Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (19 Kasım 2010)

Bu hafta sadece 2 film vizyona giriyor. Dağıtımcılarımız 9 günlük Kurban Bayramı tatili sonrası iş ve okul hayatına dönecek seyircilerin yaşayacağı depresyonu gözetiyorlar anlaşılan. Öte yandan, vizyon programının az ve öz olduğunu söylemek de mümkün. Bir yanda fanatik bir seyirci kitlesine sahip Harry Potter serisinin “son bölümünün ilk yarısı”, diğer yanda popüler Türk sinemasının ağır silahı Çağan Irmak‘ın yeni masalı Prensesin Uykusu.

Harry Potter Ve Ölüm Yadigarları: Bölüm 1
Harry Potter and the Deathly Hallows: Part I

Yönetmen: David Yates

Senaryo: Steve Kloves , J.K. Rowling (Kitap)

Oyuncular: Daniel Radcliffe, Emma Watson, Helena Bonham Carter, Alan Rickman, Tom Felton, Bonnie Wright

Yapım: 2010, ABD / İngiltere, 146 dk.

Ezeli düşman Lord Voldemort’un büyücüler dünyasına hakim olduğu, bir grup direnişçinin de seçilmiş kişi Harry’yi korumak üzere hayatını tehlikeye attığı bölüme geldik. Geldik diyorum, ama benim daha işin başlarında kaldığımı itiraf etmem gerek. Ne yalan söyleyeyim, bu fenomene ısınabilmiş değilim. Bunun en önemli sebebi de muhalif olmanın dayanılmaz hafifliği ile trendlere karşı mesafeli duyma kaygısıdır muhakkak. Oysa çocukluğumdaki Star Wars ile günümüz Harry Potter’ı endüstriyel kültür açısından pek de farklı değil.

Dolayısıyla takipçisi olmadığım, detaylarından bihaber olduğum bu seriye empatiyle yaklaşabiliyorum ancak. Toplam gişesi milyarlarca dolar olsa da filmlerin kitaplardaki derinliği yansıtmada eksik kaldığı eleştirisini böylece anlayabiliyorum örneğin. Bu açıdan Ölüm Yadigarları, kitapların tutkunlarının gönlünü çelebilir, çünkü iki filme yaymanın avantajıyla kahramanların hemen her psikolojik evresini aktarabiliyor. Ancak işin sinema cephesine geçildiğinde seyircide bir TV dizisinin 4 bölümünü art arda seyrediyor hissiyatı yaratıyor.

Bir diğer dikkat çeken husus, son bölümün Yüzüklerin Efendisi‘ni fazlasıyla andırması. Bir grup kahramanın seçilmiş kişiyi korumak için her şeylerini feda etmesi, seçilmiş kişinin bu fedakarlıklar altında ezilmesi, psikolojik olarak kendini bir çepere hapsetmesi, bunun sonucu olarak sevdikleriyle çatışması vb unsurlar Harry Potter = Frodo denkliğine ulaşmamızı sağlıyor. Ancak Harry Potter serisi zaten başından beri özgün olmadığı, ama kendi kişiliğini oluşturmayı başardığı için bu tür benzerliklerin listesini dökmek de abesle iştigal etmek gibi görünebilir.

Sonuç olarak serinin takipçileri için düşünülecek pek bir şey yok, illa ki seyredilecek bir film. Benim gibiler içinse çok keyifli bir deneyim değil.

Prensesin Uykusu

Yönetmen: Çağan Irmak

Senaryo: Çağan Irmak

Oyuncular: Çağlar Çorumlu, Sevinç Erbulak, Genco Erkal, Alican Yücesoy, Şevval Başpınar, Ayşenil Şamlıoğlu, Funda Şirinkal

Yapım : 2010, Türkiye , 110 dk.

Çağan Irmak‘ın popüler sinemadaki başarısı, artık hastalık olarak görünen bize özgü melodram unsurlarını çağcıl bir makyajla yenileyip seyirciye sunmasından kaynaklanıyor. Görsel anlatım ve teknik açısından oldukça becerikli olması sayesinde diğer vasat örneklerin arasından hem gişe hem de sinema anlamında kolayca sıyrılabiliyor. Ancak iş daha kendine özgü, öztatmini daha yüksek filmlere gelince seyircinin kolayca yüz çevirdiği bir yönetmen Çağan Irmak. Bunu da Ulak (2008) ve Karanlıktakiler (2009) filmlerinde gördük. Son filmi Prensesin Uykusu ise zaafları ve olumlu yönleriyle Çağan Irmak‘ı temsil kabiliyeti yüksek bir film.

Sarılıp özsuyunu dinlediği ağaçlarda Anka kuşu görecek kadar naif duyguların insanı Aziz, yeni komşusu Seçil ve küçük kızı Gizem’e de açıyor gönlünün kapılarını. Ama erkeklerde yediği darbelerden usanmış Seçil’in soğuk duvarlarına tosluyor kolaylıkla. Seçil’in belalısı evi basıp Gizem’i yaraladığında telaşa kapılıp ambulansı beklemeyen, böylece Gizem’in komaya girmesinde payı olan Aziz, Gizem’in günlüğünü karıştırdığında küçük kızın saf dileklerini keşfediyor. İçi pembelere boğulmuş Aziz, başlıyor bu dilekleri bir bir gerçekleştirmeye…

Masal ile gerçekliğin iç içe geçtiği bu hikâye her ne kadar Çağan Irmak dünyası içinde bizi şaşırtmıyorsa da Pan’ın Labirenti (Pan’s Labyrinth, 2006) ve Düşüş (The Fall, 2006) filmlerinin düşük bir versiyonu olmaktan öteye gidemiyor. Söz konusu filmler masal dünyalarını hayatın acımasız gerçekliği içinde kurarak bütüncül bir bakış yakalamayı başarırken, Çağan Irmak bütün gerçeklikleri masalsı pembelik altında silikleştirmeyi tercih ediyor. Bunun en öne çıkan örneği ise Yılmaz Atadeniz‘e selam niteliğindeki yönetmen karakterinin ölme çabasını alabildiğine karikatürleştirmesi, filmin mizahi unsuru haline getirmesi. Böylece Kirazın Tadı (Ta’m e guilass, 1997) filmindeki Mr.Badii gibi bir karakterle filmi daha da derinleştirme fırsatını çöpe atıyor. Aziz’in acı çocukluğu ile ilgili sahneleri, üstesinden başarıyla gelebileceği stilize bir anlatımla aktarmak yerine, çocuksu çizgi film ağırlığına feda ediyor. Aziz’in üst anlatıcı olarak monologları ise yaşadığımız dünyayla bağ kurma derdinin ne kadar yüzeysel olduğunu iyice pekiştiriyor.

Öte yandan oyunculuk, kurgu, görsel anlatım, görsel efekt gibi öğelerde gayet başarılı bir film var karşımızda. Senaryodaki zaaf, kusur ve eksiklikler bu yüzden daha da göze batıyor. Çağan Irmak çok daha eli yüzü düzgün bir film seyretme fırsatından bizi mahrum ettiği için hayıflanıyor insan. Buna rağmen senenin önemli yapımlarından birine imza atması da Çağan Irmak‘tan ziyade Türk sinemasının düşük ortalamasından kaynaklanıyor. Mesela bir Nene Hatun filmini seyrettikten sonra bu filme karşı daha insaflı yaklaşıyor insan.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin