Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (18 Şubat 2011)

Beş filmin vizyona girdiği bu haftanın çeşitli açılardan dolu olduğunu söyleyebiliriz. Geçtiğimiz Bafta Ödülleri’ni domine eden Zoraki Kral, önümüzdeki Oscar törenlerinde ödül arayan 127 Saat, Michel Gondry‘nin yeni oyuncağı Yeşil Yaban Arısı, Antalya Film Festivali’nde Claudia Cardinale ile en iyi kadın oyuncu ödülünü alan Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak ve gittikçe popülerleşen “Angaralı”lığın son ürünü olan Çalgı Çengi… Herkese iyi seyirler!

127 Saat
127 Hours

Yönetmen: Danny Boyle

Senaryo: Danny Boyle, Simon Beaufoy, Aron Ralston

Oyuncular: James Franco, Kate Mara, Lizzy Caplan, Amber Tamblyn, Clémence Poésy

Yapım : 2010, ABD / İngiltere, 93 dk.

Danny Boyle‘un filmografisine bakınca yaşam mücadelesine dair hikayeler anlatmayı ne kadar sevdiğini görebiliyoruz. Ancak 127 Saat, daha direkt bir hayatta kalma savaşını aktararak önceki filmlerinden farklılaşıyor. Aron Ralston‘ın gerçek yaşam öyküsünden uyarlanan film, adrenalin ve macera düşkünü bir dağcının kimseye haber vermeden gittiği kanyonda bir yarıktan aşağıya düşerken kolunu bir kayaya sıkıştırması sonucu geçirdiği 127 saati aktarıyor. Kuş uçmaz kervan geçmez bir mekanda, kısıtlı yiyeceği ve suyuyla kolunu kıstıran Aron, acı ve cesaret isteyen kararın eşiğine gelmeden önce doğal olarak yaşamının bir hesabını çıkarıyor ve kamerasıyla bu süreci tarihe kaydetmeyi de ihmal etmiyor. Sonuç olarak anlık hazların geçiciliğini, bir kaçıştan öteye geçmediğini, aslolanın bağlanmak, sevmek ve bir aidiyete bağlanmak olduğunu farkediyor.

Ölüm kalım savaşı veren bir insanın gösterdiği dirayete saygı duymamak imkansız. Ancak olayın yarattığı duygusal heyelanı atlattıktan sonra geriye baktığımızda bundan nasıl bir anlam ve ders çıkaracağımız ayrı bir önem arz ediyor. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin en dibinde yer alan bir adam söz konusu olduğunda 127 Saat açısından bir gerçeklik sorunu çıkıyor karşımıza. Aron Ralston‘ın yaşadığı süreci kameraya kaydettiği göz önüne alınınca Danny Boyle‘un yaklaşımını iki farklı şekilde değerlendirebiliriz: Yönetmenin bakışı kahramanınki ile örtüşüyordur ya da yönetmen kahramanın bakışına boyun eğip kendisini sıradan bir aktarıcı konumuna sokmuştur.

Danny Boyle‘un önceki filmi Milyoner (Slumdog Millionaire, 2008)‘in acımasız hayat koşullarından bir postmodern masal çıkarttığını dikkate alıp birinci ihtimali kabul edersek Fırat Yücel‘in Altyazı dergisinin Şubat sayısında yazdığı gibi127 Saat, hayatta gelip geçici olan hazların pek bir değer taşımadığını, mutluluğun kalıcı ve sürdürülebilir toplumsal yapıların değerini bilmekten geçtiğini öğütleyen son derece didaktik bir film,” demek ve muhafazakar olduğu için eleştirmek gayet mümkün.

