ahmet yılmaz

Ünlü Türk çizgi büyüğü Kıllanan Adam’ın yaratıcısı. Sezgin Burak’ın daimi başrolü verdiği Tarkan’a inat, kahramanın kadim dostu olsa da, dört ayaklı olmasından mütevellit hep arka planda kalan Kurt’un en azından karikatür dünyasında şahsiyetli ve onurlu bir kişilik kazanmasını sağlayan adam. Cem Yılmaz’ın da beslendiği “Bizde olsaydı nasıl olurdu” mizah izleğinin mucidi. Leman dergisinin marka olmuş karikatüristlerinden Ahmet Yılmaz sınırlardan hiç hazzetmiyor. Belki de yıllardır içini doldurduğu karikatür karelerinin sınırını genişletip beyazperde ebadına getirmesi bu yüzden. Yılmaz, fikir babalığını üstlenip senaryosunu yazdığı Kutsal Damacana filmiyle artık tiplerini sinema için yaratacağının müjdesini verdi. (2008 Arşivi)

Kimi insanlar vardır hep hazır cevaplarıyla, önceden kurulmuş cümleleriyle dolaşırlar. Rollerine öyle kaptırmışlardır ki kendilerini, sorulacak her türlü sorunun en mükemmel yanıtını, en güzel cümleyi uygun zamanda çıkarabilmek için dağarcıklarına hapsetmişlerdir. Bu adamlarla röportaj yapmak kolaydır. Söylediklerinden başlık çıkarmak kolaydır.

Ama kimi adamlar vardır hesap kitap yapmadan anı yaşarlar. Bir başka deyişle topa gelişine vururlar. Rollere bürünmezler, en doğalından kendileri gibi olurlar. Öyle genelin rağbet ettiği her mevzuya kafa yormazlar, nedenlere, niçinlere fazla takılmazlar. Olanı olduğu gibi kabul edip öyle yaşama eğilimindedirler. Ahmet Yılmaz böyle bir adam. Sorularımız için hazır cevapları yok, karşılaşacağı duruma göre sarf edeceği önceden hazırlanmış güzel cümleler yok. Daha doğrusu var da, onların bizi ulaşma vasıtası karşılıklı konuşma değil, karikatürler. Karikatürlerle ifade etmeyi seçmiş kendini, arta kalan zamanlarda da olgun bir sıradanlığı. Üstelik kısa cümlelerle konuşuyor, kesik kesik. Çoğu sorumuz “yalan” oluyor böylece. Muhabbet kendi ritmini buluyor bulmasına, ortam gayet keyifli, ama söyleşinin selameti açısından işler kesat. O da sevmiyor söyleşi yapmayı zaten, söylüyor. Teyp kapalıyken anlattıkça anlatıyor, teybe basıp ısmarlama konuşmalar beklediğimizde ondan, kuruyup kalıyor. Belki de söyleyeceğini yıllardır yarattığı Kıllanan Adam gibisinden karakterlerin ağzından yazarak çizerek söyleyen bir adamın dudak tembelliği onunki. Mecburen, “sen anlat abi istediğin gibi, biz dinliyoruz” durumuna geçiyoruz.

İlk Konuşma


Rutin bir başlangıç. Söyleşi talebimizi iletiyorum. Karşımdaki kararsız, sıkılgan ses beni tedirgin ediyor. Hayır diyebileceğinin sinyalleri bunlar. Ama, tamam diyor. Yer ve zamanı belirlemeye geldiğinde iş, onun kararsızlığı, benim kibarlığım yüzünden bir arpa boyu yol kat edemiyoruz.

- Ben size uyarım, Ahmet bey.
– Yok, sen söyle bir yer.
– Madem Çengelköy’de oturuyorsunuz, biz oraya gelelim.
– Yok, ya, insan ağırlaşıyor, emekli havasına giriyor burada.
– Taksim o zaman…
– Ya, Taksim de şimdi… Neyse, sonra karar veririz…
– Ne zaman peki?
– Sen söyle.
– Perşembe mi , Cuma mı?
– Cuma. Ama Perşembe konuşalım yine. Benim çok işlerim var çünkü bu aralar.

Kıllanan Adam benim artık. Hiçbir şeye kesin karar veremedik. Karşımda olaya hiç motive olmamış biri var. Belirsizlik çok…

İkinci Konuşma


- Ahmet bey, buluşuyor muyuz yarın? Kadıköy’de buluşalım mı, size de yakın.
– Üsküdar’a gelebilir misin?
– Gelirim de, orada mekan var mı konuşabileceğimiz?
– Var, var! Vapura bineriz, içeride dışarıda otururuz. Eminönü’nde Mısır Çarşısı’nı gezeriz.
– İyi, o zaman. Kaçta buluşalım?
– Sen söyle?
– 12 iyi mi? 1 mi yoksa?
– 1 olsun 1? Ama yarın bir konuşalım, uyuya falan kalmayayım.

Üçüncü Konuşma Üsküdar 1.30


Fotoğrafçı Uluç’la ben Üsküdar İskelesi’nin önünde bekliyoruz. Önce ben, sonra o bir Üsküdar iskele klasiğini gerçekleştirip “bi sosisli-bi ayran” yiyoruz. Ahmet Yılmaz’dan hala haber yok. 12’de arayıp uyandırdım da üstelik. Yine arıyorum.

- Geliyor musunuz, n’oldu?
– Ha Ege, çıkıyorum, şimdi!

Yarım saat geçiyor, biz zaman geçbin bir de anketçi çocuklara kıyak olsun diye İstanbul Belediyesi’nin hazırlattığı anketleri dolduruyoruz.

Saat iki gibi telefonum çalıyor. Ahmet Yılmaz karşımda.

- Ege sizde araba var mı?
– Abi, vapura bincez dedin. (2. Tekil şahısa gayriihtiyari geçişi fark ettiniz mi?) Arabasız geldik.
– Ha, tamam o zaman.

Telefon kapanıyor. Uluç’a bakıyorum. “Abi, arabanız var mı?” diye soruyor. “Daha çıkmamış evden, beni alın diyecekti herhalde.”

On beş dakika sonra telefonum yine çalıyor.

- Ege, Beylerbeyi’ne doğru yürümeye başlasanıza.
– Nasıl yani? Vapur?
-Boşver vapuru ya. Hava güzel. Ben arabayla alacağım sizi, Bebek’e gideceğiz. Sucuk ekmek yeriz.

Beylerbeyi’ne doğru yürüyoruz. Bizi topluyor yoldan. Bebek’e yollanıyoruz. Ben uyandırdıktan sonra vurmuş kafayı bir daha yatmış, ondan geç kalmış. “Bu aralar hiç uyuyamıyorum, biliyor musun. Hazır uyuyorken, biraz daha uyuyayım,” dedim. İki kapılı bir Peugeot’dayız. Arabadan anlamam ama 90’lardan bir model sanki. İçerisi hamam gibi.

Bebek’te kafenin birine girecekken Uluç, “şuradaki fenerde birkaç fotoğraf çekelim önce,” diyor. Hava artık o kadar açık değil, acayip esiyor, malum Boğaz. Bende kürklü palto, bere eldiven, A.Y’da bir kazak bir ceket. Ona baktıkça ben üşüyorum. “Üşümüyor musun,” diye soruyorum. “Yok,” diyor, “Ben üşümem.” Hakikaten üşümüyor. Fenere doğru giderken yolda balonlara ateş ettiren adamı görüyoruz. “Atalım mı?” diyor A.Y. En bayıldığım şey, “Atalım,” diyorum. Uluç da mizansen bulduğu için gayet memnun. Önce A.Y. sıkıyor tüfekle. 8’de 6 falan. Ben alıyorum atıyorum, soğukta titremekten nişan alamıyorum, bir tane balon patlatabiliyorum ancak. “Bırak, bırak,” diyor A.Y. tüfeği alıp art arda patlatıyor balonları. Bu sefer attığını vuruyor. “Ağbinin balonlarını bitirdin, yahu,” deyince son iki taneyi havaya sıkıyor. Tüfeği bana uzatıyor tekrar. “Daha fazla rezil olmaya gerek yok,” diyorum. “Sniper’ım, ben oğlum,” diyor. “Askerde NATO atış takımındaydım.” Kafaya mı alıyor beni, ciddi mi emin olamıyorum. Ama benden iyi nişancı, orası kesin. O da farkında zaten, bana eğitim veriyor ayaküstü. “Titretmeyeceksin. Beklemeyeceksin hiç, gördün mü basacaksın tetiğe hemen.”

“Kaç para,” diyoruz tüfekçiye. Ben nasıl olsa birkaç milyondur diye bozuk para hazırlıyorum. Ama başta pazarlık yapmamanın acısını çıkarıyor bizden. Herhalde fotoğraf falan çekildiğini görünce de, “Bunlar tuzlu müşteri galiba” diye düşünmüş olmalı. Çünkü bizden istediği tamı tamına 18 YTL. Na ağbiymiş be, Beşiktaş’ta birkaç milyon lira edecek küçük bir eğlence için, bizden neredeyse bir büyük parası istiyor. 10 milyona anlaşıyoruz ama yediğimiz kazık çıkacak gibi değil. Fotoğrafları çektikten sonra kafeye gidip oturuyoruz. Çayları, yarım ekmek sucukları söyledikten sonra basıyoruz teybe.
Niye sevmiyorsun röportaj vermeyi?

E, uyumam lazım. (İçimden, “daha ne uyuyacaksın abi,” diyorum. Ama kastettiği gece çalışıp gündüzleri uyuduğu sanırım.) Mutfaktayız biz bir de, ön plana çıkmamıza gerek yok. Pişirdiklerimiz konuşuyor bizim yerimize…

Leman’a birlikte çizdiğiniz zamanlarda Cem Yılmaz’la sizin akraba olduğunuz söylentisi çok yaygındı. Hala devam ediyor mu bu?

Akrabalık mı?

Yok, söylenti…

Ediyor, canım. Aynı kişi olduğumuzu sananlar bile var.

Değilsiniz ama değil mi?

Ne değiliz?

Aynı kişi. (Gülüyoruz)

Bütün karikatüristler akrabadır zaten. Kaç kişi var ki şunun şurasında. Yüz kişi. Dünyada her ülkede yüzer kişi. Onlar birbirini anlar. Cem Yılmaz da kardeşimizdir o yüzden.

Belki o kadar az değildir. İmkan bulup su yüzüne çıkanların sayısı sadece bu kadardır. Olamaz mı?

Mizah dergileri lonca sitemiyle işliyor. Usta-çırak-kalfa ilişkisiyle. Daha öncesi de böyledir. Okulu yok bunun biliyorsun. Ama hem çizip hem espri yapabilen, kendisiyle de dalga geçebilen, yeni bir buluş getirenlerin de dergilerde yeri hazırdır. Kimse önünü kesmez. Ben de yıllardır bekliyorum, biri gelse de, ona bırakabilsem kalemimi diye.

Sonra ne yapacaksınız?

Çin’e gideceğim. Orada pirinç tarlaları var ya, öyle bir yerde bir kulübe bulup yatacağım bütün gün.

Sıkılır insan orda yahu.

Çin diyorum, Ege. Sessizlik diyorum. Çıt yok. Kimse İngilizce falan bilmiyor. Ben o tarlalardaki evlerden birinin kirasını vereyim, uyuyayım orada istiyorum. Diyeyim ki adama bana pirincimi, çayımı yolla, bir de masaj yapacak abla. Arada bir pirince de çıkarım. Güzel oluyor onları yer yatakları falan, bambu.

Cem Yılmaz’ın hep sizden etkilendiği söylenegelir. İlk karikatürlerinde, hatta gösterilerinde yaptığı sizin mizah tarzınızla çok benziyor. Bir etkilenme söz konusu mu sizce de?

Cem Yılmaz da karikatürünü getirmiş, dergiye girmeye muvaffak olmuş. Dergide insanlar birbirinden etkileniyor tabi. Benim de etkilendiğim insanlar olmuştur. O da etkilenmiş olabilir. Doğal geliyor bana. Zamanla kendi tarzını oluşturur. Bir kabahat değil yani bu. İnsanlar ustalarına bakıp etkilenebilirler. Zamanla da kendi tarzlarını oluştururlar. Bir de şu var. Hadi o içerideydi. Dışarıda olup etkilenenler ne olacak? Yıllarca Leman’ın mizahıyla beslenen diziler, standuplar, sitcomlar, filmler yapıldı, ana haber bültenlerinde bile bu dil kullanıldı. Yani çok geç kalmış sorular bunlar. Leman’ın çok mütevazı duruşu var bu anlamda. Leman’dakiler aşçıdır. Aşçının da eli öpülür bazen biliyorsun, bu yemeği sen mi yaptın diye. Bizim de elimizi öpenler var, öpmeyenlere de kızgın değiliz.

Niye Tarkan bu kadar ilgi odağınızda da, dönemin başka bir Türk çizgi roman kahramanı Karaoğlan değil?

Ben küçükken bizim eve giren üç çizgi roman vardı: Tarkan, Zagor, Pekos Bill. Babam onları getirirdi eve. Karaoğlan’la sinemada tanıştım. Özel bir sebebi yok aslında. Tarkan daha enteresan gelmiş bana.

Kutsal Damacana’nın senaryosu gibi fikri de A.Y.’a ait. On seneye yakın bir dostluğu olan Şafak Sezer ile hep bir film üstüne konuşurlarmış. Sonunda işe soyunmuşlar. Önce fikri sonra yapımcı bulmuşlar. Ve ortaya Kutsal Damacana çıkmış. Bu söyleşi yapıldığı sırada Kutsal Damacana’nın gişesi 500 bini geçmiş durumda. Gişede Beyaz Melek ve Kabadayı’nın gerisinde belki ama Kutsal Damacana’nın bu filmlerin yarısı kadar kopyayla (150) yola çıktığı, onlar kadar tanıtım yapmadığı ve basın desteği almadığı düşünülürse Kutsal Damacana’nın gerçek başarısı daha iyi anlaşılıyor. A.Y. da onların imkanına sahip olsa filmin çok daha büyük bir gişe yapacağına emin. “Üstelik bizim filmimizde 10 tane genç oyuncu önemli rolde. Türk sineması için önemli bir şey bu, aynı zamanda da gişe için riskli,” diyor A.Y.

Benim için en önemlisi Leman’dakilerin nasıl bulacağıydı filmi. Galada seyrettiler, baktım geliyorlar 20-30 kişi. Merak ediyorum ben de ne diyecekler diye. Elimi sıktılar, ‘olmuş’ dediler, ‘ohh’ dedim demek ki olmuş. Çünkü asla torpil geçmezler, neyse düşündükleri söylerler bu adamlar. 3-5 defa seyredilecek bir film bizimkisi. Öyle olacak demiştik zaten. Sekiz defa izleyen var ya. Sen de izleyeceksin bir daha görürsün. Bak şimdi…”

Diye başladı ve sustu Ahmet Yılmaz. Gözler boğazın sularına kenetlenmiş durumda. Yirmi saniye boyunca cümlesine devam etmesini bekledim. Yok. Sonunda, “Ne oldu?” dedim. “Ne bileyim, unuttum!” dedi.


Exorcist filminin Türk versiyonunun 1974’de Metin Erksan çekmişti. Kutsal Damacana’da Exorcist’ten esinlenen ama yurdum insanının böyle bir durumda nasıl hareket edeceğini resmetmeye çalışan bir komedi filmi. Komik olmasın diye çekilen ilk uyarlama bu kadar komikse, komik olsun diye çekilen ne kadar komiktir diye merak duyuyor insan ve sırf bu yüzden bile gidilebilir filme. A.Y. filmle ilgili yapılan “çok küfürlü” eleştirilerine katılmıyor. Bu konuda hemfikiriz, filmdekiler yerinde kullanılmış, doğru kişilerin ağzından çıkmış küfürler çünkü. O tiplerin küfür etmesi değil, etmemesi garip kaçardı açıkçası. Scorsese’nin Casino’sunda tam 422 kez, Oliver Stone’un Doğum Günü 4 Temmuz filminde 289 ve Cohenler’in Big Lebowski’sinde 281 kez fuck kelimesi geçtiğini ama bunu bu filmler gösterilirken hiçbir eleştirmen arkadaşımın gündeme getirmediğini hatırlatıyorum ona.

Ahmet Yılmaz nelere gülüyor peki?


Ben komedi filmi seyretmem. Top Secret, Kung-fu Hustle gibi filmlerin mizah anlayışını severim. Jim Carrey’i severim. Kolay gülen bir insan değilim. Ben gülen insanlara gülüyorum. İnsanların filmime güldüğünü görünce mutlu oluyorum mesela. Bazen arkada oturup onları seyretmek güzel oluyor. Mizahın, komedinin en lazım olduğu zamanlardayız. Mizah en zor dönemlerde ortaya çıkar zaten. Kutsal Damacana’nın da zamanlaması mükemmel. Bu bakımdan kendimi seviyorum yani.

Sucuklarımız geliyor. Ama beklediğimiz gibi yarımın içinde değil, tabakta getiriyorlar. Geri gönderiyoruz, biz yarım istemiştik deyip. Uluç kendininkini göndermiyor tabi. Hem sosyetesini, hem de formunu muhafaza etmeye kararlı. Bizim gibi yüzer kiloluk yarım ekmeklerini ısıran iki standart Türk’ün yanında, Neyşınıl Ceografik Fotografır imajı ve ne renk olduğunu hala çözemediğim pantolonuyla sağa sola caka satıyor.

Oy verdiniz mi son seçimlerde?

Politikaya inanmam ama siyasete inanırım. İdeolojileri sevmem. Kendimi kısıtlamak, bir ideolojiyle sınırlamak istemem çünkü. Mümkün olduğu kadar evrensel düşünmeye çalışırım. Kocaman bir evrende küçük bir noktaya sıkışmak istemem. Her ülkede ideolojiler farklı algılanır. Beni asıl ilgilendiren şey yerçekimidir. Yerçekimi ideolojisine inanırım ben. Bir yere gidemezsin. K.çını da yırtsan buradayız.

İnsanlar, insanlarımız gün gelecek adam olacaklar mı sizce?

Bizim derdimiz bu değil ki. Bizim işimiz betonla demirle. Sürekli inşaat var bizim ülkemizde. O inşaat bitse… İnsan dünyaya gelirken beraberinde bir şey getiriyor, hadi ruh diyelim ona, sonra o ruh sanatçı olabilir, siyasetçi olabilir, sporcu olabilir. Ruhunu ifade edeceği bir durum. Bu ruhu ifade etmesi lazım halkın. Devletlerin de bireylere bu özgürlüğü vermesi gerekiyor. Devlet bunun için vardır. Yol, su, elektrikle övünmek değil. Bunları zaten yapacaksın. Ruhunun derinlikleriyle tanışması insanın, keyif alması… Bunu da işiyle gücüyle yapar, sevgiyle yapar. Asıl hikaye budur… Geçen gün Fazıl Say’ı okudum. “Piyanonun başına oturdum, ruhumla bütünleşeceğim ama,” diyor, “orada çocuk var eve bomba mı koyacaklar, biri arkadan gelip beni vuracak mı diye düşünmekten piyano çalamıyorum.” Piyano çalacak ki adam öyle bütünleşecek ruhuyla, mutlu olacak. Çalamazsa mutlu olamaz ki.

Bu ruh öldükten sonra ne oluyor acaba?

Sana ne abi, ne olacağı. Sen buradasın şimdi. Ona da ölünce bakarız. Bir de şu var insanlar hep şikayet ediyor.

Kıllanan Adam da şikayet etmez mi hep?


Kıllanan Adam alternatifini getirir ama. Bunlar şikayet ediyor ama öyle değil böyle olsun diyemiyor. Üretmiyor. Biz ne vakte kadar başkasının düdüğünü çalacağız arkadaş. Biri bir şey yapacak, sen onu kullanacaksın hep. Kullanıcı mıyız biz? Kullanma kılavuzuyla hayatımız geçti ya bizim. Kullanma kılavuzu insanlarıyız biz. Sen yap, sen ustalaş, sen anlat başkasına nasıl kullanacağını. Bu topraklarda usta kaynıyor zaten.

Kullanma kılavuzuyla yaşayanlara Kıllanma kılavuzu vermek lazım yani…

Veriyoruz işte…

Fazlaca bir bölünmüşlük var şu sıralar ülkede. Laikler, anti-laikler gibi… Dışarıdan mı yaratılıyor bu ortam sizce?

Onu da biz yapıyoruz. Bizim kabahatimiz. Bir tarafa dahil olmaya bayılıyoruz. İlk önce bir insanız ya. Hata da yapabiliriz, güzel şeyler de yapabiliriz. İlk önce bunu bunun bir farkına var. Sonra ol Fenerbahçeli, laik, sağcı, solcu ya da ne olacaksan.

Çizmeye ara verdiğiniz Kıllanan Adam’ın akıbeti ne olacak peki?

Çizgi karakterler ölmez. Okuyucuyu fazla yormasın diye, bir süre dinlendirmeye çektim. Bir de şunu fark ettim. Hiçbir şey değişmiyor sadece sahne ve dekor değişiyor. Memleket aynı. Adamın söyleyecekleri de aynı. Ama bir çizgi roman albümü hazırlıyorum ona şimdi.

Başka film projeleri var mı?

Aksiyon komedi tarzında olacak bir film projem var: United Kolpa. Ama Kutsal Damacana 2’yi çekelim diye de bir baskı var. Bakalım, duruma göre artık…

Kafede otururken de üşüyen adam olmaya devam ettim. Çünkü kafe açık havadaydı. Artık oturduğum için öncekinden de fazla üşüyordum hem de. Ahmet Yılmaz ise hala bana mısın demiyordu, ceketini de çıkaracaktı ama bana ayıp olmasın diye yapmıyordu sanırım. Sonra bana acıdığından mı yoksa boğazın rüzgarında kendisi de “hafifçe” ürperdiğinden mi bilinmez, garsonu çağırdı ve bir şeyler söyledi. Biraz sonra masanın altına yanan bir mangal yerleştirdiler. Raconu buymuş oranın aslında. Bu işi en baştan yapmayan garsonlara kıllanıyorum. Kıllanan ama artık üşümeyen adam olarak basıyorum teybin Stop düğmesine.