“Filmlerin Estetik Gücü Destekleme Fonlarının Yapısına Göre Şekilleniyor.”

Sinema ve güncel sanat eleştirmeni Kültigin Kağan Akbulut, Objective Araştırma Bursu ile Kültür Bakanlığı Sinema Destekleri üzerine bir araştırma gerçekleştirdi ve yakın zamanda e-kitap olarak ücretsiz yayımladı. Araştırma süreci ve sinema destekleri üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Kültür Bakanlığı Sinema Destekleri adlı bir e-kitap yayımladın. Öncelikle bu projeye nasıl başladığından bahseder misin?

kağan akbulut fotoUzun süredir Kültür Bakanlığı sinema desteklerinin yapısı üzerine düşünüyordum. Türkiye’de film çekmek isteyenlerin başvurabileceği tek kaynaktı yakın zamana kadar. Yakın zamanda Yeni Film Fonu oluşturuldu, ancak çok küçük bütçeli bir fon ve uzun metraj filmleri de kapsamıyor. Dolayısıyla film çekmek istiyorum diyorsanız bu desteklerle yolunuz bir şekilde kesişiyor. Benim film çekmek gibi bir derdim yoktu, ancak bir filmin finansal yapısının oluşturulma sürecinin filmin estetik yönünü etkileyecek kadar önemli olduğunu düşünüyorum. Ayrıca bir kamu kaynağının sanata aktarılması bakımından da bu desteklerin ayrıntılı olarak incelenmesi gerekiyor. Objective Araştırma Bursu da önerimi olumlu karşılayınca çalışma fırsatı bulmuş oldum.

Bilgi toplama süreci nasıldı? Türkiye’de kayıt tutma alışkanlığının az olduğunu biliyoruz. Arşivlere ulaşırken engellerle karşılaştın mı ya da buldukların seni tatmin etti mi?

Bilgi toplama süreci maalesef zorluydu. Araştırmama başlarken bilgi toplama sürecini kolaylıkla halledeceğimi, sonrasında asıl enerjimi ve zamanımı yorumlama sürecine vereceğimi düşünmüştüm. Ancak öyle olmadı, çok basit verileri doğrulatmam bile zaman aldı. Sinema Genel Müdürlüğü desteklenen filmleri açıklıyor her yıl, ancak özellikle ilk dönem verilerinde sorunlar var. İleriki çalışmalarımda bu verileri derli toplu hale getirmeyi düşünüyorum ancak sorun şu ki Sinema Genel Müdürlüğü içinde de bu verilerin düzgün tutulduğunu düşünmüyorum. Yamaç Okur’un kişisel inisiyatifleriyle tuttuğu veriler şu an kamuya açık en önemli kaynak, ben de onlardan yararlandım.

Tabi ki sadece sayısal verilerin değil, daha birçok kaynağın da kamuya açık bir şekilde yürütülmesi gerek. En basitinden destekleme kurulu toplantılarının kamuya açık bir şekilde gerçekleştirilmesi ve hatta ses kayıtlarının da yayınlanması gerektiğini düşünüyorum.

Bahsettiğin gibi genel bir arşiv sorunumuz da var tabi ki. Şöyle küçük bir örnek vereyim. Düzenli kültür-sanat sayfası olan ve internet yayını yapan iki gazete var: Zaman ve Radikal. Ben de araştırmamda Zaman gazetesindeki birkaç haberin linkini kullanmıştım. Ancak araştırmam yayınlandığında herkesin bildiği üzere gazeteye kayyum atandı ve gazetenin tüm arşivi uçuruldu. Yasanın çıktığı dönemdeki önemli haberlere şu an ulaşamıyorsunuz. Bence bu küçük örnek bile çok şeyi açıklıyor.

Peki, röportajları nasıl gerçekleştirdin. İlk listede kimler vardı, kaçı konuşmayı kabul etti?

Röportaj listeme sinema dünyasının içinden birçok kişiyi katmıştım. Kurum yöneticilerinden yönetmenlere, oyunculardan destekleme kurulunda görev almış kişilere, bürokratlardan yapımcılara kadar birçok kişiye ulaşmaya çalıştım. Ancak şunu söyleyebilirim, bu desteklere en çok ihtiyaç duyan kesim olan yönetmenler araştırmama en az ilgi gösterenler oldu. Çoğu e-maillerime cevap vermedi ya da kibar bir şekilde görüşmek istemediğini belirtti.

Yapımcılar konuya en çok ilgi gösterenler oldu. Hem ekonomik yapıyı bildiklerinden, hem de desteklerin formaliteleriyle uğraştıkları için konuya dair en çok bilgisi olanlar yapımcılar. Farklı kanatlardan yapımcılarla samimi röportajlar yapma şansı yakaladım. Bence yapımcılar bu meseleyi çok boyutlu olarak inceleyebiliyor. Hatta bu desteklerin düzgün dağıtılması için bürokratlara düşen görevleri bile yapıyorlar.

Ancak fark ettiğim bir diğer konu da eleştirmenlerin, yönetmenlerin ve kurum yöneticilerinin bu konuya uzaklığı, hatta bilgisizliği oldu. Çok teknik ve formalite bir iş olarak görülüyor destekleme süreci, o nedenle ilgilenilmiyor. Ancak filmlerin estetik gücü bile bu fonların yapısına göre şekilleniyor aslında. Şu an yaşadığımız “olmamış ilk filmler” krizinin temelinde destekleme metodundaki sorunlar yatıyor. Sinema destekleri sadece sansür gündemi olduğunda geniş kesimler tarafından tartışılıyor ancak bunun değişmesi gerekir. Umarım çalışmam buna kapı aralar.Adsız kopya

Tabloları incelediğimizde destek alan film sayısının yıllar içinde arttığını görüyoruz. Devlet desteğiyle yapılan filmler bunlar, bir noktadan sonraysa “devlet eliyle yapılan” filmlere dönüşmeleri gibi bir korku var insanların içinde. Sence o noktaya varacak mı?

Evet, destek alan film sayısı ve destek miktarları arttı. Bunun en büyük sebebi Türkiye ekonomisinin bu on yıllık süreç içinde büyüme göstermesi. İlk yıllar IMF politikalarının sıkı sıkıya uygulandığı yıllar, o nedenle destekler çok az. Ancak sonrasında ekonominin, sıcak paranın artmasıyla  destekler de artıyor. Ancak desteklerin formalize edildiği rüsum (eğlence vergisi) bedelleriyle ve Türkiye muadili ülkelerin destekleriyle karşılaştırdığımızda yine de düşük bir bütçe var ortada.

İkinci büyük sebep de AKP hükümetlerinin bu destekleri PR çalışması gibi fonlaması. Özellikle Bakanlık tarafından yapılan açıklamalarda bunu net bir şekilde görebiliyoruz. “Biz Türk sinemasına şu kadar destek verdik bu yıl” şeklinde özetleyebileceğimiz basın bültenleri dolaşıma giriyor. Tabi ki bu noktada ikinci sorunuza geliyoruz. Bu destekler “devlet eliyle yapılan” filmlere dönüşüyor mu?

Polemik yaratmadan bu soruya cevap vereyim, hayır dönüşmüyor. Hem destekleme kurulunun yapısı, hem de Türkiye’deki sinemacıların ve muhalif hareketin yapısı sebebiyle böyle bir şeyin olması imkansıza yakın. Evet, kötü filmler çekilir, evet hükümete yakın kişiler hak etmedikleri destekleri alır bazen ama uluslararası standartlar açısından baktığımızda “hak eden” kişilerin büyük bir kısmı da bu desteği alıyorlar.

Sansür ne boyutta? Bakanlık açıktan sansür uyguluyor mu, aba altından sopa mı gösteriyor yoksa dedikodular başvuranların otosansür uygulamasına mı neden oluyor. Elimizde somut örnekler var mı?

Bu araştırmaya başlarken en çok merak ettiğim konulardan biri de buydu açıkçası. Ancak maalesef ki özellikle otosansür ve daha doğru bir deyimle örtük sansür konusunu yeterince inceleyemedim. Bunun en büyük sebebi az önce bahsettiğim yönetmenlerin konuşmaması meselesi. İkinci mesele de destekleme kurulu kararlarının şeffaf olmaması. Yani destek alamayan bir filmin neden destek alamadığını bilmiyoruz. Belki proje dosyası iyi hazırlanmamıştı, belki Bakanlık desteği dışındaki bütçesi belirsizdi, belki de yönetmen/yapımcı dersine iyi çalışmamıştı. Bütün bu “bahanelerin” dışında sansür var mı? Maalesef ki bunu ortaya çıkarmak çok zor. İleriki çalışmalarımda tam da bu konuya eğileceğim.

Yine tabloların bize destek alan filmlerin gişe ve festival başarıları hakkında fikir veriyor. Sence Bakanlığın onayladığı filmleri yerli seyirci de onaylıyor mu?

Bu soru aslında yanlış çatılmış bir soru. Öncelikle şunu sorayım: “Seyircinin onayladığı” filmler Kültür Bakanlığı desteklerine başvuruyor mu? Hayır. Gişe filmleri mi desteklensin, bağımsız filmler mi desteklensin tartışması var. Ancak gişe filmleri bakanlık desteğine başvurmuyor ki! Gişe filmleri çeken yapımcılar Bakanlık’tan gelecek paraya tenezzül etmiyorlar bile. Gişe filmi sayacağımız filmlerden Bakanlık desteğine başvuran sayısı çok az.

Tabi ki sorun önemli bir soru. Destek alan filmler gişede neden “çakılıyor?” Burada sorun desteklerde ya da filmlerde değil. En başında bunu söylemem gerek. Çekim kalitesine, anlattıklarına ve anlatımına asla söz söyleyemeyeceğimiz filmler dahi gişede batıyor. Ama burada sorun filmlerin kalitesinden çok dağıtım mekanizmaları ve film izleme pratiklerimizde yatıyor.

Bir de şu noktayı vurgulamam gerek. Bazen, özellikle ana akım medyada, şimdilerde de bağımsız medyada desteklere dair çok fazla olumsuz eleştiri görüyorum. “Şu filme şu kadar para vermiş Bakanlık, ama film rezalet” şeklinde özetleyebileceğimiz yaklaşımlar. Bunun sorunlu bir yaklaşım olduğunu vurgulamam gerek. Devlet eliyle şu an turizme, bilişime, sanayiye sinemaya olduğundan onlarca kat daha fazla yatırım yapılıyor. Ve emin olun daha kötü işler çıkıyor. Bu yatırımları AR-GE süreci gibi, deneme-yanılma gibi görmek gerek. Bazen ilk filmini çeken bir yönetmene 100 bin tl verilebilir ve yönetmen çok kötü bir film çekebilir. Bu ekonomik olarak baktığımızda alınması gereken bi risk. Risklerin azaltılmasına dair metotlar tartışılır tabi ki ama şu anki tartışmalar bu minvalde ilerlemiyor maalesef.

Bakanlıktan alınan desteğin, filmin bütçesinin belli bir yüzdesi olması gerektiğini biliyoruz. Peki, bildirilen bütçelerin ne kadarı gerçek sence? Yani bir milyon liraya mal edildiği söylenen filmin aldığı destek beş yüz bin lira deniyor diyelim. Gerçekten bir milyon harcanıyor mu?

Bakanlıktan alınan destek filmin bütçesinin yüzde ellisi olmalı. Tabi vergileri de hesaba katınca aslında yüzde kırk gibi bir oran oluyor. Bir de desteğin ilk yarısının film çekilmeden önce, sonraki yarısının filmin çekimleri bittikten sonra öndendiğini hesaba katarsak Bakanlık aslında beşte bir oranında başlangıç desteği vermiş oluyor. Ülkedeki tek fonlama desteği olduğunu göz önünde bulundurursak çok komik bir rakam bu.

Dediğin sorunlar var. Ama bunlar sinemacıların yarattığı problemler değil. Türkiye’deki muhasebe sisteminin ve çalışan sisteminin yarattığı sorunlar. Bir köyde film çekiyorsunuz diyelim. Üç günlük yevmiyeli 100 tane figüran bulup onlara resmi kanallardan, yani vergili bir şekilde ödeme yapabilmeniz için kırk takla atmanız gerek. Muhsebecinizin onlarca form doldurması gerek böyle bir iş için.

Soruna cevap vermek gerekirse evet, bir milyon lira harcanıyor. Hatta daha fazla harcanıyor. Türkiye’deki işçi/çalışan sistemi içinde kayda geçmeyen yüzlerce/binlerce uygulama var. Ve bunlar düzgün işlenmiyor. Ancak bunun sorumlusu ne yapımcılar, ne de Bakanlık.

Yakın zamanda çıkması beklenen Türkiye Sinema Kanunu’ndan ne beklemeliyiz?

En başta Türkiye Sinema Kanunu çıkacak mı diye sormalıyız aslında. Şu anki siyasal iklimde sinema kanununun meclise kadar gelmesi mümkün değil. Bu nedenle önümüzdeki birkaç yıl daha böyle devam edeceğiz en iyi ihtimalle.

Ancak tabi ki tartışmayı ve kanun taslaklarını her zaman diri tutmak gerek. Şu anki sinema destekleri sadece film yapımını desteklemek üzerine kurulu. Bu en temeldeki yanlış. Bir sinema politikası, hatta görsel iletişim politikası oluşturmak gerek. Bağımsız, muhalif filmleri mi destekleyeceğiz; popüler, aile filmlerini mi destekleyeceğiz tarzı medyada en fazla yer alan tartışma başlıklarını kast etmiyorum. Bir sinema filminin hazırlık aşamasından prodüksiyonuna, dağıtıma girmesinden festival serüvenine ve basında yer almasına, akademik ve güncel eleştiri üretimine kadar her aşamaya dair bir planlama oluşturulması gerekiyor. Film yapımına milyonlarca lira da harcansa doğru dağıtım politikası, doğru festival politikası oluşturulmazsa bu filmler tarihsel bir yer edinir ancak devamı gelmez. Şu an yaşadığımız en büyük problem de bu zaten. Alternatif sinema salonları, televizyon satışları, sinema yayıncılığı hatta yurtdışında gördüğümüz örnekler gibi genel izleyici kitlesinin film izleme alışkanlıklarına dair atölyeler, okumalar, paneller gerçekleştirmek gerekir.

Yurtdışında en çok sözü edilen ve başarı sahibi olan Nuri Bilge Ceylan sineması hakkında Bakanlık siparişiyle İngilizce yazılmış bir kitap halen yok mesela. Yabancı bir araştırmacı Ceylan hakkında yazmaya kalkışsa en başta Türkçe öğrenmesi gerek. Ancak Güney Kore sineması hakkında araştırma yapmak isterseniz İngilizce yazılmış onlarca makale ve analizle karşılaşacaksınız. Tabi ki bir araştırmacı için davetkar bir durum bu. Başka bir yerden örnek vermek gerekirse, Amsterdam’daki Eye Film Institute çocuklar için film okumaları düzenliyor. Liselerde ve ortaöğretimde film okuması yapmak için eğitim broşürleri çıkarıyor. Anlayacağınız biz daha yolun çok başındayız.

Söz konusu e-kitaba buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.