Yok, eğer ikinci ihtimali kabul edip Danny Boyle‘u bir teknik zanaat ustası olarak görürsek, dolaylı olarak yine aynı kapıya çıkıp seyircinin özdeşleşme eğilimine yüklenen, seyri hoş ama görünenin ardında boş bir filmle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Danny Boyle‘un yukarıda linkini verdiğim röportajda “Ben bir auteur değilim, çünkü senaristlerle çalışırım, onların senaryolarını kullanırım, onları tam bir şekilde takip ederim,” demesi Trainspotting (1996)’deki “Yaşamı seçin!” buyruğu karşısında “Yaşamayı seçmemeyi seçiyorum,” cevabını veren sesin sahte olduğunun da bir göstergesi. Tabii bu sahtelik filmdeki karakterle konuşan metin yazarından değil, peliküle aktaran adamdan kaynaklanıyor.

Bu tür incelikli okumaları kafaya takmayan, perdede seyredeceklerinde seyir keyfi ve bağlayıcılık arayan seyirci içinse Danny Boyle‘un bu konuda kendini defalarca kanıtladığını, James Franco‘nun başarılı bir oyunculuk sergilediğini, sinemaya gitmek konusunda tereddüt etmemeleri gerektiğini söyleyebilirim.

[ Deniz Akhan ]

Çalgı Çengi

Yönetmen: Selçuk Aydemir

Senaryo: Selçuk Aydemir

Oyuncular: Murat Cemcir, Ahmet Kural, Erdal Tosun, Tuna Orhan, Cahit Gök, Şinasi Yurtsever, Hazal Kaya, Bora Akkaş, Serap Önder, Ceyhun Güneş, İlker Yakut, Berfu Seher Öngören

Yapım : 2010, Türkiye, 90 dk.

Salih ve Gürkan, düğün, kına gecesi gibi organizasyonlarda müzisyenlik yaparak hayatını kazanan Ankaralı iki teyzeoğludur. Gürkan (daha solist ve jön fakat aynı zamanda klarnet icra eden) ve Salih (sesi ve fiziğiyle değil, her parçayı çalabilen piyano-orguyla müzisyenlik peşinde) bir ikili olarak, sıra altı bir organizatörün kendilerine pasladığı virane işlerle ekmek doğrultmaya çalışmaktadırlar. Teyzeoğulları, alışık oldukları üzere yine Bağcılar-Güneşli hattında bir yerlerde ve muhtemelen yer altındaki bir düğün salonuna doğru yola çıkarlar. Gittikleri yerde kendilerini karşılayan düğün sahibinin, hazırlanmaları için kendilerini evin kömürlüğüne bırakması, o güne kadar itilip kakılmaya alışmış kardeşler için bile ciddi hayal kırıklığıdır, fakat bu sefer ‘kulis’te davetsiz misafirleri olacaktır. Aynı saatlerde, iki mafyöz tip, yakaladıkları banka güvenlik görevlisini gözden uzak bir yerde sorgulamak üzere bu izbe mahalle köşesinde bulabildikleri en kuytu mekân olan kömürlüğe tıkmışlardır. Güvenlik görevlisinin dengesiz mafya elemanına diklenmesi sonucu öldürülmesi, kardeşlerin müzisyenlik hayatını kaydırır. Artık cesedi sahiplenmekle, kendi cesetlerini teslim etmek arasında bir seçim yapmak durumundadırlar. Mafyöz tipler vurdukları adamın cesedini sabaha dek ortadan kaybetmelerini isteyince, teyzeoğulları en akıllıca fikir olarak ancak cesedi sırtlayıp eve götürmeyi bulurlar. Evlerinde bir cesetle ikâmete başlayan teyzeoğullarının bu misafirperverliği, cesedin kapalı kaldığı yerde fena halde sıkılması ile kısa sürecektir.

Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak

Yönetmen: Ali İlhan

Senaryo: Ali İlhan

Oyuncular: Claudia Cardinale, İsmail Hacıoğlu, Lavinia Longhi, Teoman Kumbaracıbaşı, Fahriye Evcen, Bedia Ener, Levent Can

Yapım : 2010, Türkiye / İtalya, 110 dk.

Kocası tarafından yıllar önce -başka bir kadın için- terk edilmiş ve küçücük oğluyla yapayalnız kalmış bir kadındır Enrica (Claudia Cardinale / Fahriye Evcen). Bu olaydan sonra, hiçbir erkeği evinin kapısından içeri sokmayan, hatta işi iyice abartıp, kapıya, “Erkekler ve köpekler giremez” tabelası da asan Sinyora, kocasından kalan lanetli bir şey olarak gördüğü zavallı oğlunu da yatılı bir okula verince, birazcık rahatlamış olmalı..

İtalya’nın liman kenti Rimini’deki bu evinin boş odalarını kız öğrencilere kiraya veren, ayrıca hem terzilik, hem de pazarcılık yapan bu öfkesi burnunda ama çalışkan kadın, gayrı yaşlanmıştır.. Serseriliği seçmiş -ana mağduru- oğlan Giovanni (Teoman Kumbaracıbaşı)’nin, zorbalıkla kullanabildiği para kaynağı, tabii ki anasından başkası değildir..

Sinyora Enrica, yağmurlu bir gecede kapıya dayanan, İtalya’ya dil öğrenmeye gelmiş Türk genci Ekin (İsmail Hacıoğlu) uğruna yıllarca bozmadığı, ‘evine erkek kiracı kabul etmeme’ kuralını delmek zorunda kalır.. Oldukça kötü giyinen, resmen çirkin(leştirilmiş) bir delikanlı olan Ekin’in bu görünümünün altında, bazı ‘film icabı’ nedenler yatmaktadır: Ekin, şu hâline bakmadan, evdeki pansiyoner kızlardan biri olan, dünyalar güzeli Valentina (Lavinia Longhi)’ya tutulacak; lâkin kız, bu çirkin oğlanı çevresinde görmekten bile rahatsız olacaktır.. Ve öz oğlunun suratını bile görmek istemeyen Sinyora Enrica, giderek kanının ısındığı bu ‘yontulmamış’ Türk gencini yavaş yavaş adama benzeterek, Avrupa’ya yakışır, çağdaş biri hâline getirecektir..

Senarist/yönetmen Ali İlhan‘ın bu ilk uzun metrajlı filminde, Claudia Cardinale gibi efsane bir oyuncuyu, hem de neredeyse tüm filmin yükünü sırtlatarak oynatması ve Türk sinemasında benzerine pek rastlanmayacak biçimde, çekimleri, iki farklı ülkenin insanlarıyla, dil sorununu da aşarak kotarması, gayet takdire şâyan.. Bu durum, bir kendine güven göstergesi olsa da; yapaylığı çok belirgin ‘müdahalelerle’ ilerleyen ‘didaktik’ hikâyenin gelişimindeki tekdüzelik ve her oluşan düğümün tamamen beklentilere uygun bir şekilde çözümünü ben, yönetmenin ‘cesaret’ eksikliğine bağlıyorum.. Aynı şekilde, iyi bir yapım olması için elinden geleni yapmış, izlenimi bıraksa da Ali İlhan’ın -varsa eğer- ‘özgün yönetmen’ kişiliğini hissettirmeyi başaramadığını da düşünüyorum..

Her şeye rağmen benden, ‘hiç yoktan iyidir’ notu alan Sinyora Enrica İle İtalyan Olmak, şu günlerde kaliteli yapım eksikliğini had safhada yaşayan yerli film meraklıları için, vizyonda yer alan, tek ‘izlenebilir’ seçenek..

[ Numan Serteli ]

Yeşil Yaban Arısı
The Green Hornet

Yönetmen: Michel Gondry

Senaryo: Evan Goldberg, Seth Rogen

Oyuncular: Seth Rogen, Jay Chou, Cameron Diaz, Christoph Waltz, Edward Furlong

Yapım: 2011, ABD, 108 dk.

İri yarı görünümü ve dangıl dungul konuşmasıyla bizim Recep İvedik’i andıran Britt Reid (Seth Rogen), bir eli top model kızların orasında burasında, öbür eli de son model arabaların direksiyonunda bir yaşam süren, “Cahilim ama para bende, karı da!” meşhur lafının, mücessem örneği bir oğlandır.. Los Angeles’ın en büyük gazetesinin sahibi, babası James Reid (Tom Wilkinson) dersek, Britt’e o yaşantıyı sunan, kaynağı da açıklamış oluruz galiba.. Karısı yıllar önce ölen, tek çocuğunun tam tersi bir kişiliğe sahip, gayet disiplinli ve işkolik bir iş adamı olan baba Reid, bu haylazdan çoktan umudunu kesmiştir.. Eee, ana-baba sevgisinden mahrum kalarak büyümüş bir çocuğun, bu tür bir yaşamı seçmesi normaldir diyerek -isterseniz- hep beraber üzülebiliriz.. Vah ki ne vah!

Bir gün, dağ gibi baba, eşekarısı sokması neticesinde ve beklenmedik bir anda ölünce, koskoca servetin tek vârisi Britt de tam bağımsızlığını ilân eder.. Küçüklüğünden beri hep hayalini kurduğu, kötülerle savaşan bir ‘süper kahraman’ olmayı, uygulamaya koyar.. Bu iş için ona yardımcı olabilecek ideal kişi Kato (Jay Chou)’dur.. Babasının has adamlarından, ‘mucit teknisyen’ özellikli bu Çinli genç, aynı zamanda, olağanüstü özelliklere sahip bir Uzakdoğu dövüşçüsüdür.. Yâni bundan böyle, Kato çeşitli silahlar geliştirecek, acayip özellikli arabalar yapacak, bir de üstüne bilcümle belâ adamlarla dövüşecek; patronu olacak o şişko da, “Bendeniz yeni kahramanınız Green Hornet” deyu, millete hava basacaktır..

Zaten anlaşılmıştır sanırım- bir zamanlar ABD’de çizgi roman ve televizyon dizilerine de malzeme olmuş, bu hem anti kahraman, hem de antipatik elemana zerre kanım ısınmadı..

En fazla, sıradan bir ‘televizyon animasyonu’ içeriği ve estetiği taşıyan bu yapımı, hem de (Dikkat.. Henüz bilmeyenler şok olabilir!) Sil Baştan (Eternal Sunshine of The Spotless Mind, 2003) ve Rüya Bilmecesi (The Science of Sleep, 2006) gibi iki şahane filmin yaratıcısı Michel Gondry yönetmiş.. Christoph Waltz ile Cameron Diaz da diğer işbirlikçiler..

‘Güldürüp eğlendirmek’ dışında hiçbir derdi olmayan Yeşil Yaban Arısı, zayıf senaryosu ve güldürmeyen esprileriyle vasata bile ulaşamazken; ‘abartma’ sözcüğünü bile anlamsız kılacak aksiyon sahneleri, bi ara öyle saçma sapan bir bombardımana ulaşıyor ki ben bunu sadece, göz bozucu, kafa şişirici bir takım ışık ve gürültüler şeklinde algıladım diyebilirim.. Belki -durumu itibarıyla- nostaljik hassasiyet yaşayan ABD’liler ya da içimizdeki Amerikalılar için, film bir anlam ifade ediyor olabilir bak.. İşte ben de onu bilemem..

[ Numan Serteli ]

Zoraki Kral
The King’s Speech

Yönetmen: Tom Hooper

Senaryo: David Seidler

Oyuncular: Colin Firth, Helena Bonham Carter, Geoffrey Rush, Derek Jacobi, Robert Portal,  Paul Trussell, Andrew Havill, Charles Armstrong, Guy Pearce

Yapım: 2010, ABD, 118 dk.

Büyük liderlerin sahip oldukları özellikler arasında cesaret, zeka, organizasyon yeteneğinin yanı sıra hitabet de mutlaka sayılır. Bir toplumu belli bir amaç için sürüklemenin en önemli araçlarından biridir. Hitler’in bütün Alman toplumunu hezeyana sürüklemesinin sebeplerinden biri olarak gösterilir hitabet. Kendinden geçercesine, bir coşku seli gibi attığı nutukların görüntüleri hâlâ akıllarda. Hal böyle olunca bir prensin kekemeliği sıradan bir insana kıyasla çok daha büyük bir problem teşkil eder. Hitler ile aynı dönemde yaşayan Prens Albert Frederick Arthur George (Colin Firth)’ün sıkıntısı da bu. Çalmadık çözüm kapısı bırakmayan, ama her seferinde hüsrana uğrayan Bertie lakaplı prensimiz, son çare olarak -karısının (Helena Bonham Carter) dürtüklemesiyle- sıradışı bir yaklaşımı olan konuşma terapisti Lionel Logue (Geoffrey Rush)’a başvuruyor. Monarşi kuralları içerisinde doğmuş ve büyümüş prensi ilk zorlayan şey Lionel’ın terapi sırasında karşılıklı eşitliği şart koşması. Bu fazlasıyla radikal tavır prensin vazgeçmesine neden oluyor.

Liderlik için pek bahsedilmeyen en önemli özellik ise “büyük felaket”lerdir. Cesaretiniz, zekanız, organizasyon yeteneğiniz ve hitabetiniz ne kadar yüksek olursa olsun, size ihtiyaç duyulan büyük bir felaket yaşanmamışsa tarihe geçemezsiniz. Prensimizin kaderine yükselen Alman Nazizmi ve II. Dünya Savaşı isabet ediyor. Babası 5. George’un ölümünün ardından tahta geçen ağabeyi Edward (Guy Pearce), Amerikalı Wallis Simpson ile beraber olmak için tahttan feragat edince büyük bir sorumluluğu yüklenmek zorunda kalan Bertie, bütün kompleks ve benimsenmiş normlardan sıyrılıp Lionel’in kollarına bırakıyor kendini. Sadece konuşmasını düzelten bir terapiste değil, samimi bir biçimde dertlerini paylaşabileceği bir dosta da kavuşuyor. Oyunculuk hayalleri hüsranla sonuçlanmış Lionel, Kral George ile sahne alkışlarından sebepleniyor böylece.

Tarihsel kişilikleri sinemaya aktarırken en çok izlenen yol, halkın ve tarihin gözündeki erişilmez konumlarını biraz aşağıya çekip insanileştirmek, sıradan insanlara has dertlerden muzdarip olduğunu göstermek ve bu sayede seyircide özdeşleştirme kanallarını açmaktır. Zoraki Kral da bu kalıbı gayet iyi kullanan bir film. Monarşinin içine doğmuş bir insanın yalnızlığını, uğradığı baskıyı, taşıması yürek gerektiren sorumlulukların altında nasıl ezildiğini aktarırken, kahramanı kusursuz bir ilahi varlık olarak değil; tökezleyen, kaçmaya çalışan, ama en sonunda kaderini kabullenip dirayet gösteren bir insan evladı olarak tasvir ediyor. Liderliğin temsili yüzünün ardına yaşanan Bertie ve Lionel arasındaki insani dostluğa göz atmamızı sağlıyor.

Ancak paradoksal bir biçimde o eski kahramanlık kültüne hizmet ediyor bu durum. Modernizmin en büyük travmasının yaşandığı o savaşın gerçek kahramanlarını, yani halkı boşluyor, kraliyetin simgesel konumunu başat bir unsur olarak gösteriyor. Sevdiği kadın uğruna tahttan feragat eden ağabeye küçümser bir gözle bakarken, (farzedelim ki korkaklığında) dürüst bir adamın erdemini çöpe atıyor.

Peki bu filmin bu kadar sükse yapmasının sebebi ne? Konvansiyonel sinema anlayışında gösterdiği teknik ustalık ve üst düzey oyuncuların adlarına yakışır performans göstermesi elbette. Bu unsurlar, söylem eleştirisine giren izleyici için  bile cezbedici. Bu açıdan senenin dikkat çekici filmlerinden biri olduğunu kabul etmek gerek.

[ Deniz Akhan ]

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin