Boyundan büyük işlere kalkışan bir film: Son Savaşçı/Centurion

Adını ilk kez Dog Soldiers (2002) ile duyuran ve olumlu eleştiriler alan, ama asıl başarısını Cehenneme Bir Adım (The Descent, 2005) ile yakalayan Neil Marshall’dan öyle ahım şahım bir beklentim yoktu. Cehenneme Bir Adım filmini beğenmemin sebebi seyirciyi etkisi altına alan atmosferi ve sürükleyici anlatımıydı, herhangi bir özgünlüğe sahip olması değil. Bireysel trajedinin yarattığı psikolojik buhranlar (Sarah’ın kocası ve kızını bir trafik kazasında kaybetmiş olması), yaşamak için mücadele eden arkadaşlar arasındaki çatışmalar (Juno’nun geçmişte Sarah’ın kocası ile olan ilişkisi) gibi hikâyeye boyut katan unsurlar vasattı, ama filmin kendi çapı içinde bakıldığında başarılıydı.

Deniz Akhan

Ancak buna bakıp Neil Marshall’ın derinlikli bir yönetmen olduğunu düşünmek gülünç olur. Zaten bireysel meselelerin ötesine geçip toplumsal olgulara yöneldiğinde nasıl da çuvalladığını Doomsday (2008) filminde gördük. Gayet başarılı örneklerinde zihnimizde soru ve düşüncelere yol açan post-apokaliptik türünde geriye atılmış bir adımdı.

Vizyona yeni giren Son Savaşçı da gösteriyor ki, Neil Marshall hikâyelerine belli bir derinlik katmak isteyen, buna müsait konular seçen, ama üstesinden gelemeyecek kadar yüzeysel bir yönetmen.

M.S. 117 yılında Roma İmparatorluğu Afrika’nın çöllerinden Hazar Denizi’ne kadar yayılmıştır, ama en aşılamaz sınırı Kuzey Britanya’dır. Piktler olarak bilinen halk, coğrafi yapının avantajları ve kullandıkları gerilla taktikleri sayesinde Roma işgalini duraklama sürecine sokarlar. Başkahramanımız Yüzbaşı (filmin orijinal ismi olan Centurion, Roma döneminde yüz kişiye komuta eden subay anlamına geliyor) Quintus Dias (Michael Fassbender), bir baskında esir düşüp kaçmayı başarıyor. İşgali bir an önce tamamlayıp Roma’ya dönmek isteyen valinin verdiği emir üzerine Piktli rehber Etain (Olga Kurylenko) eşliğinde sınırı geçen IX. Lejyon ve General Titus Virilus’a (Dominic West) katılıyor. Ancak Piktlerin baskınına uğradıklarında Etain’in aslında çift taraflı bir ajan olduğu anlaşılıyor. Koca Lejyondan geriye yedi asker kalıyor ve General Titus esir düşüyor. Komutanlarını kurtarmak isteyen cesur askerler Piktlerin arasına sızıyor, ama başarısız oldukları gibi, içlerinden birinin –istemeden de olsa- Piktlerin lideri Gorlacon’un (Ulrich Thomsen) oğlunu öldürmesi nedeniyle Etain’in başını çektiği bir intikam grubunun avı haline geliyorlar.

Konuya şöyle bir göz atıldığında bile filmi günümüzün bir alegorisi olarak okumak mümkün. Dönemin koşulları içinde sınırlarını büyütmek için çabalayan Roma’nın yerine ekonomik, kültürel ve askeri alanda dünyanın tek kutbu olan ABD’yi koyun. Kuzey Britanya’yı Irak, Piktleri de Irak halkı olarak görün. Evet, Iraklılar ABD’ye, Piktlerin Roma’yı 20 yıl durdurması gibi, direnemediler, ama bire bir uygunluk aramanın anlamı yok. Üstelik eski Cumhuriyet Muhafızlarının ve Irak halkının gösterdiği direniş ABD ordusu kaynaklarını beklenenin çok üstünde zorladı ve bir krize neden oldu. ABD de bu yüzden politika değişikliğine gidip Irak’ta sürekli kendisine ihtiyaç duyulacak bölünmüş bir otorite oluşturup yarattığı bataklıktan bir an önce (fiziken) sıvışmaya karar verdi.

Romalı karakterlerin hemen hepsi onurlu, cesur ve Roma’ya bağlı birer asker olarak çiziliyor. Orada bulunmalarını sorgulamadıkları gibi, büyük bir hezimetin ardından kendilerini tekrar tehlikeye atmaktan çekinmiyorlar. General Titus esaret altında da onurunu koruyan, kanının son damlasına kadar mücadele etmekten vaz geçmeyen büyük bir komutan. Karşı tarafta yer alan Piktlerin lideri Gorlacon işgalden önceki hayatında basit bir çiftçi. Karısı ve çocukları Romalılar tarafından katledilince halkının başına geçip direnişi başarıyla idare eden bir lidere dönüşüyor (bir nevi William Wallace). Romalıları tuzağa düşüren ve daha sonra dişi bir kurt gibi kahramanlarımızın peşine düşen Etain’in hikâyesi de trajik: Ailesi öldürülmüş, önce gözlerinin önünde annesine, sonra kendisine defalarca tecavüz edilmiş, üstüne bir de dili kesilmiş. Bu açıdan bakınca karşı karşıya gelen Romalı askerler ile Piktler de aynı safta bulunan mağdurlar aslında; iktidar hırsının biçip geçtiği tarlanın ardında kalan kırık saplar.

Filmin büyük çoğunluğunu çarpışma, kaçma, kovalamaca süreci oluşturuyor. Haddinden fazla uzun tutulan bu süreç filme ağır bir darbe vuruyor. Ama kaçınılmaz bir durum bu, çünkü senaryoyu da yazan Neil Marshall’ın yerine koyabileceği bir şey yok. Eskiz düzeyinde kalan unsurları yerine oturtabilecek, buradan hareketle bir söylem geliştirebilecek derinlikten yoksun. Oysa hikâyenin belli bir potansiyeli var. Popüler sinemanın sınırlarından çıkmadan da bu potansiyelin hakkını vermek mümkün. Kıyamet (Apocalypse Now, 1979) çapında savaşı ve yarattığı histeriyi üst düzeyde aktaran bir film olmasına gerek yok.

Filmin sonunda geldiğimiz yer de muğlak ve tartışma yaratacak türden. Etain’in (eğer idealist bir erdem düzeyinden bakmazsak) Romalılardan nefret etmek için pek çok sebebi var. Ancak bu nefret o kadar büyük ki, ruhunda başka hiçbir şeye yer bırakmıyor. Delici bir mızrağa dönüşmüş, üzerindeki kanın kurumasına müsaade etmeden yeni hedefler peşinde koşuyor. Eğer burada savaşın insan ruhunda yarattığı tahribata vurgu yapılmak isteniyorsa belli bir haklılığı var, ama Etain’in işgal altında dehşet bir zulüm görmüş, halkının özgürlüğü için direniş gösteren bir kişi olduğu gerçeği değişmiyor. Etain karakteri onca Pikt içinde hikâyenin kurgusuna göre seçilmiş bir örnek sadece denirse, o zaman filmde başka hangi Pikt’e değinilmiş diye sormak lazım.

Yüzbaşı Quintus Dias’ın tek başına kurtulduktan sonra yaşanan hezimetin duyulmasını istemeyen iktidar tarafından öldürülmeye çalışılması filmin genel yapısına uygun bir gelişme ve yadırganmıyor. Suikastten kurtulan Quintus Dias, kaçarken kendisine ve arkadaşlarına yardım eden Arianne’in (Imogen Poots) yanına sığınması manidar. Ne de olsa Arienne cadı olduğu gerekçesi ile Gorlacon tarafından yüzünde bir faça ile sürgüne gönderilmiş bir karakter. İki dışlanmışın aşkı söz konusu. Ancak Quintus Dias iktidarın harcadığı, Arianne ise iktidarın eliyle toplumun dışladığı karakterler. Her ne kadar muğlak da olsa, ikisinin birlikteliği sadece iktidarın değil, toplumun da bir eleştirisi olarak yorumlanabilir. Bir cendere olan toplumun iktidarı da zaten acımasız bir silindir olacaktır. Bireyselliği övüp kendi mutluluğu için yaşamayı öneren bir söylem söz konusu yani. Bu tezimi destekleyen bir diğer unsur ise filmde savaşın yarattığı toplumsal yıkıma hiç değinmemesi. Bireylerin trajedilerini göz önünde bulundurarak toplumsal bir çıkarım yapabilirsiniz ancak. Buradan hareketle Irak’ta savaşan askerlere “Gözünüzü açın, kullanılıyorsunuz, sizi gönderen iktidarın zerre kadar umrunda değilsiniz aslında,” diyorsa eyvallah, ama ardından “Kendi hayatını yaşa, gerisini kafaya takma,” gelince iki hususta itirazım var.

Birincisi, herkesin kendi hayatını yaşamaya çalışması bu acıları azaltmıyor, tam tersine, arttırıyor. Aksi halde Irak’ta bir buçuk milyon insan ölür müydü?

İkincisi, bunları söylediğini ancak seyirci olarak kendimizi kattığımız zaman, yani filmdeki olaylardan ilham alarak bir düşünce akışına girdiğimiz zaman öne sürebiliyoruz. Çünkü yönetmen buna doğal olarak yol açacak düzeyde değil.

Sonuç olarak; filmin aksiyonu vasat ve etkileyicilikten yoksun. Diğer unsurlar da yüzeysel ve ciddiye alındığında bile elinizde kalıyor. Eğer filmin genel olarak belli bir teknik düzeyi olmasaydı vasatın da altına düşerdi. Yani, ölü değilse bile sakat doğmuş bir çocuk söz konusu.

Son Savaşçı
Centurion

Yönetmen : Neil Marshall

Senaryo : Neil Marshall

Oyuncular: Dominic West, Olga Kurylenko, Michael Fassbender, Imogen Poots, Ulrich Thomsen

Yapım : 2010, İngiltere, 97 dk.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin