Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (3 Aralık 2010)

Bayram tatili sonrası hız kesen vizyonda bu hafta sadece üç film var. Nicelik değil nitelik önemli diyenler için de vasat bir hafta sonuyla karşı karşıyayız. Yaşayan en önemli yönetmenlerimizden Yavuz Turgul bile bu durumu değiştiremiyor. Art-house tabir edilen sanat sinemasında elde edilen başarılar git gide artarken popüler Türk sinemasının (özellikle senaryo anlamında) belli bir vasatı bile yakalayamıyor oluşu üzerinde daha ciddi düşünmemiz gerekiyor. Eleştirmenlerin yerden yere vurduğu ya da vasat diyerek geçiştirdiği kimi filmler seyircinin takdirini toplayabilir, ama her iki kesimin yüz çevirdiği film sayısı da bir hayli fazla. Bu durum Türk filmi denince seyircinin burun kıvırdığı dönemlere geri dönme tehlikesini arttırıyor. Eğer bu nitelik sorununu aşarsak sinemanın sanatsal, toplumsal ve bireysel anlamı üzerine tartışmaya, hayatın içindeki yerini belirginleştirmeye başlayabiliriz.

Av Mevsimi

Yönetmen: Yavuz Turgul

Senaryo: Yavuz Turgul

Oyuncular: Şener Şen, Cem Yılmaz, Çetin Tekindor, Okan Yalabık, Melisa Sözen, Rıza Kocaoğlu, Nergis Çorakçı, Mustafa Avkıran

Yapım: 2010, Türkiye, 142 dk.

Filmin konusu: Tecrübesi, sezgileri ve takipçiliğiyle tüm teşkilatın “Avcı” olarak bildiği Ferman (Şener Şen) ile yalnızca bakışlarıyla bile lakabının hakkını veren “Deli” İdris (Cem Yılmaz) cinayet masasında görevli, baba-oğul kadar yakın iki polistir. Antropoloji mezunu, sessiz sakin Hasan (Okan Yalabık) ise bu ikiliye yeni katılmış bir “Çömez”… Öldürülen genç bir kız onları uyuşturucu taciri Asit’le, Türkiye’nin en zengin adamlarından Battal Çolakzade’yle (Çetin Tekindor), kızın ağabeyleri Abbas, Vakkas ve daha birçok farklı insanla karşı karşıya getirecektir.  Hayatını eşine adayan, onun hastalığıyla boğuşan Ferman, boşandığı eşi Asiye’ye (Melisa Sözen) tutkuyla bağlı İdris, yeni mezun ve bu dünyaya yabancı Hasan… Çözmeye çalıştıkları cinayet, bu üç polisin hayatını değiştirecektir.

Polisiye türünü “gizemli bir suçun failini açığa çıkarma” bağlamına hapsedersek kendimizi içine sığmayacağımız daracık bir odaya sokmaya çalışırız. Bütün anlatı, kısır bir zekâ savaşına dönüşür. Oysa polisiye türü suç, günah, vicdan ve erdemin başrolde olduğu büyük bir sahnedir. Sadece insan ruhunun karanlık köşelerinde dolaşıp örümcek ağı bağlamış gizli sandıklarımızı açmaz, yaşadığımız dünyanın vahşetinde parıltılı zırhlar içinde dolaşan günahlarımızın maskelerini de düşürür. Üstelik suç ve günahın sadece fail-kurban ilişkisinin dışına taşan yönleri de vardır. Polisiye bir davanın hukuku, dolayısıyla adaleti gündeme getirmesi bir yana, olayla muhatap olan insanlar üzerindeki etkisi tek başına bir filmin konusu olabilir. Dostoyevski‘nin Suç ve Ceza romanı bu nedenle bir polisiye şaheseri olarak da okunabilir.

Öte yandan, gizemin varlığı ve açığa çıkartılması unsurları tek başına küçümsenip bir kenara bırakılacak öğeler değiller. Anlatıcının derdini çok yönlü bir düzlemde tartışırken okuyucu/izleyicinin merakını kışkırtmak, ilgisini her daim ayakta tutmak için kullandığı etkili bir yöntemdir de. Umberto Eco‘nun Gülün Adı romanı buna verilecek en iyi örneklerdendir. Yüzeysel olarak bir manastırdaki cinayetlerin gizemini çözer, ama esas olarak Ortaçağ Skolastik düşüncenin anatomisini ortaya serer. Hem anlatı temasında hem de suçun gizemini kurgularken ustalıklı, kapsayıcı ve zeki olabildiği için sadece polisiyenin değil, edebiyat hiyerarşisinin de üst sıralarına oturur.

Sinematografisini genel olarak gelenek ile modernin çatışması üzerine kuran ve anakronik karakterleri merkezine alan Yavuz Turgul, bu sefer perspektif meselesine eğildiği polisiye bir hikâye anlatıyor, yani Umberto Eco‘nun yolunu izliyor. Ancak ne odak noktasında derinlik sağlayabiliyor ne de yeteri kadar zeki bir gizem örgüsü kurabiliyor.

Perspektif meselesinden kasıt, gerçeğin ortaya çıkması/kavranabilmesi için tek bir noktadan bakmanın yetmeyeceği, kişinin kimi çıkmaz sokaklarda tıkanabileceği, ama gerçeğin kendini göstereceği bir aralığın her daim bulunabileceği. Dedektiflik uğraşının bu en bilinen öğretisinin tek başına bir tema oluşturması elbette ki mümkün değil. Üstelik bu bakış, kanunların katı sınırları içerisinde tanımlanmış suçun failini tespit etmeye yarar sadece. Bilimsel çalışmanın düsturudur. Oysa perspektif sadece gerçeğin görünürlüğünü değil, gerçeklik anlayışımızı da etkiler. Mesele sadece Rashômon (1950) filmindeki gibi bir olay ya da durumu farklı yorumlamaktan da ibaret değil; gerçek diye bir şeyin var olup olmadığı, varsa bile bizim bunu kavramamızın mümkün olup olmadığıdır. Salt Aklın Eleştirisi gibi temel eserlerde iyice parlayan bir tartışma bu. Av Mevsimi‘nin yaklaşımı ise felsefi bir yönetmen olmasa bile Yavuz Turgul‘a yakışmayacak bir sığlıkta.

Eğer bu tür alt-anlatılara takılmak istemiyor, üst-anlatıda sürükleyicilik, gizem kurgusunda başarı gibi unsurlardan keyif almak istiyorsanız yine bir hüsran bekliyor sizleri. Filmin daha ilk yarısında kendini açık eden sürpriz, büyük mantıksal hatalar üzerine kurulu. En az seyircisi kadar zeki olmayan bir senaryonun bu konuda başarılı olması zaten düşünülemez.

Oysa failin kimliği daha başlarda açık edilseydi, hem filme zoraki biçimde yedirilmeye çalışılan av-avcı rekabeti daha anlamlı bir zemine otururdu (çünkü avcı avının kim olduğunu en baştan bilir, sorun onu nasıl yakalayacağıdır), hem iddia edilen perspektif meselesi için alan açılırdı hem de Yavuz Turgul‘un usta dramaturjisi kendini daha çok gösterirdi.

Bu film benim açımdan senenin en büyük hayal kırıklıklarından biri oldu…

Çılgın Dostlar 3
Open Season 3

Yönetmen: Cody Cameron

Senaryo: David I. Stern

Yapım: 2010, ABD

Ormanın çılgın sakinlerini anlatan Çılgın Dostlar‘ın üçüncü filminde Boog’un sirkte çalışan benzeriyle yer değiştirip Rusya’ya doğru yola çıkışı ve arkadaşlarının onu kurtarma çabaları aktarılıyor. Serinin ilk iki filmini beğeniyle izleyenler için bu film de seyir listesine girebilir, ama yurtdışı kaynaklardan anlaşıldığı kadarıyla umduklarını bulamayacaklar.

İşin asıl vahim tarafı ABD’de direkt DVD’ye düşen bir filmin diğer ülkelerde vizyona sokulması. Dağıtımcı Tiglon‘un bırakın basın gösterimi düzenlemeyi, basın bülteni bile hazırlamadığı bir filmin 62 kopyayla sinemalarımızda gösterilecek olması da sektörel durumumuzun vahametini gözler önüne seriyor.

Memlekette Demokrasi Var

Yönetmen: Süleyman Nebioğlu

Senaryo: Süleyman Nebioğlu

Oyuncular: Müjdat Gezen, İlker Ayrık, Gülçin Santırcıoğlu, Nejat Birecik, Sümer Tilmaç, Emrah Kolukısa, Başak Üstündağ, Tamer Karadağlı, Şafak Sezer

Yapım: 2010, Türkiye, 95 dk.

Adnan Menderes’i Yassıada’dan kurtarmaya kalkan köyün ‘en akıllı delisi’ Baradan 100.000 kibrit çöpü bulup eczalarından bomba yapmayı planlar. Hedefi bir deniz altı dehlizinden geçerek bombayı Yassıada’da patlatmaktır. Çıkan kargaşada Menderes’in de aynı dehlizden kaçacaktır.

Aslında hiç de fena bir fikir değil mi? Ne de olsa Müjdat Gezen “Son 50 yılın en iyi senaryosu,” diye buyurmuş. Film o kadar delice bir fikre dayanıyor ki seyretmekten büyük keyif alacağımızı vaat ediyor. Oysa daha senaryo aşamasında işi eline yüzüne bulaştırmış bir film çıkmış ortaya.

Filmin üzerine basa basa ve basa(!) durduğu demokrasi kavramı hakkında uzun boylu söylediği tek bir şey yok. Bir kasaba komedisi olarak fazlasıyla zevzekliğe boğulmuş. Toplumsal hiciv imkanını ise yüzeyselliği ile heba etmiş. Genel olarak bakıldığında bir ortaokul müsameresi seviyesinde.

Filmi seyretmek büyük bir zaman kaybıydı, hakkında yazmak da öyle…

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin