Bu bir komedi filmi değildir: Memleket Meselesi’nin DVD’si çıktı!

“Seyredenlerin bir kısmı filmden nefret ederken, bir kısmı da çok seviyor. Bu da benim için olabileceklerin en iyisi. Herkesin beğendiği bir film yapmak istemezsiniz, ya da tam tersi…”
İsa Yıldız

Memleket Meselesi sessiz sedasız başladığı vizyon ömrünü aynı şekilde de tamamlayan, dolayısıyla hak ettiği ilgiyi yeterince görememiş bir filmdi. DVD’sinin çıkmasıyla bu durum neyse ki biraz tersine döndü. Filmin yönetmeni İsa Yıldız ile doğup büyüdüğü kasabada çektiği filmi üstüne konuştuk.

Filminizin bir “kara komedi” olduğunu söyleyebilir miyiz?

Söyleyebilirsiniz, ama kara mizah olduğunu söylerseniz daha iyi olur. İkisinin arasında benim için şöyle bir fark var: her ikisi de insanı güldürmekle beraber, mizah daha kesik kesik, acı acı güldüren bir şey sanki. Bir de “mizah havasa komedi avama” gibi de bir şeyler seziyorum ama bu bir nitelik meselesi değil. Yoksa hepimiz gülelim eğlenelim, bundan kıymetlisi mi var hayatta.

İmalalarla, sembollerle ilerleyen, kısacası satır aralarına gizlenmiş başka bir hikaye anlatan bir film Memleket Meselesi? Seyircinin, filmin ve Türkiye’nin arkaplanında yaşanan bu örtülü hikayeyi kaçırmasından, Memleket Meselesi’ni sıradan bir “komik film” olarak izlemesinden endişe duydunuz mu hiç?

Cevaptan önce belirtmem lazım ki, Memleket Meselesi benim ilk filmim. Okuyanlar bir bilenin değil, bir öğrenmekte olanın fikirleri olarak, şahsi kanaatleri olarak okurlarsa doğru bir iletişim olacağını düşünüyorum.

Filmdeki imalar ve semboller durumu aslında coğrafyasıyla ilgili bir şey filmin. Filmdeki bir çok hikaye yaşanmış, benim şahitlik ettiğim ya da rivayet üzre bildiğim hikayeler. O anlamda o hikayeler benim yazma yeteneğimden bağımsızlar. Senaristi ben değilim! Dolayısıyla karakterler de öyle, genellikle imalarla konuşan insanlar, ama gerçeği öyle. Dolayısıyla ona riayet etmem gerekiyor haliyle.

Aşık Veysel’in dediği gibi Hayat Filme Misaldir! Referansı gerçek olunca bir şeyin haliyle bir gölgesi olmak durumunda, kanı ve canı olmak durumunda. Bu da karakterlerin arkasında, onların yaşadığı dünya tasavvurunda ortaya çıkan bir şey. Aslında bize bir filmi izleten asıl şeyin de o olduğuna inanıyorum. Oraya ait hissetme hali, o dünyadan olma isteği, hali. Tamam bize bir masal anlatabilirler ama bizi asıl ilgilendiren orada ne olduğudur. Orada zamanın nasıl aktığıdır. Ne yaparak, nasıl doldurarak. Çünkü izlediğimiz her hikaye bizi farklı zamanlara çağırır. Aynı zamanın başka bir haline götürür bizi. Severiz ya da sevmeyiz, gireriz ya da girmeyiz ama anlatı denilen şey zaten davetin ta kendisidir. Biraz fazlaca karışık oldu ama öyle. En azından benim için öyle. Ama insan malesef ilerleyişini maneviyatını eksilterek sürdürebiliyor. İçinde yaşadığımı hız bizi görünenle, ilk göze gelenle muhatap kılıyor. En nihayetinde bu hız bizi meseleye yaklaşmaktan uzaklaştırıyor. Bu da kararlarımızı, beğenilerimizi etkiliyor, ait olmaktan çok yönlendiren bir konuma geçmemizi emrediyor.

Velhasılı kemal Memleket Meselesi bahsettiğiniz olumsuz durumların hepsini yaşadı. Böyle bir endişeyi taşımamakla birlikte şaşırdığım hatta çok şaşırdığım bir gerçek. Bir filmin türü neden bu kadar önemli olsun ki. Ama film vizyona girdiğinde değerlendirilirken sıradan komik film diye değerlendirildiğine şahit oldum. Afişin altında belirtmeliydim belki. Bu bir komedi filmi değildir! Ama rivayete göre felaket komik olduğunu söyleyen arkadaşlarım ya da izleyicileri de var. Bilmiyorum. Şöyle bir söz vardı, Gülmek Gizli Bir Suç Ortaklığıdır! Neye güldüğümüz de önemli tabi.

Peki takip edebildiğiniz kadarıyla eleştirmenler bu derinliğe inebilmeyi başardılar mı filminizle ilgili? Basında sizi tatmin eden eleştirilere rastladınız mı?

Filmle ilgili vizyon zamanında pek bir eleştiri çıktığını hatırlamıyorum. Oysa bir basın gösteriminin yapıldığını biliyorum, sinema yazarları için yapılıyor bunlar galiba özellikle. Sabah 10 gibi, erken saat yapılmıştı, belki uyuyakalmışlardır yalan yazmamak için de yazmamışlardır bilmiyorum.Aksi takdirde filmden haberdar olunmaması için gizli bir suç ortaklığı oluştuğuna kanat getirmemiz lazım, bu da oldukça paranoyak bir yaklaşım olur.

Vizyon zamanında çıkan birkaç yazı da filmin muhtevası ve sinematografisi üzerine tek kelime etmeyen, “beğenmedim” şıkkının işaretlendiği gayri ciddi yazıcıklardı. Bırakalım bahsettiğiniz anlamda derinine bir çalışmayı, suya ayağını sokup ıslatan bir yazı bile görmedim. İzlediğim başka filmler hakkında eleştiriler, yazılar okurken de görebiliyorum, bazan diyorum ki aynı filmi mi izledik! Galiba yine yaşadığımız hayatın hızından olsa gerek bir kavrayış sorunu yaşıyoruz insanlık olarak. Yani önümüze gelen bir şeyi beğenip beğenmeden önce onu kavramamız lazım.

Kararlarımızı filmik hafızalarımız üzerinden ya da ezberlerimiz üzerinden oluşturursak ehil davranmamış oluruz. Bu anlamda filim üzerine az da olsa yazan arkadaşların önlerine gelen ürünü kavramak için bir emek sarfetmedikleri çok belli idi. Aksi takdirde yine yanlış yönlendirme, gizleme çabası ya da baktığını görmeme sorunu ortaya çıkar ki bunun paranoyakça olduğunu zaten belirtmiştik. Sinema üzerine yazan insanlar da insan olduğu için hepimizdeki sorunun, kavrayış sorununun onlarda da olduğunu düşünmek en tabi olanı geliyor bana. Zaten film bir sürü hikaye anlatan, absürd saçma davranışlar sergileyen insanların olduğu, dramatik hatalar barındıran, bir sürü saçmalık içeriyor, üstelik kanaatimce bizim film seyircimiz için biraz hızlı ve dağınık, muğlak… Ama bütün bunlar seyirci için, eleştirmen için geçerli değil… Bütün bunlar filmin vizyonda olduğu zamandı.

Filmin DVD’lerinin çıkmasının ardından, filmin vizyondan kalkmasının hemen hemen bir sene sonrasında, vizyonda iken çıkmayan yazılar, bahsettiğiniz anlamda derine inen yazılar okumaya başladım. Bu türdeki yazılara yerel gazetelerde, sanal alemdeki sitelerde, bazı fikriyat üzere yayın yapan gazetelerde daha sık rastlar oldum. Galiba olması gerekenin tersi bir macera yaşıyor bu anlamda film. Bir sene sonrasında hakkında yazılıp çizilmeye başlıyor. Sanki film yeni yeni tanışıyor seyirciyle… Baktığım duyduğum da seyredenlerin bir kısmı filmden nefret ederken, bir kısmı da çok seviyor. Bu da benim için olabileceklerin en iyisi. Herkesin beğendiği bir film yapmak istemezsiniz, ya da tam tersi… O zaman filmin karakteriyle ilgili bir sorun var demektir ortada…

Filmi doğup büyüdüğünüz coğrafyada çektiniz. Sizin hayatınızın geçtiği mekanlarda. O yöredeki insanlar da oynadı filmde. Buna rağmen filmdeki şivenin yanlış ve uydurma olduğu iddia edilmiş sanırım. Bu sizi şaşırtmış mıydı? Haksızlığa uğramış gibi mi hissetmiştiniz? Yöre insanından böyle bir şikayet almış mıydınız?

Film benim de doğup büyüdüğüm Gazipaşa’da çekildi. Antalya’nın Mersin sınırındaki en son ilçesi. Toroslarla Akdeniz arasında ince bir şerit. Ama kafalardaki Antalya imajından çok uzak. Bir sahil kasabası ama turistik değil. Enterasandır, ilçeye adını veren de Atatürk. Kendi ünvanını vermiş, ondan önceki adı Selinus. Gazipaşa, bir kuşak öncesine kadar Yörük, Göçer kültürünün, Tahtacıların yoğunlukla yaşadığı bir yerdi. Toroslardaki kültür, sosyoloji her zaman ilgimi çekti, oralı olmama rağmen… Ege ve Karadeniz kadar baskın olmadığı için az bilinen ama çok derin, kadim bir kültür var orada. Değişik bir sosyoloji, derin bir kültür, hiç görmediği için, Nazım’ı içlendiren bir yer Toros’lar. Yaşar Kemal’in dünyaya anlattığı bir coğrafya. Yaşar Kemal Büyük bir yazar büyüklüğü biraz da toroslar’dan olmalı. Yüzyıllardır kapalı, kısadevre bir kültür var orada. Zaman ileriye doğru değil sanki derine doğru ilerliyor. Şivesinin bilinmemesi de bu kapalılıktan olsa gerek.

Bahsettiğiniz iddiayı gündeme getiren genç bir yazar eğer oralı değilse, dil bilimle de uğraşmıyorsa nerden bilebilir ki… Filmi orada çekmek zorundaydım çünkü hikayelerin bir kısmı orada yaşanmıştı. Senaryonun büyük bir kısmı da filmdeki o kahvede, sahilde oluştu.. Yani oralar film için bulunmuş mekanlar değildi. O mekanlarda hikayeler yaşanmıştı. Bu anlamda mekanların sinematografik olup olmamaları benim için daha geri planda idi. Mekanın bizzat kendisi benim için daha önemli. Hikayelerin içinde yaşandığı mekanla ruh bulduklarına, canlandıklarına inanıyorum.

Semih Kaplanoğlu’nun Yusuf Üçlemesi üzerine yapılan söyleşilerini okurken orada da rastladım. Galiba bilinçaltımız, yaşımız ilerledikçe de bilinçüstümüz, dahası anamız, babamız da dahil bizi sürekli evimize çağırıyor. İlk evimize… Ben de heralde belki ikincisini yapamam ya da yapmam gibi bir şuuraltı refleksle orada geçen bir dünya kurmak istemişim. galiba. İyi de olduğunu düşünüyorum, bir sürü arkadaşım, akrabam, ailemden insanlar ya da sadece yüzlerine aşina olduklarım, başrollerden birisini oynayan Keçi de dahil yüzlerce oralı oynadı filmde… hep oturup kalktığımız mekanlar da filme dahil olunca elimde çok güzel bir hatıranın kalacağını düşündüm. Filmin niteliğinden bağımsız olarak bunun benim için kaybolmayacak bir anı olduğunu bilmek güzel bir şey. Yoksa film dediğimiz nedir ki. Böyle faydaları olmasa ne yapacağız sanatı sepeti.

O yörenin insanının sizi en çok etkileyen özellikleri nelerdir? Nasıl anlatırsınız kendi insanınızı?

O kadar duygusal bakmıyorum olaya. İnsan insandır. İnsansa insandır. Yani bizim orası, sizin orası. Aynı. Bizden tarafın etkileyen değil de dikkatimi çeken alameti farikası ironi. Toroslar’da hayat ironi üzerinden akıyor. o yüzdendir filimdeki karakterler imalar üzerinden, imalarla konuşuyorlar. Bunun sebebini bilmiyorum açıkcası, kafa yormadım. belki yine Akdeniz’in, iklimin getirdiği kaygısızlıktan olabilir. Bu kaygı azlığının sosyal zekayı geliştirdiğini düşünmeye başladım. Filmin görüntü yönetmeni Ali Utku sete giderken ilk dikkatini çeken şeyin Gazipaşa girişindeki okuma yazma oranının yüzde yüz olduğunu yazan tabela olduğunu söylemişti. Öyle ki üniversite mezunlarıyla köyde kalmış insanların arasında çok bir fark yok. Her anlamda. bu ilginç bir durum mesela. Deniz havası ve Torosların havası ikisi bir araya gelince kafayı açıyor galiba.

Filmde Atatürk motifi yoğun biçimde kullanılıyor. Hicivsel, ironik bir bakış var açıkçası. Tabi bu Atatürk’e değil, toplumdaki Atatürk algısına yönelik bir ironi. Bu ikisi arasındaki farkı görmeyecek ya da görmezden gelecek kişilerin olabileceği sizi hiç ürkütmedi mi filmi çekerken? Bununla ilgili olarak ne gibi sıkıntılar yaşadınız?

Atatürk’ün adını verdiği, hem de kendi adını verdiği bir yerde Atatürk algısını mizahi şekilde anlatan bir hikayeyi de barındıran bir filmi orda çektik. Bu da ironik galiba. Filmde bir Atatürk heykeli yapımı var, daha doğrusu yapılamaması var. Bu arada filmeki olmamış Atatürk heykelini heykeltraş İbrahim Koç’un yaptığını belirtelim. Kendisi aslında sanat yönetmenliği yapmıyor. Ama senaryoda böyle bir şey olunca ben İbrahim’e filmin sanat yönetmenliğini teklif ettim. Kendisi de o coğrafyadan olduğundan filme katkısı olacağını düşündüm. Öyle olduğuna da inanıyorum. İbrahim’le konuştuğumuzda komik görüntüye sahip bir heykel değil yapılamamış, becerilememiş, portre olarak benzetilememiş bir heykel istediğimi söyledim. Çünkü yapan karakter tabelacı. Alkolik, çok içmek sanata engel değil tabi de, kasabalı alkolik bir tabelacının yaptığı kadar bir şey yapmasını istedim yani. İbrahim de ortaya tam istediğimiz gibi bir iş çıkardı. Atatürk’e benzediği kadar dayıma da hatta kime istersek ona benzetebileceğimiz ama Atatürk olduğuna kuşku uyandırmayan bir şey. Ama bu ikisinin arasındaki farkı görmeyenler ile göremeyenlerin haddinden fazla olduğunu da görmüş oldum. Eleştirmenlerin de mi boş zamanlarında film izlediğini düşünmeye başlamıştım. Her şeyden önce ben bir film yapmaya çalıştım. Atatürk’le bir sinemacı olarak ilgim olamaz. Bu kadar aktüel bir meselenin kendisi beni çok da ilgilendirmez. Beni herhangi bir meselenin aktüel yanı ilgilendirebilir, çünkü siyasetçi ya da gazeteci değilim, filim yapmaya çalışıyorum. O sebepten filmin Atatürk üstünden mizah yaptığını öne sürmek saçma olur. Sinema propaganda aracı değildir. Söylediğiniz gibi, film yapan birisi olarak beni onun toplumdaki algısı ilgilendirebilir sadece. Maneviyatımızdan vererek ilerlememiz, kavrayış sorunumuz, ideolojik saplantılarımız değerlendirmelerimizi, kanaatlerimizi ele ğeçirdiğinden, meselenin salt aktüel yönüyle ilgilenir olduk ve ona göre safımızı belirler olduk.

Benim yapmaya çalıştığım sadece varolan algıya şahitlik yapmak olabilir sadece. Meseleye aktüel tarafı üzerinden bakarsam tarafsızlığımı koruyamamam için ortam oluşturmuş olurum. O zaman da yapmak istediğim filmin şahsı manevisine kötü davranmış olurum, buna hakkım yok. Ben de bir izleyici olarak, idareme saygı duymayan, beni tarafa iten, ajite eden filmleri izlemekte zorlanıyorum, sevmekte daha doğrusu. Sevmeyeceksem de niye tanışayım ki o filmle. Bana öyle geliyor ki seksen senedir bu insanların bazılarını Atatürk’le korkutmuşlar. Hakkında koruma kanunları olmuş, hiç bir affı olmayan, her kamusal alana, binaya heykelini dikmiş… Sözlerini görebileceğimiz her yere yazmışlar. Bu kadar sık ve buyurgan bir ilişkiden de korkudan başka ne çıkabilir ki. Yani sürekli önünde hazırola geçmek zorunda bırakıldığınız bir heykelin ait olduğu kişiye ne kadar saygı, sevgi duyabilirsiniz ki. Sizin heykelinizi de diksek, seksen sene sonra sizden korkarlar insanlar. Burdaki korku mecazi bir korku tabi. Can korkusu değil. Bir iktidar vasıtası. Seyirci daha önce bir filmde Atatürk’ü de içeren mizahi bir şey izlememiş bizim sinemada. O yüzden nasıl bir tepki vereceğini bilemiyor. Gülemiyor, ağlayacak da değil, saçma bir durum var çünkü ortada. Bir kara mizah var. Ama söylediğim gibi beni ilgilendiren meselenin sosyolojik boyutu. Yoksa Aattürkle, Anti Atatürkçülükle ne bir ilgim olabilir ne de bir meselem. Yoksa Atatürk’ün mezarında ruhuna fatiha yazıyor mu yazmıyor mu, bunlardan bana ne, bunlar benim değil haceli’nin meselesi. Filmdeki olayı yapan arkadaşımız kendisi, karakter. Heykel benzemiyor diyorlar, benzemiyor tabi ki, yapan adamı görmüyor musun. Bir gösterimde Atatürkçü düşünde derneğinden arkadaşlar filmi çok beğendiklerini ama heykelin Atatürk’e benzemediğini ve benzeyenini koymamızı rica ettiler filme. Filmi izlemesine rağmen kurgunun bittiğini anlamamış olması tuhaf. Hangisi benziyor ki, internete yazın maddesine ve ebatına göre onlarca çeşit Atatürk büstü ve heykeli satan dükkan çıkacak karşınıza, onların kaçı benziyor. Atatürk biyografileri için yazıp çizenler bizim Atatürk’ü pek sevmediler galiba. Kendi çevremden de görmezden gelenlerin göremeyenlere eklendiğini gördüm. İnsanlar ne yaptığınıza bakmaksızın direk Atatürk diye lafa giriyorlar. Bence bu da normal, ama burda bir travma var demektir o zaman. Travmalar konuşulmadan çözülemez. Bu anlamda Atatürk meselesinde insanların tepkisiz kalması, Atatürkçüler’in de bu nedir nidaları ya da kimsenin bundan haberi olmasın tutumu normal.

Filminiz hem sağı hem solu rahatsız edecek söylemler içeriyor. Taraf seçmemesi filmin gerek gişesi, gerek TV yayını, gerekse de festival kariyeri için bir olumsuzluk değil mi?

Filmin sağı da solu da rahatsız ettiği doğru. Bu filmin gişesi için olumsuzluk oldu zaten. Ama bir sene sonra da olsa yurt içi ve yurtdışı festivaller, gösterimler ve söyleşiler aracılığıyla vizyonda ulaştığından daha fazla insana ulaşıyor. Üniversitelerde, çeşitli kültür merkezlerinde de gösterimleri artarak sürüyor… Aslında filme başlamadan yani henüz hayalleme zamanlarındayken, senaryo sürecinde çok kötü hissettiğim zamanlardı. Hayatımdan pek de memnun değildim, yaşadığım yerden, durduğum yerden, yaptığım işten, bu bende ağız dolusu bir küfür etme şehveti oluşturmuştu. Avazım çıktığı kadar böğüre böğüre küfür etmek istiyordum. Hani ilk gençliğinde insan eline bir sopa alıp vitrinleri camları indirmek ister, sağa sola saldırmak ister ya öyle bir arzu işte. Otuz beş yılın sövüşünü birden sövmek gibi… Şimdi olsam yapmam düşünmem böyle bir şeyi. Çok ayıp bir şey gerçekten, küfür gerçekten ediliyorsa. Ama o zaman bir küfür arzusu vardı, şehvet derecesinde. Belki bahsettiğimiz o saltanata yakın duran sağ ve soldakilere bu küfürler çarpmıştır. Çünkü karakterler onların konforunu bozacak şeyler söylediler, onlarsa bi de buna gülecek miyiz dedi heralde. Bir kısım camiye bir kısım Atatürk’e laf söylediğini düşündükleri için filmi görmezden geldi zaten. Her iki taraf da filme yüzeysel yaklaştılar dahası okur yazar insanlar dahi o cümleleri benim söylediğimi düşündüler, oysa o cümleleri sarfedenler karakterler. Bilmiyorum belki de düşünmemişlerdir, öyle istemişlerdir. Galiba yanlış bir izlenim ama Türk solu da, liberal sol da dahil dibinde Kemalist. Bu kadar yüzeysel bir bakış ve o bakışa taraf olmak ancak ideolojik saplantılarla izah edilebilir gibime geliyor. Kendilerini sol adlandıran bir gazetede buradakilerden ne az ne fazla bir konuşmamızı tape’lerin kaybolduğunu söyleyerek yayınlamamıştı. Belki de gerçekten kaybolmuştur, günahını almayayım, ama aklında da mı bir şey kalmadı yoksa asıl mesele başka mı bilemiyorum, benimkisi sadece intiba.

Diğer yandan Türk sağının da en nihayetinde katı sünni, saltanatçı, şekli bir bakışa sahip olduğunu görmek de çok zor değil en nihayetinde. Çünkü filmde Atatürk heykellerinin ve camilerin toplumdaki, karakterlerdeki algısı vardır en fazla, benim şahsi fikirlerim değil. Ama görünen şu, cami de heykel de bir iktidar aracına dönüşmüş durumda. Ayrıca her iki yapılarda git gide estetikten de kopmuş vaziyette. Ama kimse de kalkıp Atatürk heykellerine ya da camilere estetik olarak da olsa çirkin diyemiyor. Bunu söylemekten çekiniyorlar. Bu sosyolojik bi gerçeklik , bunu görmeyen mi var. Görüp de konuşmamak ise bir korkuya delalet etmeli. Korku varsa orda bir saltanat da vardır, yoksa bu korkuyu bize uzaylılar zerk etmiyor.

Filmdeki Hoca’nın bir lafı “sağcısı geldi cami dikti, solcusu geldi heykel dikti, başka da bir yaraya merhem olan olmadı” yüzünden devlet kanalı reklam olarak filmin fragmanını yayınlamayı reddetti. Kendileri tarafından bana hiç bir kanuni, onu geçelim ahlaki engel olmadığı da söylendi. Gerçekten bi anlam çıkaramadım. Filmin yayın hakkını alan özel kanal da filmin şahsı manevisine pek de saygılı yaklaşmadılar. İlk gösteriminde bir filmi kendi arzularınca kesip doğradılar. Devlet erkindeki medya yapınca sansür olan bu durum, aynı şeyi bir özel kanal yapınca yayın politikası oluyor. Ama aynı televizyonun gazeteleri kamu televizyonuna demediklerini bırakmıyorlar. Kendi taraflarında olup bitenlerden ise haberleri dahi olmuyor. Aslında filmi salt bu konuyla konuşmak da benim istediğim bir şey değil, benim anlatmaya çalıştığım, tanışıp oraya davet etmek istediğim bir dünya oluşturmaya çalıştım, olmuştur olmamıştır, bunları konuşmak yerine, sadece Atatürk hikayesi imiş Atatürk üstüne bir mizahmış gibi bahsetmek de yanlış olur. Bana öyle geliyor ki bu meselenin tali bir konu olmasına rağmen filmin ana meselesinin önünde konuşulması bu konuda bir travma olduğunu, bir sıkışmışlık olduğunu gösteriyor.

Bir sonraki filmin için çalışmalara başladınız mı? Hangi aşamadasınız? İlk filminden çıkardığınız dersler var mı? “Bu kez kesinlikle yaparım, ya da yapmam” dediğiniz şeyler. Sektöre dair şeyler. Teknik konular…

Çalıştığım, arkadaşlarımızla istişare ettiğimiz hikayeler var. Çok hızlı karar verebilen bir insan değilim, çok acele etmemek gibi de bir durumum var. Ama nasipse önümüzdeki kışa bir hazırlığım var. Senaryosu üzerinde çalışmaya devam ediyorum. Yine bi kara mizah olacak galiba… Bu kez savaş üzerine… Salonların artık tamamen nerdeyse, alışveriş merkezlerine girmesi filmi yaptıktan sonra hepimizin karşılaştığı temel bi sorun. Ne yapılabilir bilmiyorum, önüne geçilir mi pek mümkün görünmeyen bir şey, ama belki alternatifler üretilebilir ticaretin tamamıyle içinde olmayan filmler için. İnsani duyarlılıklarla hüküm edilen, demokratik bir ülke olmadığımızı düşündüğümden dolayı sansürü zorlayan her işe gönülden destek veriyorum. Bunun elzem olduğunu da düşünüyorum. Bu iyiye gidiş demek. Sanat da iyilik halini artırmaktan başka neye hizmet edecek.

Filmin DVD’si çıktı. Satışlar nasıl gidiyormuş?

Çeşitli sebeplerden duyuramadığımız insanlar DVD sayesinde filmle tanışma imkanı buldu. Tabi film de onlarla. Memleket Meselesi vizyonda gördüğü ilgiden çok daha fazlasını DVD’lerinde gördü. Filmin DVD’si en çok satanlar listelerinde üst sıralarda oturdu. İnşallah önümüzdeki zamanlarda, 120 dakikalık bir versiyonun kurgusuna başlayacağız. Vizyonda ve şu an satış halindeki versiyonda olmayan artı 15 dakikalık bölümün, sahnelerin ve kamera arkası görüntülerin olduğu bir versiyon. Nisan Mayıs gibi çıkarabilmeyi umuyorum. Duyurusunu filmin internet sayfalarından ve facebook sayfasından yapacağız kurgu tamamlanınca.

Film festivalleri için ne düşünüyorsun?

Filmlerin daha fazla kişiyle tanışmasına yardımcı olan her şey iyidir. Üstüne çok para ödülü koymaları daha da güzel. Ödülünden çok verdikleri para daha güzel geliyor bana. Tercihim para ödülünden yana her zaman.

Memleket Meselesi
Yönetmen: İsa Yıldız
Senaryo: İsa YıldızOyuncular: Ahmet Uğurlu, Füsun Demirel, Tuna Orhan, Ahmet Kural, Bora Akkaş, Bekir Çiçekdemir

Yapım: 2010, Türkiye, 105 dk.

İsa Yıldız kimdir?

1976 yılında Antalya’nın Gazipaşa ilçesinde doğdu. İlkokulu köyünde, Burhan İlkokulu’nda okudu. Uşak ve İzmir’de ortaöğremimi tamamladı. Ardından Marmara Üniversitesi’nde Türk Dili ve Edebiyatı okumak için İstanbul’a geldi. Okulda televizyon için senaryolar yazmaya başladı.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin