. Araştırıp iki soruna da yanıt verebilirdim ama, mevzunun samimiyetine aykırı olur. Nihayetinde iki diziye de yetişememişim ben. Elimde olan bir şey yok elbette, ne yapayım tevellüt yetmiyor.

    Söz konusu dizileri atladığımı düşünmüş olman bile yaraladı beni. Seni bu haksız "yaralamanın" acısını taşımaya mahkum ediyorum, hatta ettim bile. Hoş etmeme gerek yok aslında onurlu bir adam olduğundan bunun yarattığı vicdan azabını zaten halihazırda çekmişsin.

    Her iki diziyi seyretmek için anne babama hayatı zehir ederdim. O saatlerde televizyon olmayan bir noktada bulunma şansımız asla olamazdı misal. Sokaktaysak gerekirse kahveye, icap ederse bir lokantaya, hiçbiri yoksa Tanrı misafiriyiz deyip elalemin evine dalardık benim yüzümden.

    Asıl bir soru benden. Hatırlar mısın: Geceleri, epey geç gösterilirdi. Yatma saatimi sırf o dizi yüzünden geçirirdim. Halit Kıvanç'ın sunduğu bir programın içinde yayınlanırdı. Bilimkurgu dizisi. (çok büyük bir olasılıklı BBC patentli) Uyarlandığı eserin orijinal ismi Tripods. Dünyayı istila eden üç ayaklı dev makineler, bu makinelerin boyunduruğu altında bir Ortaçağ gelişmişliğinde yaşayan bir dünya ve özgür topraklara ulaşmaya çalışan yeniyetmeler… Senin tevellüt mazaretin de yok, ihtiyar 🙂

    Küçük Ev için dediklerin temelinde doğru, amacı Anglosakson toplumsal değerlerini, aile ve inanç sistemini yerleşik hale getirmekti öncelikle. Ama elde o vardı o zaman. Her dizinin "bizim" olduğu dönemlerdi onlar. Ve biz atmetinleri kavrayacak olgunluğa erişmemiştik daha.

  7. Landlord''un yazısı ve yapılan yorumlar, beni de çocukluğumun sevdiğim dizileri nelerdi diye düşünmeye sevketti. İlk aklıma gelen Tatlı Cadı' dır. Çocukluğumun ilk dizisi. Sementa,cadı annesi Endora, sıradan insan kocası Derın halen gözümün önündeler . Sementa nin cadı olmayan biri ile evlenmesi ile annesi Endora küplere biniyor ve her bölümde kızını kocasından ayırmak için yapmadığını bırakmıyordu. Endora her an her yerden çıkabiliyordu. Çok yaramazlık yapıp, koltuk, masa tepelerinde dolandığımda annem :

    – Ne o,Sementa'nın annesi gibi koltuk tepelerindesin, derdi.

    Sementa tatlı bir müzik ve burun hareketiyle büyüler yapardı. Hayranlık duyardım ,keşke ben de yapabilsem derdim:)

    Kaçak televizyonda oynayacağı gün ev yaşamımızın diziye göre ayarlandığını çok iyi hatırlıyorum. Kuş uçurmazdı babam.. Öyle bir dikkat kesilir ,seyrederdik.

    Nedense şimdi Baretta geldi aklıma… Belki meşhur şarkıcı Sammy Davis Jr. ın söylediği jenerik şarkısı nedeniyle, belki İtalyan asıllı , derbeder polis Baretta'nın her hafta kılıktan kılığa girmesi nedeniyle, hatta belki de evde değil de otelde yaşıyor olması ilgimi çeker, diziyi hevesle seyretmeme neden olurdu.

    Sonra aklıma gelen en etkilendiğim dizi Kökler'i de yazarak yazımı bitireyim istiyorum… Afrika'dan, evinden, ailesinden kopartılıp Amerika'ya köle olarak satılan Kunte Kinte'nin maceralarıydı bu dizi. Sokakta oynarken filmden etkilenip "Benim adım Kunte Kinte" derdik birbirimize ama siyah renkli oldukları için insanlara neden bu kadar eziyet edildiğine anlam veremezdik. Dünya görüşüme etki eden dizilerden biridir diye düşünüyorum.

    İşte böyle..Ben de bunları ilave edeyim istedim … Çorbanızın tadı tuzu zaten gördüğüm kadarıyla yerinde ,çorbanızın azıcık baharatı olayım ben de:))

  8. “Landlord”un, zor hatırlanan bazı dizilerle ilgili sorularıma verdiği karşılık bir hayli acı oldu.
    Bugün öğlende kalkıp da siteye göz attığımda cevabi yazıyı görüşümden bu yana “Tipods” muammasını düşünüp duruyorum. Nedir abi bu yahu? Halit Kıvanç, programın ortası, üç ayaklı tipler falan…

    En küçük bir çağrışım bile yapmıyor kafam… Imdb’de dizinin künyesini buldum gerçi. BBC çekmiş, toplam 2 sezon ve 25 bölümmüş falan. Ama utanarak itiraf etmeliyim ki bir karesini bile hatırlamıyorum. Üstelik, bundan çok daha üfürük dizileri hatırlıyor olmama rağmen hatırlamıyorum “Tripods”u.

    Yapım yıllarına bakılırsa (1984-85) ilk sevgilime tutulduğum bir döneme denk gelmiş, o sırada bilim-kurgu dizilerinden hayatın daha başka keyiflerine doğru yönelmiş olmalıyım.

    Buna karşılık, Türkiye’de çok az insanın kadrini kıymetini bildiği, benimse her hafta izleyebilmek için deli olduğum “U.F.O”yu hatırlarım mesela… İngiltere’de film stüdoyosu görünümlü bir binanın zemin katında, dünyaya saldırmayı planlayan UFO’ları önceden tesbit edip durduran S.H.A.D.O diye bir üs vardır. Bu üssün de komutanı düz beyaz saçlı, donuk bakışlı, Striker adlı bir abimizdir. İki-üç yıl önce öldü. Acayip karizmatik, kapıları yukarı doğru açılan özel tasarım bir otomobili vardı.
    daha da ötesi, TV dizileri tarihinin en iyi jenerik müziklerinden birine sahipti bu dizi. Londra Filarmoni çalıyordu jenerik parçasını. Hala da iki-üç günde bir keyifle dinlerim. Bu dizi bizde hiç dikkati çekmeden gelip geçti, fakat ABD ve İngiltere’de son yıllara kadar oyuncularıyla hayranlarının biraraya geldiği konvansiyonlar bile düzenleniyordu. Çok hoş maket uzay araçları, kaliteli patlamalar, tam da 70’lerin estetiğini yansıtan fütüristik arabalar ve bol ışıklı steril dekorlar. Mor saçlı, parlak metalik elbiseler giymiş, mini etekli bayan personel falan…

    Youtube’da “UFO intro” yazarak hem jeneriği, hem de jenerik müziğini izleyebilirsiniz.

    “Uzay 1999″a hiç girmiyorum zaten. O dizi, özellikle “Kartal” (Eagle) adlı araçlarıyla benim ömrümü yedi bitirdi.

    Hayattaki en büyük idealim bir adet Kartal gemisine sahip olmaktı. Heyhat, doğru düzgün çikolatanın bile olmadığı o yıllarda kim kaybetmiş ki Kartal maketini ben bulayım. Bu gemilerin acayip kavisli bir burnu vardı. Kartonla maket yapma konusunda da bayağı uzman bir heriftim ben ilkokulda. Geminin her tarafını kartonla çok güzel yapıyorum, ama sıra burun kısmını yapmaya gelince olmuyor. acayip bir geometrisi var ve bir kartonla ancak huni yapabiliyorsun.

    Bunun üzerine hayatımın ilk büyük teknik başarısına imza attım ve bir yumurtanın içini kırmadan boşaltıp, onun bütün haliyle Kartal gemisinin burnunu yaptım. Burun tasarımı aynı yumurta gibiydi ve cuk oturdu.

    Yok mudur ters Ninja aleminde Uzay 1999 dizisiyle ilgili hatırası olan bir vatan evladı? Naftalin kokan dizileri hep Landlord ile ben mi anlatacağız?

    Yeterince yaşlı ve bilge bilim-kurgu kurtları arıyoruz. Bu satırları okuyan o kişi bir adım öne çıksın ve bizlere o unutulmaz 1970’ler dizilerini anlatsın. Patlama efektlerinin ve uzay gemilerinin dijital animasyon olmadığı, uzay boşluğunda görünen herşeyin hem oyuncak hem de gerçek hissi verdiği o keyifli dizileri…

    Hele de Uzay 1999’un “Dragon Domain” bölümünü izlemiş olan biri çıkarsa şu sitede karşıma, esas duruşa geçip önümü ilikleyeceğim. Uzaya terkedilmiş bir gemide, insanları kendine doğru çekip vakumlayan ve iliğine kadar emdikten sonra iskelet halde geriye püskürten “Alien” tarzı bir canavarın olduğu o unutulmaz bölüm…

    O bölümü izledikten sonra günlerce kendimize gelememiştik arkadaşlarla…

    Var mıdır hatıraları ve yaşı oralara kadar uzanan bir er ya da hatun kişi?

  9. heyy..aman allahım.. bu nedir.. bu ne şahane bir muhabbettir.. sabahtan beri bakmamiştim tersninja'ya..

    şimdi sırayla yazılanları okudum.. herbirine bayıldım.. yemin ederim bayıldım..

    ilk önce yorumlar bölümüne baktım ki.. ali murat güven..

    aa..dedim.. eyvah.. yanlış bir şey mi yaptım acaba:) şaka..şaka..

    sonra o uzun yazılarını keyifle soluksuz okudum .. sizlere hayranlık duyuyorum.. nasıl hatırlıyorsunuz bu kadar ayrıntıyı.. amann.. zaten işleri bu diyemiyorum.. çocukluk dönemlerinizi yazmışsınız.. şahanesiniz.. gerçekten..

    hımm..ali murat güven için düşündüklerimi daha önce yazmıştım.. ismi ve yazıları nedeniyle özel bir sempati duyuyorum kendisine .. sanki başım sıkıldığında arasam .. beni hiç tanımadığı halde ışınlanır gelir yanıma.. ne derdin var söyle kardeş der.. şeklinde bir duygu bu .. nedenini tam anlatamadığım bir durum .. kimsenin anlamasını da beklemiyorum.. ama ne yapayım .. böyle hissediyorum işte ..neyse..bu gün yazdıklarını da gülümseyerek, keyifle okudum..

    ancak.. bir cümlesi rahatsız etti beni.. hani küçük ev dizisi için "bu bir “küçük sümüklü kız dizisi”dir " demiş ya.. allah allah.. neden" küçük sümüklü çocuk " dizisi dememiş de.. "küçük sümüklü kız "demiş işte buna takıldım yani.. bu cümlesinde.. ihtimal vermesem de.. sanki kızları aşağılama gibi bir durum sezdim .. ve huzursuz oldum.. bu belki de bugün işyerinde yaşadığım bir olayın üzerimde bıraktığı öfkenin devamı nedeniyle olabilir.. bilemiyorum.. şimdi.. bugun bir müşterimiz kendisine söz verip sonra sözünden dönen birini anlatıyordu.. bir ara bana döndü.. siz üzerinize alınmayın ama.. adama dedim ki dedi.. madem sen sözünde durmuyorsun sen artık "etek giy gez".. başımdan aşağıya kaynar su dökülmüş gibi hissettim kendimi.. hayır dedim.. üzerime alınıyorum.. ve kabul etmiyorum.. ne demek şimdi bu.. hayret bir şey.. sözünü tutmayınca etek giysinmiş.. gezsinmiş.. var mı böyle bir şey.. sonra da ali murat güven'in yazısında "küçük sümüklü kız" yazısını okuyunca yıkıldım yani.. yıkıldım gerçekten..

    şimdi.. landlord gene.. ne ilgisi var konunun anafikri ile sizin yazdığınız diyecektir bana.. biliyorum.. ama rahatsız oldum diyorum.. ne yapayım.. kendimi çok dost ortamında gördüm.. hissettiklerimi de açık açık yazmak istedim..üzgünüm..

  10. ha ha ha ha… Ben artık sinirimden gülüyorum sadece… ha ha ha…

    ve ilaveten hazır başlamışken evleri küçük olanları (1+1, 80 metrekare ve altı) da protesto etmeye davet ediyorum mesela… AMG'nin Küçük Ev eleştirisi bir anlamda ekonomik gücü büyük eve yetmeyenleri de aşağılamaktadır.

    Peki nezle olup sümüğü akanlar… Onlar da gelsin buyursun… Sümüklü kelimesini hakaret gibi kullanmış AMG.

    Biz güzel dizileri anıyoruz, eskileri yad ediyoruz kime ne?

  11. Anjin-San [ki bu o karakterin adı değil, mesleğinden ötürü verilmiş sıfattır "kılavuz" anlamına gelir] "harakiri" yapmaz, çünkü "harakiri" onursuzca davranan bir samuraya daimyosunun "mümkünse karnını yar" tadında verdiği emirdir.

    Onurlu samuraylardan bu istenmez. Çünkü gerçek bir samuray, onursuzca davranmaz. Kendini hatalı gördüğü bir noktada (ki gerçekte hatalı olmasa bile), zaten kendi isteğiyle "seppuku" yapacaktır.

    Böyle buyurdu Megami Sama.

  12. Uzay 1999 dizisinin hayatımdaki yerinden, bir mim dalgasına yanıt verirken bahsetmiştim. Bu diziyle ilgili oyunlar oynarken, kimi zaman shapeshifter Maya, kimi zaman da Dr. Helena olurdum. Annemin ya da halamın saçlarını ondüle yapmak için kullandıkları o tuhaf metal saç maşası da 'bayıltıcı düzeye ayarlı' lazer silahım olurdu.

    Şimdilerde milletin 'yeni jenerasyonu/versiyonu'nu izlediği Battlestar Galactica'nın 70'lerin sonunda TRT'de yayımlanan bölümlerinde, Komutan Adama rolünü oynayan Lorne Greene'i, ben ve yaşıtlarım ilk kez Bonanza'daki baba Ben Cartwright rolünde izlemiştik.

    Man From Atlantis'de Atlantis'den gelen adamı oynayan Patrick Duffy patrick duffy nam-ı diğer Bobby Ewing, Dallas'da ağabeyi John Ross Jr. Ewing'e karşı o kadar ezik, o kadar silik gelirdi ki bana, bu dizide elleri ayakları perdeli olmasına rağmen (bildiğin ördek) "hmmm karizmatik rollerde de oynayabiliyormuş demek ki" diye düşündüğümü anımsıyorum.

    Şahin Tepesi dizisinin başrollerden birinde görülen Lorenzo Lamas, o dönem yeni yetme kızların gözdelerinden biriydi. Sonraları kendini body building'e, efendime söyleyeyim martial arts'a, yok olmadı zen budizm'e veren Lorenzo abi, ne yaparsa yapsın kariyerini B sınıfı filmlerden yukarıya taşıyamadı. Bu adamın aynı dönemden Türk muadili de Kenan Kalav'dır.

  13. İnternetten kopup yazılarımın başına döndüğüm son bir kaç saat içinde, bu muhabbet bölgesinin görmüş geçirmiş konuklarından olduğu her halinden belli olan Tanrıça Artemis, haftanın gözde konusu “eski televizyon dizileri” noktasında siteye bizim kuşağı tam anlamıyla “ortadan ikiye yaracak” esaslı bir katkıda bulunmuş.

    O da şu:

    “Bir dokunuşta kolayca öldürmeye ya da bayıltmaya ayarlanabilen lazer (ve de “Uzay Yolu”ndaki gibi “fazer”) silahları…”

    Bu konudaki hatırlatma ve vurgu, bir “Uzay 1999” hastası olarak itiraf etmeliyim ki beni can evimden vurdu. Çünkü kaptan Koenig’in bazı görevlere çıkarken yanındaki adamlara “Silahlarınızı bayıltmaya ayarlayın” şeklindeki ön uyarısı nasıl unutulabilir ki?

    Adamlarımız da bunun üzerine, işe çıkmadan önce, dandirik bir el hareketiyle, ellerindeki -soba boyasıyla metalik renge boyanmış- plastik lazer silahlarının üzerindeki manivelayı çevirirlerdi.

    “Nasıl yani ?” derdim hep kendi kendime…

    Sol tarafta “Öldürmeye”, sağ tarafta ise “bayıltmaya” falan mı yazıyor?

    Fakat, eski bilim-kurgular denilince bunları fazla kafaya takmamak lazımmış. Ne de olsa kolay olur bu işler bilim-kurgu dizilerinde…

    Uzay 1999, 2 sezon ve (24+24) toplam 48 bölümdü.

    “Maya” adlı leziz şahsiyet, ikinci 24’lük kısımda peydahlandı. Ay üssü Alfa ekibi onu uğradıkları gezegenlerden birinden ithal etmişlerdi. Gayet uyduruk bir sinema tekniğiyle (gözbebeğine doğru yapılan bir zoom eşliğinde) rahatça istediği hayvanın şekline girerdi. Ancak bu ilkel geçiş efekti bile bizi kendimizden geçirmeye yeterdi.

    Bir de İstanbul’un havası gibi gayet değişken olan bu hatunun üs içinde kaçamak bir aşk yaşadığı, kaptanın has adamlarından olan pilot Tony Verdeschi vardı ki (asıl adı Tony Anholt) bu İngiliz aktörü de 2002’de kaybettik.

    “Uzay 1999” ile bugünün gençleri arasında şu ünlü “Lost” dizisi üzerinden bir köprü oluşturabilmek için geçen aylarda yakaladığım bir ayrıntıyı aktarayım.

    Ben “Lost”u pek çokları gibi sonradan fark ettim ve toptan satın aldığım DVD’lerinden bir haftalık gözükara bir maratonla izleyip bugününe ulaştım.

    “Lost”un ilk ya da ikinci sezonununu izlerken, Evangeline Lilly’nin canlandırdığı Kate karakterinin Avustralya’daki kaçaklık günlerinde kendisine kucak açan bir çiftlik sahibi gözüme takıldı. Bu adam, onu kollamakla birlikte bazı yasadışı bir işler çevirdiğini fark ediyor ve bir süre sonra da kızımızı ajanlara ispiyonluyordu.

    İşte, o çiftçi adamı izlerken beynime kocaman bir soru işareti takıldı kaldı. Ulan ben bu kibar suratı tanıyorum, ama nereden nereden…

    Kafayı sıyırma noktasına geldikten sonra da buldum. Bu adam Avustalyalı aktör Nick Tate idi ve “Uzay 1999″un en cool Kartal pilotu olan Alan Carter’ı canlandırıyordu. Alan’a o dönem hepimiz hastaydık. ekibin en yakışıklı üyesiydi.

    Uzay 1999’un TRT’de gösterildiği yıllarda İstanbul-Merter’de oturmaktaydım. Bu dizinin etkisi altında arkadaşlarımla bir marangoza gidip binbir parasal fırıldaklar döndürerek dev sunta plakaları satın alışımızı ve bu suntalardan apartmanımızın tam karşısında (içine girip rahatça Uzay 1999 maceraları oynayabileceğimiz) irice bir Kartal gemisi yapmaya kalkışmamızı, sonrasında ise apartmanın yöneticisi ve bilumum mahalle sakini tarafından güçlükle durdurulmamızı ise oldukça ileri düzeyde bir “televisionmania” örneği olarak anlatmayacak ve ölünceye kadar kendime saklayacağım. Bu rezil olayı, şeytanın bacağını iki yerinden kırıp biraraya gelmeyi başardığımızda, yalnızca büyük galaktik usta Landlord’a anlatmayı düşünüyorum.
    Çünkü o, günah çıkartıcı bilge bir rahip edasıyla sır tutmasını bilir ve bu gibi çocukluk sırlarımızı elaleme ifşa etmez.

    Bu arada, gençlere bir tavsiye daha:

    Youtube’da, 1970’lerin en iyi polisiyelerinden biri olan “Baretta”nın da jeneriğini izleyin. Çok sağlam bir diziydi ve enfes bir jenerik tasarımı vardı. Unutulmaz jenerik müziğinin solisti de Sammy Davis J.R’ idi. Ki bende bu jenerik şarkısının -dizi henüz yayındayken aldığım- çatırdayarak çalan bir 45’lik plağı hâlâ hatıra olarak durmaktadır.

    “Baretta intro” yazarsanız bir kaç çeşidiyle birlikte gelir. Tabii aynı tavsiye “Space 1999 intro” için de geçerli. yalnız sezon bir ve sezon ikinin müzikleri de jenerik tasarımları da farklıdır. İkisini de ayrı ayrı görün derim.

    Sözün burasında son olarak “Falconetti” diyor ve sazı, en az 35 yaşında olup da “Zengin ve Yoksul”u (Rich Man Poor Man) izleme fırsatını yakalamış bir başka ninjaya bırakıyorum.

    Biri bize Falconetti (William Smith) ile Rudi Jordache (Nick Nolte) arasındaki o bitmez tükenmez düşmanlığı anlatabilir mi acaba? Aranızda, 1970’lerin sonlarındaki “Falconetti” fenomenini hatırlayan var mı?

  14. “Uzun deniz yolculuğuna çıkacak gemicilik bilgilerinin olmaması yüzünden adalarında mahsur kalan Japonlar” cümlesinin üstünü kalın harflerle çizebilirsiniz. Tarihi olarak Japonya’nın içe kapanıklığı ve bahsedilen yıllarda Çin uydusu bir devlet, sonraki yıllarda içe kapanık bir 3 asır geçirmesi meselesi var. Tabii film izleme zevkimizi bozmasın….

    Bir de Japon tarihi, shogun kavramı gibi noktalara çok, filme az yer verilmiş hissine kapıldım.

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here