Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (12 Kasım 2010)

Sinema adına vasat bir hafta. Belli bir merakı cezbedebilecek, ama tatmin etmekten uzak filmlerin arasında Ölüm Zinciri sadece haftanın değil, senenin en kötüleri listesine rahatlıkla girebilecek seviyede. Dağıtımcılarımız paket alımlarda ellerine geçen bu filmleri hiç göstermeseler, karanlık depoların kilitli kapıları ardında saklasalar daha iyi olur. Haftanın filmi olarak Durdurulamaz‘ı seçmemin sebebi de sadece yönetmeninin kıdeminden ve Landlord‘un yorumundan dolayı.

Durdurulamaz
Unstoppable

Yönetmen: Tony Scott

Senaryo: Mark Bomback

Oyuncular: Denzel Washington, Chris Pine, Rosario Dawson, Ethan Suplee, Elizabeth Mathis, Kevin Dunn

Yapım: 2010, ABD

Üzerinize afiyet, biraz üşüttüğüm için basın gösterimine gidemedim, ama kurumsal yapımız sağolsun, ben yoksam bile bir Ters Ninja neferi mutlaka bulunur. Evet Landlord, bu film hakkında neler diyeceksin?

Landlord: Eğer konvensiyonel ve popüler ama yine de gayet kaliteli bir film çekecek yönetmen arıyorsanız, sizin adamınız Tonny Scott‘dır. Durdurulamaz bunu bir kez daha kanıtlayan bir film. Son derece klişe, üstelik de size yaratıcılığınız için alan ya da olanak tanıma konusunda son derece cimri bir konuyu bu kadar iyi bir haftasonu eğlenceliğine çevirmeyi başkası becerebilir miydi bilmiyorum. Peki nasıl yapmış bunu Scott: öncelikle bizim daha çok reklam ve klip yönetmenlerinde görmeye alıştığımız ama Tony Scott‘da her daim mevcut olduğunu bildiğimiz takviye kuvvetler imdada yetişmiş. Enerjik, hareketli ve oyunlu bir görsellik, teknik kusursuzluk ve en en önemlisi de seyirciye ürünü en iyi haliyle gösterme becerisi. Durdurulamaz söz konusu olduğunda ürün tren. Treni, trenin güzargahını, çelikten yapılmış dev konstrüksiyonları öyle başarılı taşımış ki perdeye Scott, filmi izlerken anne babasının yaşgününde aldığı oyuncak tren setiyle oynayan çocuğun keyfine gark oluyorsunuz. (Neyse ki trene bakmayı seven boynuzlu taifesinden mahlukâtın hissiyatına değil.) Denzel Washington dahil diğer bütün elemanlar idare ediyor. Ama zaten Durdurulamaz da sanki Scott‘ın idareten çektiği bir film. Ne sinemaya, ne ona bir şey katacak bir şey değil – tabii eğer trenlerle oynamak Scott‘ın küçüklükten beri vazgeçemediği bir alışkanlık değilse. . Bu işten en kazançlı çıkan fazla beklentileri olmadan sinemaya gidenler. Bilete verdikleri parayı anasının ak sütü gibi helal edecekler Scott‘a.

Ölüm Zinciri
Chain Letter

Yönetmen: Deon Taylor

Senaryo: Deon Taylor, Michael J. Pagan, Diana Erwin

Oyuncular: Nikki Reed, Keith David, Brad Dourif, Betsy Russell

Yapım: 2010, ABD, 96 dk.

Carlson Lisesi’nde eğitim gören 6 yakın arkadaş e-mail yoluyla birer ölüm mektubu alırlar. Mektup sadece yazılı bir mesaj değildir ve mektupte tuhaf, ürkütücü bir de ikon yer almaktadır. Bu mesajlardaki tehdidi ciddiye alabilecekleri kimin aklına gelir ki? Peki mektuplar gerçekten ölümcül olabilir mi?

İyi bir film çekmek zordur, ama bu kadar kötüsünü çekmek de özel bir çaba gerektiriyor. Nietzsche’den yaptığı alıntı ve “Herkes birbiriyle bağlantılıdır,” gibi özlü sözüyle yutamayacağı lokmayı çiğnemeye çalışan aciz bir film var karşımızda. Gelişen teknoloji ile beraber mahremiyet alanının kaybolmasından dem vuruyor, ama “dem”in d’si bile yok ortada. Kopuk ve kurgu zaafiyetleriyle dolu olan senaryosu, kötü oyunculukları, anlamsız çekimleri ile en midesiz korku film severe bile illallah çektircek bir film çıkıyor ortaya.

Normalde kötü bir film seyredince çenesi düşer insanın, çünkü makaraya alınacak unsurlar insanın konuşma iştahını açar. Ama bu film ben de o isteği bile uyandırmıyor.

Testere 3D
Saw 3D

Yönetmen: Kevin Greutert

Senaryo: Marcus Dunstan, Patrick Melton

Oyuncular: Tobin Bell, Cary Elwes, Costas Mandylor, Betsy Russell, Sean Patrick Flanery

Yapım: 2010, ABD/Kanada

İlk Testere (Saw, 2004) filmini korku/gerilim türünde çarpıcı bir imza olarak takdir edenlerdenim. Daha sonraki süreçte zıvanadan çıkmasına ise hiç şaşırmadım. 6 yılda 7 filmlik bir seriye dönüşmesi bile kültür endüstrisinin niteliği açısından insanı düşünmeye sevk ediyor. Ancak asıl mesele izleyici olarak korku filmleri, şiddetin en uç temsilleri karşısındaki konumumuzu tekrar sorgulatması.

Filmin açılış sahnesinde Jigsaw’ın kurbanları kalabalık bir meydanın ortasında, kırılmaz camın arkasında kurulmuş bir düzeneğe bağlı olarak çıkıyorlar karşımıza. Durumun farkına varmaya çalışan, kurbanlara yardım etmek için polisi arayan, camı kırmak için debelenenlerin yanında en çok dikkati çekenler cep telefonu ya da fotoğraf makineleriyle en uygun açıdan resim çekmeye çalışanlar. Bu detayda eleştirel bir tutum sezinlesek bile filmin devamında seyrettiğimiz bütün olay akışında o insanlarla aynı konumda yer alıyoruz: Kendince tutarlı, buyurgan bir ahlak anlayışının zekice düzenekler sayesinde günahkarları cezalandırışına ilgi ve merakla bakıyoruz. Slasher geleneğinin en belirgin özelliği olan özgün öldürme biçimleri birer birer geçiyor ekrandan. Ne kadar özgünse o kadar ilgimizi çekiyor ve aklımıza kazınıyor. Gelişen teknolojinin nimetleri sayesinde oluk oluk akan kanın ötesinde; parçalanan, kesilen vücut dokularını çok daha net ve ayrıntılı olarak görebiliyoruz. Bu sayede seyircinin gerilimi daha da artıyor, gerilim arttıkça beklentiler daha da karşılanıyor.

Jigsaw’ın etik’i ise ilk filmden bu yana iyice kurumsallaşmış, çok daha didaktik bir tona kavuşmuş. Ne de olsa ilk filmde onu sadece bir psikopat olarak görüyorduk. Artık insanların yeniden doğmalarına, günahlarını kabullenip bedelini ödemelerine fırsat veren bir Mesih kıvamında. Geniş kesimler tarafından kabul gören günahların cezalandırılmasına özen gösteriliyor. Aksi olsaydı çarpık bir zihnin yarattığı dehşet söz konusu olurdu ve o zihnin arkasına takılıp kaybolma riskinden uzak bir seyir izlerdik. Ama mevcut haliyle görüşte bulanıklığa sebep oluyor. Jigsaw’ı ve eylemlerini onaylama riski her daim ortada. Filmin bilerek bu durumu yaratıp kendimizi sorgulamamızı sağladığını söylemek de mümkün değil. Filmi yapanlar, seyredilen ile seyreden arasındaki mesafeye mi güveniyorlar?

Korku filmlerine ilişkin psikanaliz, bu yazının sınırlarını fazlasıyla aşar, üstelik benim üstesinden gelebileceğim bir iş değil. Konunun detaylarına girince insanın kendisiyle çelişkiye düşmemesi de çok zor. Öyle ya, seyredip keyif aldığım onca korku filmi var.

Bunları bir kenara bırakıp filmin yavan değerlendirme unsurlarına geçersek: Korkutma unsuru göreceli, ama seyirciyi germeyi başardığını sadece kendimden değil, filmden sonra konuştuğum birkaç sinema yazarı arkadaşımdan da teyit edebilirim. Olayların bağlanmasındaki başarıyı değerlendirmem pek mümkün değil, çünkü serinin sıkı bir takipçisi olmadığım için detaylara hakim değilim. 3D hususundaki genel rahatsızlığım ise bu filmde de devam ediyor: Bu teknolojinin sadece bir iki numarasının gösterilmesi adına bir bilet için normalden 2 kat daha fazla para talep edilmesini kabullenemiyorum.

Yukarıdaki Tehlike
Skyline

Yönetmen: Colin Strause, Greg Strause

Senaryo: Joshua Cordes, Liam O‘Donnell

Oyuncular: Eric Balfour, Scottie Thompson, David Zayas, Donald Faison, Brittany Daniel, Crystal Reed

Yapım : 2010, ABD

Hollywood’un kısır bir döneme girdiği uzun zamandır konuşuluyor. Çünkü Hollywood’dan artık orijinal bir film çıkmıyor. Orijinallik ve özgünlük derken, filmin kimsenin aklına gelmeyen bir konuya sahip olmasını anlıyoruz genelde. İnsanları tanımlarken de bu bakışı kullanıyoruz; deli dolu, cin fikirlilere “orijinal/özgün bir adam/kadın” diyoruz. Oysa benzememezlik, kendine has olma anlamında her bir insan orijinal/özgün. Ayrıca kastedildiği manada orijinal bir şey, ancak nadir görülmesi halinde anlamlı. Bu açıdan bütün bir sinema külliyatını orijinallikten uzak olduğu için çöpe atmak mümkün.

Peki, bu yüksek beklentileri bir kenara bıraktığımızda geriye ne kalıyor? Sayılabilecek pek çok unsur var, ama ben kapsayıcı ve bütünleyici olması açısından “kişilik” kavramını öneriyorum. “Kişilik” sahibi her film iyidir, gibi bir önerme çıkıyor bundan. Bu sayede bir filme “yeni”, “sıradışı”, “özgün” gibi içine girilmesi neredeyse imkansız kalıplara bakmaksızın hakkını vermek mümkün oluyor. Sonuçta her filmin otopsisine bakılınca kendinden önceki filmlerin parmak izlerine ulaşılıyor. Bir filmin önceki hangi filmlerden neleri kullandığından ziyade, bütün bu unsurları özümseyip kişiliğinin ayrılmaz bir parçası haline getirip getirmediğine bakmak gerek.

Bu uzun girişin sebebi, Yukarıdaki Tehlike filmini seyrederken referans filmler listesinin hızla uzaması: Uzaylıların istilası açısından Kurtuluş Günü (Independence Day, 1996) ve Dünyalar Savaşı (War of the Worlds, 2005), kitlesel bir felaketin ortasında küçük bir gruba odaklanması açısından Canavar (Cloverfield, 2007), düşmanların insanları bir hammadde olarak kullanması açısından Matrix (The Matrix, 1999), kapalı bir mekanda saklanma mecburiyeti açısından Piyanist (The Pianist, 2002) vs. Sıkıntı filmin böylesi bir toplamdan ibaret, orijinallikten yoksun olması değil, kişilik sahibi olmaması. Filmin konusu ve olay akışı, görsel efekt alanından gelen yönetmen kardeşlerin yeteneklerini gösterebilecekleri bir bahane olmanın ötesine geçmiyor. Bir filme asıl anlamını kazandıran unsurları bir kenara bırakıp yönetmenlerin amaçlarına ne kadar ulaştıklarına bakıldığında ise diyecek pek bir şey yok: 10 milyon $ gibi sektörün standartlarının çok altında bir bütçeyle çok başarılı bir işe imza atmışlar. Tamam, blockbuster filmlerine kıyasla daha düşük bir kalite söz konusu, ama bundan rahatsız olmak için çok seçkinci gözlere sahip olmak gerek.

Kısacası; akıllarda yer etmeyecek, ama türün takıntılıları için bir tercih oluşturabilecek bir film.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin