Bir Tatlı Hasbihal Almaya Geldik Ters Ninja’dan!

Bazı konu başlıkları: İyi Yürek (The Good Heart), Atilla Dorsay kitabı, Seyir, Kavşak, En Kahraman Rıdvan, Gon, Milla Jovovich, 1001 Roman, Gallieno Ferri…

E tam yerine geldiniz o zaman! Yine özünde, ruhunda blog olduğunu unutup buranın, sizlere özelimden bahsetmez oldum ne zamandır. Oysa evime hırsız girdiğinde sizinle dertleşmiştim, yangınlar söndürüp bir kahraman edasıyla apartman ahalisini kurtardığımda size böbürlenmiştim. İster misinsiz bu Pazar öykülerden destur alıp, sohbet edelim sizle? Landlord’un “Benden Havadisler” adlı haber programına hoşgeldiniz.

*

Pazartesiydi sanırım, Dagur Kari’nin İyi Yürek (The Good Heart) filminin basın gösterimine gittim. İyi ki gitmişim, 7 filmli ertesi haftanın en iyisiydi çünkü. Deniz filmi anlattı size zaten. Ben kısaca bende bıraktıklarını not düşeyim. Kari’nin iki karakterini incelikle inşa etmesine hayran oldum. Karikatüre, abartıya kaçmadan birbirine her anlamda zıt iki karakter ancak bu kadar iyi ortaya konur.

İki karakterin tek ortak noktası yollarının kesiştiği hastane. Ama biri ölmek istediği, diğeriyse ölmek istemediği için orda. İntihara kalkışan Lukas daha hayatının başında, özen gösterilmemiş kalbinin teklemesi yüzünden hastanede olan Jacquesk ise uzatmaları oynuyor. Lucas hiçbir şeye sahip olmadığı gibi, sahip olmak gibi bir kavrama da tamamen yabancı. Jacquesk’ın ise ölümünün ardından bile ayakta kalmasını istediği bir barı var. Charles Dickens’in en ünlü karakteri Ebenezer Scrooge’u kıskandıracak kadar asabi, kaba, duyarsız biri Jacques. İnsanlar ve insanlara dair her türlü iyi duyguyla arasına duvar örmüş. Kendi deyişiyle ne ailesi var ne de arkadaşı, bunların olmasını da hiç istememiş. Hayatını prensipler ve alışkanlıklar silsilesi halinde devam ettiren kendinden gelenekçi bir adam. Aslında modern toplumun ve kapitalizm koşullarının yarattığı bir canavar.

Lucas ise zerre egoya sahip olmayan, dediğim gibi sahip olma fikrine kendine alıştırmamış, bunun yerine cömertçe paylaşan altın kalpli bir genç. O kadar önem vermiyor ki kendisine, modern topluma ayak uyduramadığını fark ettiğinde sessizce sahneden çekilmesinin daha uygun olduğunu düşünüyor. Yani intihara teşebbüs etmesi mutsuzluktan ya da umutsuzluktan değil, nezaketinden.

Dagur Kari, Noi Albino (2003) ve Dark Horse (2005) ile başladığı alçakgönüllü sinema anlayışını bu filmine de taşımış. İddiasız karakterler ve hikayeler seçmesi, görsel anlamda gösterişsiz bir tavır sergilemesi onun filmlerini biçim ve içerik olarak minimal kılıyor. Yine de, belki de bu sefer bize soğuk ve farklı gelen uzak kuzeyden değil de daha sıcak ve bildik bir coğrafyadan karakterler anlatıyor olması, onun son filmini daha popüler (seyir kolaylığı açısından) bir çizgiye taşıyor. Bir sinefilin yanı sıra, haftasonu seyircisinin de keyif alacağı bir film İyi Yürek.

*

Bu yıl Adana Altın Koza film festivaline gidemedim. Ama Sadi Abi (Çilingir) sağolsun, ricamı kırmayıp festvalin bu yılki yayınlarını bana getirdi. Kitaplardan biri Atilla Dorsay kitabı. Dorsay’la yapılan söyleşiler bir araya getirilmiş. Kitapta bendenizin de kendisiyle yaptığı iki söyleşi yer alıyor. Röportajlarımı kitapta görmek benim için hoş bir sürpriz oldu. Söyleşilerden birine burdan, diğerine ise şurdan ulaşabilirsiniz. Ayrıca Dorsay için açtığımız The S-Files da yer bulmuş kitapta.

*

Sinemanın çıkışında soluğu bir kez daha Taksim Gezi Parkı’nda kurulan sahaf fuarına gidiyorum. Aldığım şeylerden biri de Seyir adını taşıyan 2005 tarihli bir sinema dergisi. Derginin son iki sayfası Çağıl Bektaş imzalı bir çizgi romana ayrılmış. Buraya kadar her şey normal. Ama çizgi romanın son karesine baktığımda hayatın o bizim bir türlü ne anlama geldiğini bilmediğimiz rastlantılarından biriyle karşı karşıya olduğumu görüyorum. Bir sandık dolusu Noi Albino filmi. Biraz önce son filmini izlediğim Dagur Kari’nin ilk filmiyle ilgili çizgi roman.

*

Haftaiçi günlerden bir gün geleneksel Kadıköy turundayım. Büyülü Rüzgar’a uğruyorum yeni bir çizgi roman çıkmış mı diye bakmak için. O da ne, Bülent Arabacıoğlu’nun En Kahraman Rıdvan albümü çıkmış. 80’lerde Gırgır’ın Gaddar Davud’la birlikte en sevdiğim çizgi roman dizisi. Evde gelip bir çırpıda okuyorum.Espriler naftalin kokulu artık tabi. Ama Rıdvan aşkı ölümsüz. Arabacıoğlu’nun yeteneği doyumsuz. Günümüze uyarlayıp filmini çekseler keşke. Kime en çok yakışır Rıdvan’ı oynamak? Benim favorim: Öner Erkan.

*

Kadıköy duraklarından biri herzamanki gibi Zihni Müzik. Üç soundtrak alıyorum: Blues Brothers 2000, Days of Thunder ve Pretty Woman. Burak İşyar okursa bunu şimdi: “Niye para verdin, ben sana indiridim” der kesin. Adamın haberi yok ki “nesne ihtirası” diye bir şeyden. Orada karşıma çıkan ilginçlik de The Divine Comedy adlı bir albümdü. 94 tarihli albüm Milla Jovovich’indi. (Ki onun oynadığı son filmi Stone’u da yine basın gösteriminde birkaç gün sonra seyrettim. Robert De Niro ve Edward Norton’lu film hafta gösterime giriyor.) Atmosferik ve dinlendirici diyebileceğim ve Kate Bush’a öykünen bir üslup gözlenen albümdeki şarkıların sözleri Jovovich’e aitti.

*

Sabah gazetesinin hafta sonu verdiği New York Times edisyonunda şu haber hemen dikkatimi çekti: Velociraptor’un Kick-boksçu Akrabası Bulundu.

Fosil kâşifleri Ağustos sonunda dev bir hindi büyüklüğündeki bu dinozorun 65 milyon yıldan önceki bir zamanda, Geç Kretase Dönemi’nde yaşadığını ve etobur olduğunu açıkladı. Dinozora “Balaur bondoc” yani “bodur ejder” adı verildi.

“Senin gibi kültür sanat insanını niye ilgilendiriyor bu haber?” diyorsunuz belki de. Haksızsınız tabi, tarihe pek meraklı bir insanım ben. Ama burdaki konu tamamen kültürel ve de sanatsal. Adamlar bildiğiniz GON’u bulmuş yahu! Oysa biz Masashi Tanaka’nın yarattığı muhteşem bücürü hayal ürünü sanıyorduk. Varmış demek ki Tanaka’nın bir bildiği. Gon’un çok ünlü bir manga karakteri olduğunu belirtmeme gerek var mı, bilmiyorum. Var sanırım.

*

Kavşak filmine gittim. Sırf hevesi (ya da hırsı)ve imkanı olduğu için film çeken yönetmenlerin vizyona giren onca kötü işi yüzünden“Yeteneksiz Sinemacılar Ülkesi”ne dönen memleketimde iyi bir film seyretmeyi özlemişim. Aynı zamanda bir müzisyen olan Selim Demirdelen işçilik, teknik ve estetik konularda çok iyi bir yönetmen olduğunu Bıçak Sırtı dizisinde bile göstermişti zaten. Bir dizide bile gösteriyorsa kalitesini, bir sinema filminde ne yapmaz bu adam diyordum. Hayalkırıklığına uğramadım. Özellikle haftasonu izleyicisinin kusur bulamayacağı bir film Kavşak. Herkes görevini layığıyla yapıyor ama Güven Kıraç bir kez daha ispatlıyor büyük bir oyuncu olduğunu.

(Dikkat! Yazının burdan sonrası ‘spoiler’ içerebilmektedir) Hayatı film seyretmekle geçen bir sinema yazarı içinse işler biraz değişiyor ne yazık ki. Demirdelen’in ustaca kurgulayıp birleştirdiği mozaik parçalı öyküsü filmin başyapıt olmasında bir engel ne yazık ki. En önemli zaaf hikayenin fazla tahmin edilebilir olması. Daha filmin başında hikayenin nereye gideceği fazla belli oluyor. Hikayecinin bu kadar bariz gösterdiği bir şeyi ancak size sağ gösterip sol vurmak için açık ettiği konusunda umutlanıyorsunuz, ama hevesiniz kursağınızda kalıyor. İkinci zaaf ise yeterince orijinal bir fikir içermemesi hikayenin. Ama dediğim gibi bunu fark edebilmek ancak bir sinefilin harcı. Nicole Garcia’nın yönettiği, Daniel Auteuil’in rol aldığı olağanüstü film The Adversary’i  fazlaca akla getiren bir dokusu var hikayenin örneğin. Filmin bazen atmosferiyle bazen anlık bir andırmayla aklımdan geçmesine mahal verdiği diğer filmler ise Çağan Irmak’ın Karanlıktakiler’i, Zeki Demirkubuz’un Yazgı’sı, Ömer Kavur’un Anayurt Otel’i, ve 2007 yapımı korku filmi À l’intérieu (Inside) ve Brad Anderson‘un Session 9‘ı.

*

Çizgi roman severleri sevindirecek bir başka çizgi roman haberiyle bitirelim bu fasılayı. Çizgi roman yayıncılığını, daha da önemlisi çizgi roman okurlarını ciddiye alan 1001 Roman sıkı bir şekilde girdi piyasaya. Şimdiden 5 harika çizgi roman (Pis İşler, Billy The Kid, ZigZagor, Bandidos, Martin Mystere & Nathan Never) ve fumetti yaratıcılarını konu alan 2 çizgi roman kaynak kitabı yayınladılar. Kasım’daki kitap fuarına kadar da daha bir sürü kitap yayınlayacaklar. (Pis İşler’le ilgili Gölge dergisine yazdığım incelemeyi hafta içi Ters Ninja’da okuyabileceksiniz.)

Asıl bomba ise 1001 Roman’ın Türkiye’ye imza günü ve panel için getireceği ünlü çizgi romancılar: Zagor’un yaratıcısı Gallieno Ferri; Gianfranco Manfredi (Büyülü Rüzgar, Dylan Dog, Nick Raider); Diego Cajelli, Laura Scarpa, Marcello Toninelli, Marco Verni, Moreno Burattini ve Richardo Burchielli.

Bu isimler imza günleri dışında, 6 Ekim Cumartesi günü 18.30’da bir de panele katılacaklar. Bu panelde bu isimlere Türkiye’den de çizgi roman simaları katlacak. Onlardan bir de ben olacağım.

*

Bu arada Dream TV’de yayınlanan sinema programı Popcorn’un içinde artık Ters Ninja adlı bir bölümün yer aldığını söylemiş miydim size? Popcorn Perşembe günleri 19.30’da yayınlanıyor ve sonraki günlerde bol bol tekrar ediliyor. Ben istiyorum ki siz de bir şekilde içinde olun o programı. Bu yüzden ankete bu haftanın filmlerini koyduk. Haftanın en iyi filmini Ters Ninja okuyanlar seçsin istedik. En çok oyu alan film programda da ilan edilecek.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin