BİZİ TAKİP ET...

Sitede ara...

Öncelikle, Steven Spielberg'in yapımcısı oluşuyla dikkatleri celbeden, Lost dizisinin yaratıcısı J.J. Abrams’ın, senaryosunu yazarak yönettiği haberiyle de sinemaseverleri alabildiğine heyecana sevk eden Super 8, iyi bir filme değil de, 'Dağ fare doğurdu' deyimine güzel bir örnek olmuş..

Vizyon

Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (17 Haziran 2011)

Öncelikle, Steven Spielberg’in yapımcısı oluşuyla dikkatleri celbeden, Lost dizisinin yaratıcısı J.J. Abrams’ın, senaryosunu yazarak yönettiği haberiyle de sinemaseverleri alabildiğine heyecana sevk eden Super 8, iyi bir filme değil de, ‘Dağ fare doğurdu’ deyimine güzel bir örnek olmuş..

Yedi filmin vizyona girdiği bu hafta, eğer ince eleyip sık dokuyacak olursak, senenin en sıkıcı, en hayal kırıklığı yaşatan haftalarından biri herhalde. Demir Kapılar, Kayıp Hazine, Mutlu Azınlık, Mutluyum, Devam Et, Öfkeli Çılgınlık Karamsar Çile gibi vasat ve vasat altı sularda gezinen filmleri bir kenara bırakınca geriye sadece Tehlikeli Yol ve Super 8 kalıyor. Spielberg ve Abrams işbirliğinden doğan Super 8, estirdiği rüzgârın hakkını vermekten uzak. Tehlikeli Yol da Ken Loach‘un en iyi filmleri arasına girmez, ama Irak’ta işlenen insanlık suçlarına karşı tavrı ile bile haftanın en iyi filmi olmayı hakediyor. Herkese iyi seyirler…

Demir Kapılar
Iron Doors
 

Yönetmen: Stephen Manuel

Senaryo: Peter Arneson

Oyuncular: Axel Wedekind, Rungano Nyoni

Yapım: 2010, Almanya, 80 dk.

UEFA Avrupa Ligi üçüncü ön eleme turunda karşımıza Slovenya’nın bilmem ne takımı çıkar ya, işte öyle bir film. Yani, tam bir kapalı kutu. Filmin Türkiye dağıtımıcısı Medyavizyon’un basın bülteninde filmin sadece künye bilgileri var! Üstelik vizyon öncesi basın gösterimi de düzenlenmedi. Bunda amaç filmin üzerine kalın bir gizem perdesi örtüp ilgiyi arttırmak mı, bilemiyoruz.

Filmin kısaca konusu (zaten daha uzununu yazmamıza imkan yok), bir adamın kendini demir kapılı bir hücrede bulması ve buradan kurtulmaya çalışması üzerine. Testere (Saw) ya da Küp (Cube) serisi ile akrabalık bağı var mıdır, bunu da seyredenler çözecek.

Kayıp Hazine
St Trinian’s 2: The Legend of Fritton’s Gold
 

Yönetmen: Oliver Parker, Barnaby Thompson

Senaryo: Piers Ashworth, Nick Moorcroft, Jamie Minoprio

Oyuncular: Rupert Everett, Colin Firth, David Tennant, Talulah Riley, Juno Temple, Gemma Arterton

Yapım: 2009, İngiltere, 106 dk.

İlk filmi 1954 çevrilen bir seri St. Trinian. 50 ve 60’lı yıllarda dört, 80’lerde bir ve 2000’lerde iki filmle beyaz perdede izleyici ile buluşmuş. Son film vasıtasıyla anlıyoruz ki bilindik okulların kuralcılık ve şekilciliğinden sıyrılmış, özgür bir eğitim anlayışına sahip kızlar okulunda yaşanan maceraları aktarıyor. Dolayısıyla eğlence ve macera dolu bir çocuk fantezisine hitap ediyor.

2000’lerdeki serinin en dikkat çekici özelliği Rupert Everett ve Colin Firth gibi iki önemli oyuncuyu kadrosunda bulundurması. Bir çocuk filminde böylesi iki ismin yer alması akla Robert Rodriguez‘in Spy Kids serisini getiriyor. Bu seride de birbirinden ünlü oyuncular arzı endam eylemişlerdi.

Kadın düşmanı gizli bir örgüt ile okullu kızlar arasındaki hazine avı şeklinde ifade edebileceğimiz film, Karayip Korsanları serisi ile tekrar popüler olan korsan hikâyeleri ile Nicholas Cage‘li Büyük Hazine (National Treasure) serisinin bir kırması adeta. Ancak alabildiğine cıvık, klişe ve eğlendiricilikten uzak bir senaryoya sahip.

Daha da sinir bozucu olan, çocuksu fantezilere hitap ederken günümüz pop kültürünün bütün şekilciliklerini allayıp pullayıp önümüze koyması. Her biri kendi dünyasında, ama hepsi de çılgın kızlar mini etekli seksi kıyafetlerle birer cinsel obje olarak kullanılıyor. Zaten 15-16 yaşında olması gereken öğrencileri 25 yaş civarında (hatta bir tanesi bir pop yıldızı) “çıtır”ların canlandırması filmin kirli söylemini ortaya koyan bir başka unsur. Zıvanadan çıkmış bir imaj takıntısını normalleştirmek gibi çirkinlikleri var. Zeki kızların şişman ya da fodul olması gerektiği gibi bir sığlığı sürdürmesi de cabası.

Neresinden tutsanız elinizde kalan bir film. Vaktinizi ziyan etmeyin…

[ Deniz Akhan ]

Mutlu Azınlık
Happy Few
 

Yönetmen: Antony Cordier

Senaryo: Antony Cordier, Julie Peyr

Oyuncular: Marina Foïs, Elodie Bouchez, Roschdy Zem, Nicolas Duvauchelle

Yapım: 2010, Fransa, 103 dk.

Zamanında, cinsel devrimlerini -bi şekilde- yaparak bu hususta oldukça rahatlamış şu Avrupalılar, beni şaşırtmaya yine devam ediyorlar..

Bu kez, birbirleriyle tanıştıktan sonra kısa sürede anlaşıp -tam anlamıyla da- kaynaşan iki genç çiftin, eşlerini değiş-tokuş yapmalarına tanıklık ediyoruz..

Tamamen ‘gönüllü’ bir birliktelik yaşayan bu ‘enteresan’ çiftleri ilk harekete geçiren elemanlar, bir takı mağazasında birlikte çalışan Rachel (Marina Foïs) ve Vincent (Nicolas Duvauchelle) olur..

Eşlerine gerçekten âşık ve gayet saygılı olan bu iki iyi arkadaş, önce kendi aralarında kıvılcımlanan elektriklenme karşısında bencilce davranmayarak, eşleri olan Teri (Elodie Bouchez) ve Franck (Roschdy Zem)’i de bu yoğun duyguya ortak etmeye karar vermiş gibidirler..

Hep birlikte yenen bir akşam yemeğinin fitilini ateşlediği bu ‘potansiyel enerji’, çiftlerin uyumuyla tetiklenerek, mutluluk verici bir güzel enerjiye dönüşmekte gecikmez..

Fazla katı olmayan ve kendiliğinden oluşan kurallar çerçevesinde buluşan ‘yeni’ eşler, -karşılıklı olarak- bir diğerinin evinde ya da birlikte yaşanan bir tatilde bir araya gelirler.. Birbirlerinden haberli olarak, dolayısıyla da birbirlerini ‘aldatmadan’ başkalarıyla aşk yaşayan bu ‘örnek’ ailelerin geleceği, acaba nasıl şekillenecektir.. Gel de merak etme!

Yine cinsellik tarafı ağır basan bir yapım olan ilk filmi Soğuk Duş (Douches Froides, 2006) ile dikkat çeken yönetmen Antony Cordier, bu yeni filmiyle Venedik Film Festivali‘nde yarışmış..

Mutlu Azınlık, kışkırtıcı olduğu kadar, insanı kendi fikirleri ve duygularıyla hesaplaşma içine sokma ihtimali olan bir film..

‘Eş değişimi’ uygulamasıyla bedenlerine yeni ve farklı heyecanlar yaşatan, yaşantılarına da bir hayli renk katan bu insanları seyrederken, insanın aklından, “Gerçekten de filmin ismindeki ‘mutlu azınlık’ tanımını sonuna kadar hak ediyor şu keratalar!” düşüncesi geçtiğini, inkâr edecek değilim..

Pornoya yaklaşan erotik sahneler elbette ilginç ama doğal oyunculukların da hemen dikkat çektiğini söylemek mümkün..

Yine de gereksiz uzunlukta sahneleri, lüzumsuz konuşmaları ve o kadar konuşma içermesine karşın, bir de kahramanların üstlendiği ‘anlatıcılık’ olayıyla, zaman zaman adamın canını sıkmayı da başaran Mutlu Azınlık -son tahlilde- vasat bir film..

[ Numan Serteli ]

Mutluyum, Devam Et
Happythankyoumoreplease
 

Yönetmen: Josh Radnor

Senaryo: Josh Radnor

Oyuncular: Josh Radnor, Kate Mara, Malin Akerman, Zoe Kazan, Pablo Schreiber, Tony Hale

Yapım: 2010, ABD, 100 dk.

Sit-com dünyasında Friends‘in tahtına oturmuş How I Met Your Mother‘da romantik mimar Ted Mosby’ye hayat veren Josh Radnor‘un senaryosunu yazıp yönettiği Mutluyum, Devam Et, tıpkı söz konusu dizide olduğu gibi orta yaş eşiğindeki “New Yorker”ların mutluluk arayışını anlatan bir film.

Yazar olma hayalleri içindeki Sam (Josh Radnor), erkeklere bağlanmaktan kaçınan dostu Annie (Malin Akerman)’nin ayarladığı bir iş toplantısına giderken peşine takılan sahipsiz küçük çocuğu (Michael Algieri)’i sosyal hizmetler kurumu ya da karakola teslim edeceğine evine alır. Bu sırada tanıştığı caz şarkıcısı Mississippi (Kate Mara) ile tereddütlü bir ilişkinin ilk adımlarını atar. Yine arkadaşları olan Charlie (Pablo Schreiber) ve Mary (Zoe Kazan) çifti ise Los Angelas’a taşınmak konusunda derin bir görüş ayrılığı ile boğuşmaktadır.

Mutluyum, Devam Et, neden mutsuz olduğumuz üzerine kafa yoran bir film. Çıkardığı sonuç elimizdekilerin kıymetini bilmediğimiz yönünde. Tavsiyesi ise sahip olduğumuz nimetler için teşekkür etmek (Mutluyum / Happy, thank you) ve daha fazlasını istemek (Devam et / more, please). Yani, gündelik hayat içinde bunalmış sıradan insanın özdeşlik kurması ve neredeyse sihirli bir değnekle mutluluk sebepleri/çözümleri sunması ile tipik bir Kendini İyi Hisset filmi. Kendini kandırmacanın yeni bir versiyonu anlayacağınız.

Elimizdekilerin kıymetini bilmek, ancak dünyamızda yaşananlarının farkında olmamızla mümkün. Çevremizdeki açlık, sefalet, savaş, hastalık, ölüm, aşksızlık, yalnızlık gibi olguları gördükçe kendi yaşantımızda önemsemediğimiz, görmezden geldiğimiz nimetlerin farkına varırız. Her insanın bu seviyeye gelmesini siteriz, ama asıl sorun bu noktada başlar. Çünkü bize farkındalık sağlayan olgular artık sorumluluk alanımıza girer. Örneğin, dünyada savaşların ne büyük acılara sebep olduğunu gerçekten biliyorsak, farkındaysak savaşları engellemekte payımıza düşeni yerine getirmekten sorumlu hale geliriz. Böylesi ulvi bir amaca hizmet edecek cesarete, azme, dirayete sahip olup olmadığımız farklı bir konu. Keyfimize düşkün bireyler olarak kılımızı bile kıpırdatmayabiliriz. Ancak o sorumluluk tüm ağırlığıyla yaşam gerçekliğimizin ortasında durmaya devam eder.

Mutluyum, Devam Et, bahsettiğim farkındalık noktasında dünyayı sorgulamayı aklına bile getirmeden kendini hazza ve keyfe teslim eden bir film. Amerika’ya atfedilen bütün o tüketimci, bireyci, konformist anlayışa şevkle kucak açıyor. Güzel bir yalan söylüyor anlayacağınız. Bu nedenle seyreden de inanmak isteyebilir. Sinemanın seyircinin kendisiyle yüzleşmesini ve yaşadığı hayattan rahatsız olmasını sağlamasına değer verenler ise bu filmin 2010 Sundance Film Festivali’nde Seyirci Ödülü almasına ancak gülüp geçecektir.

[ Deniz Akhan ]

Super 8 

Yönetmen: J.J. Abrams

Senaryo: J.J. Abrams

Oyuncular: Elle Fanning, Kyle Chandler, Amanda Michalka, Ron Eldard, Noah Emmerich, Gabriel Basso, Ryan Lee, Zach Mills

Yapım: 2011, ABD, 112 dk.

Yıl 1979.. Ohio’nun küçük bir kasabasında yaşayan, bir grup ortaokullu arkadaş, Süper 8 kameralarıyla –bir yarışmaya katılmak üzere- ‘zombili’ bir film çekmektedirler..

Filmlerinin yeni çekilecek sahnesi için bir gece kasabanın tren istasyonunda buluşan elemanlar prova yaparken, bir trenin hızla istasyona doğru geldiği görülür.. Bu gelişmenin filmlerine artı bir ‘yapım değeri’ kazandıracağını düşünen çocuklar, hemen çekime girişirler.. Ancak, o sırada demiryoluna giren bir kamyonetin hızla gelmekte olan bu trenle çarpışmasına tanık olacaklardır ki, patlayarak raydan çıkan ve havalanan vagonlardan canlarını zor kurtarırlar..

Bu sırada yere düşen kamera, çekime devam etmektedir..

Sadece onların da tanık olduğu gibi, bu olay bir kaza değildir.. ABD Hava Kuvvetleri’ne ait esrarengiz bir yük taşıyan trene, bir kamyonetle ‘intihar saldırısı’ düzenlenmiştir.. Olay sonrasında çocukların bulduğu parçalanmış kamyonetin yaralı sürücüsü ise biyoloji öğretmenleridir..

Kaza üzerine olaya el koyan ordu, ortaya saçılan bazı şeylerin üzerini örtercesine, olay yerinde gizli ve hummâlı bir çalışmaya girişmişken, kasabada da sürekli, acayip ve açıklanamayan hâdiseler meydana gelmektedir..

Bu sırada ortadan yok olan şerifin yerine kasabanın asayişinden sorumlu tek yetkili kişi kalan şerif yardımcısı Jackson Lamb (Kyle Chandler), bir yandan kasabalının dertlerine koşturmakta, bir yandan da ortada neler döndüğünü anlamaya çalışmaktadır.. Tabii ki ‘silahlı kuvvetler’ izin verirse..

Öncelikle, Steven Spielberg‘in yapımcısı oluşuyla dikkatleri celbeden, Lost dizisinin yaratıcısı J.J. Abrams’ın, senaryosunu yazarak yönettiği haberiyle de sinemaseverleri alabildiğine heyecana sevk eden Super 8, iyi bir filme değil de, ‘Dağ fare doğurdu’ deyimine güzel bir örnek olmuş..

Birer Spielberg şaheserleri olan Üçüncü Türden Yakınlaşmalar (Close Encounters of the Third Kind, 1977) E.T. (E.T.: The Extra-Terrestrial, 1982) ve hatta Jaws (1975)’tan araklanmış sahnelerle çekilmiş gibi bir his uyandıran bu filmi gördükten sonra insan, J.J. Abrams‘ın burada ne yaptığını merak ediyor.. Ya bu ikili aynı kafaya yapışık birer ikiz olmalı ya da Abrams‘ın taklit yeteneğine şapka çıkarmalı..

Yukarıda bir kısmını sıraladığım filmlerin zamanında donup kalmış, bu zaman zarfında sinema dünyasının tek bir aşamadan dahi geçmediğine inanmış bir zihniyetin ürünü olan Super 8 -tamamını ezberlediğimiz- ‘blockbuster’ klişeleriyle mücehhez..

Üstelik de önümüzde, Yasak Bölge 9 (District 9, 2009) gibi ‘yenilikçi ve şahane’ bir örnek duruyorken, Super 8, “İçinde uzaylı da ihtiva eden, kaliteli bir bilimkurgu filmi.. Buyurun izleyin” deyu, gönül rahatlığıyla önerilebilecek bir yapım değil..

Öte yandan, ‘hiç bir masraftan kaçınmayan’ prodüksiyonun yanı sıra, özellikle ‘çocukların film projesi’ gibi hoş bir ayrıntıyı da ‘olumlu’ değerlendirerek, kendisine kötü bir film demek de içimden gelmiyor..

Bence bu ‘fenomen’e yönelik en doğru davranış -Amerikalıların da yaptığı gibi- çoluk çocuk hep birlikte, bir hafta sonu matinesine sinemaya gitmek olabilir.. Böylece film, hem ailecek eğlenme fırsatı, hem de size özel, hoş bir “80’ler nostaljisi” yaşama ihtimali sunabilir.. Hiç belli mi olur?

[ Numan Serteli ]

Tehlikeli Yol
Route Irish
 

Yönetmen: Ken Loach

Senaryo: Paul Laverty

Oyuncular: Andrea Lowe, John Bishop, Mark Womack, Najwa Nimri

Yapım: 2010, İngiltere / Fransa / İtalya / Belçika / İspanya, 109 dk.

Ken Loach gibi bir ustayı tanıtım kapsamındaki bir yazı içinde ifade etmeye çalışmak ona haksızlık olur. Sadece günümüz sinemasında ayakta kalan son sosyalist bilge olduğunu söyleyeyim. Çünkü benim gözümde bilge sıfatı Loach gibi akıl ve vicdanı bütünleştirebilen kişiler için uygun.

Kafasının dikine gitmekten taviz vermediği için büyük bütçelerden hiç nasibini alamamış bir yönetmenin Irak İşgali hakkında film yapmasının büyük zorlukları var. Kamerasını savaşın bütün sıcaklığı içine sokması mümkün değil. Bu nedenle uzun zamandır beraber çalıştığı Paul Laverty ile konuyu rafa kaldırmak yerine, İngiltere’de geçen bir hikâye ile çözüm bulmuş. En iyi dostu Irak’ta ölen eski bir paralı askerin aldığı pis kokuların izini takip ederek Irak’ta çalışan özel güvenlik kuvvetlerinin kirli yüzünü teşhir etmesini anlatıyor Tehlikeli Yol. Irak’ta yaşanan zulmü gerçek arşiv görüntüleri vasıtasıyla aktarıyor.

Filmi genel olarak değerlendirdiğimizde Ken Loach‘un ustalığından beklenildiği kadar nasibini aldığını söyleyemeyiz. Alışık olduğumuz didaktik yapısı bu filmde daha fazla göze batıyor. Ajitatif yapıya kendini biraz kaptırmış gibi. Her filminde alışık olduğumuzun aksine, “genel çerçeve” hakkında çok daha kısıtlı bir söylemi var. Ancak bu kusurlar filmin erdemlerini gölgelemiyor. Seyrederken geren, seyirciyi huzursuz ve tahrik eden tipik Ken Loach dokunuşuna sahip bir film.

Komşu ülkede yaşananlardan az biraz haberdar olanlar için yeni bir farkındalık yaratmayacaktır, ama o farkındalığı derinleştirmesi açısından bile önemli. Kaçırmamaya çalışın…

[ Deniz Akhan ]

Öfkeli Çılgınlık Karamsar Çile 

Yönetmen: Hatice Yakar

Senaryo: Hatice Yakar

Oyuncular: Asiye Dinçsoy, Barış Koçak

Yapım: 2010, Türkiye, 80 dk.

Çukurova, 1960.. Toros Dağları’nın eteklerini kendilerine mekân eylemiş kuşlar, kurtlar, börtü böcekler ve insanlar.. Buradaki herkes ve her şey, birbirleriyle akraba gibidir..

Bir kıl çadırda barınan, doğurmak üzere olan genç bir kadın ve küçük kızıyla tanışırız ilk.. Bir de, iki gündür kayıp olan kırmızı ineğini arayan yaşlı ve dertli bir kadınla.. Filmin ‘iddialı’ adındaki karamsar çilenin âdeta simgesi gibidir bu kadınlar.. Tek duaları ya da ‘kurtuluşları’, gelecek bebeğin erkek ve sağlıklı olmasındadır.. Bir de inek sağ salim bulunsa!

Üç adam, üzerinde bilinmeyen işaretlerden oluşan bir yazı bulunan bir taşı okutmak üzere, Adana’dan çok yaşlı bir adamı eşek sırtında getirmekle meşguldür.. Taşın, bir büyük definenin yerini gösterdiğinden ise -neredeyse- emindirler..

Ortalıkta başıboş dolaşarak tarlalara zarar verdiğini düşündüğü eşekleri, açık hava hapishanesine kapatarak asayişi sağlayan, bu arada hayvan otlatırken oyuna dalan çocuklara bağırıp çağıran, yakalarsa da kulaklarını çekip, etlerini buran, hayatından ve işinden sürekli şikayet eden, keyfi yerine gelince de düdüğünü üfleyen bekçi de, filmin bir diğer karakteridir..

Kendini üç gündür açlıkla terbiye etmeye çalışan bir genç çoban –âdeta gerçek bir derviş gibi- bedeniyle var olduğu bu çevreden, ‘ruhen’ öyle uzaktadır ki.. Olup biten her şeye, özellikle de doğaya, meraklı gözlerle bakan bu çocuk, kendisini de bir parçası olarak hissettiği tabiatla bir olmanın peşindedir..

Bütün gün sık sık yoklayan sancılar şiddetlenir ve dayakçı kocasını şikayet etmek için etrafta ‘hükümet adamı’ aramakta olan hâmile kadın, bir kayanın dibine çöküverir..

Yeni doğmuş bebeğin tiz sesi dağlar arasında yankılanarak genişler ve İncirlik Üssü’nden havalanan jetlerin gürültüsüne karışarak, erir gider..

Kendisi de aynı bölgenin insanı olan yönetmen Hatice Yakar -belli ki- bu ilk filminde değindiği figür ve devinimlerin sembolik değerleriyle bir ‘mecaz’ oluşturmanın peşindedir..

Yönetmenin kullandığı üslubun ‘belirleyici’ oluşuna ek olarak- doğumu ve ölümleri; öfkeli çılgınlığı ve huzurlu sükuneti; karamsar çileyi ve iyimser umudu; bir kartalın ‘doğal’ süzülüşünü ve bir savaş uçağının ‘yapay’ pikesini, sürekli ve kadim bir korku sarmalının içine yerleştiren film –bunlarla- belki de tüm bir yaşamın metaforunu kurmaya çalışıyor..

Böyle teorik olarak ve biraz da ‘şiirsel’ yazınca, insana gayet anlamlı ve etkileyici gelen bu sanatsal çalışmanın, yeterli bir ustalıkla başarıldığını iddia edecek değilim..

Fazla ayrıntıya girmeden söyleyecek olursam: Herhangi bir geçiş süreci yaşamadan, doğadaki ve insanlardaki nedensiz, sırasız ve de aniden oluşan hareketlenmeler ya da tavır değişiklikleri oldukça rahatsız edici.. Bu gelişmeler, filmin normal akışını bozarak, seyirci algısında kötü bir etki bırakıyor..

Doğruyu söylemek gerekirse Hatice Yakar, aslında -hele de bir ilk filmde ve bunca imkânsızlıklar içinde- başarılması çok zor bir işe kalkışmış.. Peki fena mı yapmış? Asla!

Kolay bir hikâyeyi, düz bir anlatımla kotarmak gibi, altından rahatlıkla kalkabileceği bir projeyle kolaya kaçmayan ve sanatını savsaklamadan icra etmeye çalışan ‘gerçek’ bir yönetmenle tanıştığımız, herhalde kesin gibi..

[ Numan Serteli ]

İlginizi çekebilir...

Advertisement

tersninja.com (2008-2022)

  • Bizi takip et