Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (3 Haziran 2011)

Bu hafta vizyona sekiz yeni filmin girmesi sizi şaşırtmasın. Öne çıkan sadece üç film var. Ticari açıdan iki film (The Hangover 2: Felekten Bir Gece Daha ve X-Men: Birinci Sınıf) uzun zamandır bekleniyordu. Hayal kırıklığı yaratmadıklarını söylemek bile kendinize uygun bir seans seçmeniz için yeterli. Bunların dışında İtalya’nın Oscar adayı Gördüğüm En Güzel Kadın ise ülkesinin tadını ve kokusunu taşıyan, ustalıklı bir drama olarak cazip bir seçenek. Herkese iyi seyirler…

Ateşli Oda
Habitación en Roma
 

Yönetmen: Julio Medem

Senaryo: Julio Medem

Oyuncular: Elena Anaya, Natasha Yarovenko, Enrico Lo Verso, Najwa Nimri

Yapım: 2010, İspanya, 109 dk.

Julio Medem, Pedro Almodovar ile birlikte İspanyol Sineması’nın en yetkin gözlerinden. Özellikle, bu yönetmenlerin insan ilişkilerine dair yaptıkları tespitler her yiğidin harcı değil. Medem’in Filmekimi’nde izlediğimiz son fimi Ateşli Oda, orijinal isminden anlaşılacağı üzere, Roma’daki bir otel odasında geçiyor. İki kadın arasında yaşananlara odaklanan hikayesiyle, Sev Beni’ye (Fucking Åmål, 1998) kadar uzanan ayrıksı bir kanalın üyesi olabilecek bir yapıt var karşımızda.

Film, karanlık bir sokakta başlıyor. Alba ve Natasha, barda tanışmışlar otellerine doğru yürümekteler. Alba, Natasha’yı kendi odasına davet ediyor; bir kahve içmek için. İkili odaya çıktıktan sonra, olaylar yavaşça gelişiyor. Bu dakikadan sonra, kurgulanan diyaloglar vasıtasıyla, iki kadının geçmişlerine doğru yol alıyoruz. Bununla birlikte, tahmin edebileceğiniz gibi iki kadın cinsel deneyim yaşıyorlar. Sınırları zorlayan, epey cesur sahneler barındırıyor film; Lukas Moodysson’un kullanabileceği türden uç ilişki örneklerine şahit oluyoruz.

Aslında Medem sinemasında çıplaklık sıkça karşılaştığımız bir motif; lakin onun çıplaklık estetiği Bertolucci stilizasyondan uzak, Moodysson’un dolayımsızlığı kadar da kaba değildi bu zamana değin. Ateşli Oda’da, Bertolucci ve Moodysson arasında bir estetik açı belirlemiş yönetmen galiba. Cinsellik, yer yer direkt verilirken, bazı durumlarda da kısıtlı stilizasyona başvrulmuş.

Ateşli Oda, yönetmenin kurgu oyununa en az başvurduğu filmlerinden biri ayrıca. Bu açık, karakterlerin geçmişe dair sırlarla örülü diyaloglarına bırakılmış sanki. İki karakterin, kim olduklarına dair bilgileri birbirlerinden saklayarak sürüklediği tiyatral bir dramatik çalışma yapılmış. Bu durumda tabii oyunculuklar büyük önem taşıyor. Ne var ki, Elena Anaya ve Natasha Yarovenko böyle bir altyapıya sahip olmaktan çok uzak görünüyorlar. İkilinin performansı biraz daha tatmin edici olsa, belki bir kademe atlayacak filmimiz.

Temel olarak iki karakter arasında kurgulanmış filmde, bir tek arada bir otel görevlisi Max(imus) ve -telefondaki ses olarak- Natasha’nın kardeşi Edurne giriyor devreye. Bu Max, filmin komedi yanına katkıda bulunmaktan başka bir şey yapmıyor, seyreltici mahiyetinde yani. Hani olmazsa olmaz bir figür değil, odada olduğu zamanlarda bir de İtalyanca şarkı filan söylüyor garip bir biçimde. Medem filmlerinde görüp görebileceğiniz en absurd karakterlerden biri kısacası.

Bir de filmin biçimsel olarak dünyayı tarayan bir bilgisayar programından yararlanması konusu var. Natasha ve Alba, birbirlerine yaşadıkları yerleri göstermek için bu programı kullanıyorlar. Biz de onlarla birlikte bu monitörden bakıyoruz. Bu bilgisayar programından maddi bir destek mi almış film, orasını pek anlamadım. Medem, bu tip varyasyonları seviyor nedense. Bence çok eklektik, filmin genel atmosferiyle pek uyuşmayan bir seçim olmuş bu.

Kaotik Ana (Caotica Ana, 2007) ve Lucia (Lucía y el sexo, 2001) gibi bir kadın filmi olarak özetlenebilecek Ateşli Oda, diğer bir yanıyla da Medem’in irtifa kaybettiğinin net bir göstergesi niteliğinde. Zira yönetmen, son iki filmiyle ne Lucia’nın o gerçeküstülüğüne, ne de Kutup Çizgisi Aşıkları’nın (Los amantes del Círculo Polar, 1998) masalsı atmosferine yaklaşabildi.

Söz konusu kadınlar, onların ‘sinir krizi eşiğindeki’ halleri ve bitmeyen kendine ‘dönüş’leri  olunca, Almodovar’ı Medem’e yeğlememeye imkan yok.

[ Ercan Dalkılıç ]

Dehşet Evi
Secuestrados
 

Yönetmen: Miguel Ángel Vivas

Senaryo: Miguel Ángel Vivas, Javier García

Oyuncular: Guillermo Barrientos, Dritan Biba, Fernando Cayo, Manuela Vellés, Martijn Kuiper, César Díaz

Yapım: 2010, İspanya / Fransa

Jaime ve ailesi Madrid dışındaki bir sitedeki evlerine henüz taşınmışlardır. Taşınma stresi nedeniylezaten  gerginlik yaşayan ailenin evlerine zorla giren ve rehin alan maskeli üç adam, ortalığı kasıp kavurduktan sonra olabildiğince para çalmak için Jaime’i ATM makinesine götürürler. Bu sırada evde korkulu içinde bekleyen anne ve kız yavaş yavaş işkencecilerine karşı mücadele etmeye başlar.

Akla Haneke‘nin Ölümcül Oyun (Funny Games, 1997) filmini getirse de şiddeti yabancılaştıran ya da burjuva dünyasının kırılganlığını aktaran bir film yok karşımızda. El kamerası ve bölünmüş ekran gibi aktif yöntemler kullanan yönetmen, hikâyeyi gerçek zamanlı aktararak hem seyircinin özdeşliğini arttırmaya hem de tansiyonu yüksek tutmaya çalışıyor. Acımasız ve şiddet dolu filmleri sevenlerin tercih edebileceği filmin kendine göre beklenmedik bir sonu var.

Gördüğüm En Güzel Kadın
La Prima Cosa Bella
 

Yönetmen: Paolo Virzì

Senaryo: Paolo Virzì, Francesco Bruni, Francesco Piccolo

Oyuncular: Valerio Mastandrea, Micaela Ramazzotti, Stefania Sandrelli, Claudia Pandolfi

Yapım: 2010, İtalya, 122 dk.

Kocası Mario, oğlu Bruno ve kızı Valeria ile mutlu bir aile tablosu çizen Anna’nın güzelliği, yerel bir yarışma sırasında en güzel anne seçilince tescillenecek, ama aynı zamanda başına bela da olacaktır. Kıskançlığın getirdiği öfke krizleri nedeniyle kocasından şiddet gören Anna, çocuklarını alarak evini terk eder. Hayatının yeni döneminde güzelliğinin büyüsüne kapılan erkeklerin yardımıyla ayakta durmaya çalışan Anna’nın asıl tutkusu çocuklarıdır. Zengin film yapımcısının metresliğinden, ablasından ölesiye korkan mağaza sahibinin sığıntılığına kadar savrulurken, eski kocasının ve kız kardeşinin engellemelerine rağmen çocuklarıyla bağını koparmayan bu hayat dolu ve tutkulu kadın artık ölümün eşiğine yaklaşmıştır. Kızı Valeria çoluğa çocuğa karışmış bir halde hâlâ dizinin dibinde, Livorno’da yaşamakta, ama oğlu Bruno kendisini terk etmiş, Milano’da uyuşturucu bağımlısı depresif bir öğretmen olarak hayatını sürdürmektedir. Kız kardeşinin manevi baskısıyla annesinin son günlerinde yanında olmak için Livorno’ya dönen Bruno içinde bulunduğu depresyonun izlerini geçmişin hatıralarında aramaya başlar.

İtalya’nın 2011’de Yabancı Dilde En İyi Film kategorisinde Oscar’a aday gösterdiği Gördüğüm En Güzel Kadın, Odipus kompleksi gibi temel psikanaliz kavramaları çağıran bir film. Oğulun hayatta en çok tutunduğu annesinde yaşadığı hayal kırıklığı, hissettiği ihanete uğramışlık açısından Semih Kaplanoğlu‘nun kahvaltı üçlemesini (Yumurta, Süt ve Bal) de akla getirmiyor değil. Ancak aşka ve tutkuya yaklaşımı bence daha dikkat çekici.

Bakımevinde yaşayan Anna’nın çevresinde yarattığı en büyük etki yaşam sevinci. Herkes ondan yansıyan bu ışıktan büyülenmişe benziyor. En büyük aşkı dediği kocası da dahil olmak üzere hiçbir erkekte aradığı mutluluğu bulamamasına rağmen küçük anların sevincine tutkuyla bağlanan ve bunu içinde taşıyan bir kadın Anna. Bu nedenle (oğlu Bruno hariç) herkesi çeken bir cazibe merkezi. Ölüm döşeğinde geçmiş hayatına bakarken gördüğü tek gerçek, aşk ve tutku. Yaşama değer veren tek şey bunlar. Bruno’nun içine düştüğü kuyuya sarkıttığı ip de bu. Anna’nın Eros’un ışığından gözleri kamaşmış biri olduğu pek söylenemez. “Karşılıksız aşkların en büyüğü” olan evlat sevgisini hayatı boyunca hiç ihmal etmemiş, hangi şartlar altında olursa onları sevmeyi, onlarla ilgilenmeyi ihmal etmemiş.

Kısacası sevmek üzerine düşünmeye iten bir hayat hikâyesi aktarıyor Gördüğüm En Güzel Kadın. Aşk ve tutkunun sınırları nedir, tartışmıyor. Bunun yerine sevgi üzerine bir hiyerarşi kalıbı koyuyor ortaya. Anne ve çocuk arasındaki gibi bencilce olmayan bir sevgiyi en üste koyuyor (ki genel kabul de bu şekildedir zaten), ama sonrasında erotik sevgiyi uçsuz bucaksız bir yol olarak koyuyor önümüze. İdeal aşkın peşinden koşulduğu bir yol değil bu, hayatın karşımıza çıkardığı her fırsatın kıymetini bilmemizi ve sonuna kadar istifade etmemizi, kaynak tükenince de üzerinde durmamızı, yola devam etmemizi öğütlüyor. Seyirciyi filmin söyleminin dışına çıkarak düşünmeye iten bir konu bu.

Filmi teknik anlamda değerlendirecek olursak; anlatımı, kurgusu, oyunculukları ve sanat yönetimi açısından gayet başarılı bir film olduğunu söyleyebilirim. Bu tür dramalardan hoşlanan seyirciyi hayal kırıklığına uğratacağını sanmıyorum.

[ Deniz Akhan ]

Kaledeki Yalnızlık

Yönetmen: Volga Sorgu Tekinoğlu

Senaryo: Volga Sorgu Tekinoğlu

Oyuncular: Numan Çakır, Özlem Tekin , Tolga Sarıtaş, Nur Sürer, Menderes Samancılar, Erkan Can, Ümit Karan

Yapım: 2011, Türkiye, 105 dk.

Serdar Akar‘ın Dar Alanda Kısa Paslaşmalar (2000) filminin arka planında sürekli tekrar eden “Hayat fena halde futbola benzer,” Türk sineması için geç kalmış, ama kendisinden sonra gelen filmler için yolu tıkayan bir motto. Hayatın futbola, ya da futbolun hayata endekslendiği yeni bir film seyirciye ve Türk sinemasına ne katar, diye düşünmemek zor. Arka mahallenin bıçkın delikanlısı olarak sinemada belli bir kalıba hapsedilen oyuncu Volga Sorgu‘nun ilk yönetmenlik denemesi olan Kaledeki Yalnızlık da bu soruların gölgesinde giriyor vizyona.

Filmin konusu şöyle: Nurettin (Numan Çakır), futbolda parlak dönemler yaşarken geçirdiği trafik kazası sonucu hem eşini hem de geleceğini kaybetmiştir. Onu hayata bağlayan tek neden oğlu Feyyaz’dır (Tolga Sarıtaş). Nurettin, 3. Lige çıkma hayalleri kuran ve başkanlığını gayri işler yapan bir adamın yaptığı (Erkan Can) amatör takımında oynamaktadır

Nurettin’in eniştesi (Menderes Samancılar) bir lunaparkta çalışmakta ve şans oyunları ile makus talihini değiştirmeyi düşlemektedir. Ablası (Nur Sürer) sıradan bir ev kadınıdır.

Uzun yıllar sonra Almanya dan gelen Zenoş teyze (Özlem Tekin) görüntüde uçuk bir 3. kuşak Almancı gibi görünse de sıcaklığı ile evde eksik olan rengi tamamlayacaktır. Ünlü futbolcu Ümit Karan, Zenoş teyzenin Almanya’dan çocukluk arkadaşıdır.

Koğuş
The Ward
 

Yönetmen: John Carpenter

Senaryo: Michael Rasmussen, Shawn Rasmussen

Oyuncular: Amber Heard, Lyndsy Fonseca, Danielle Panabaker

Yapım: 2010, ABD, 88 dk.

1966 yılında geçen Koğuş, ‘bir korku filmine en uygun mekanlar’ sıralamasında en önce sayılacakların başında gelen bir akıl hastanesinden ‘huzursuz edici’ görüntülerle başlar..

Daha sonra, kahramanımız olan güzeller güzeli Kristen (Amber Heard) ile tanışırız.. Kendisini yakalamaya çalışan polislerden saklanan bir firari olarak, arayıp bulduğu bir kır evini kundaklayan bu ‘âsi ruhlu’ kız, cayır cayır yanmakta olan evi seyrederken, arkasından yaklaşan polislerce yakalanır ve filmin başında tanıştığımız tımarhaneye kapatılır..

Hastanenin özel bir bölümüne alınan ve Tammy adlı eski bir hastanın odasına yerleştirilen Kristen’i burada -hepsi de yaşıtı- dört kızdan oluşan bir koğuş grubu beklemektedir..

Zooey, çocuk ruhlu, korkak ve içine kapanık bir kız; Iris, çok iyi resimler yapan, sanatçı duyarlılığına sahip bir kız; Sarah, kendini beğenmiş ve erkeklerin de kendisini beğendiğinden emin ‘çapkın’ bir kız; Emily ise, kızların en dışa dönük görüneni olarak, çevresine hep alaycı gözle bakan bir ‘özgür ruh’tur..

Bu arada, daha çok geceleri ortaya çıkarak, başta Kristen olmak üzere, tüm bu kızları ölümle tehdit eden bir ‘hayalet’, filmimizin bir numaralı ‘korku unsuru’ görevini yapmak için, canla başla çabalamaktadır.. Mezar kaçkını bir ‘zombi kız’ görünümündeki bu ‘iğrenç’ yaratığın, bir zamanlar yine burada tedavi gören Alice Hudson adında bir hasta kızın hortlamış hâli olduğunu, öğrenir gibi oluruz.. Bu hususta pek de emin olmadığımın farkındasınızdır herhalde.. Yine de bu gelişmeyi, Kristen’in -hastaneden kaçma teşebbüslerinden arta kalan zamanlarda- yaptığı titiz çalışmalara borçluyuz diyebiliriz..

Kıvranmamdan da anlaşılacağı üzere- bu filmi tanıtırken, sürprizini bozmamaya çalışmak önemli.. Olan biten her şeyi açıklığa kavuşturan bu -bir cümlelik- püf noktasını öğrendikten sonra, koskoca filmin hiç bir değerinin kalmayacağını ve seyir zevkinin de sıfıra ineceğini söyleyebilirim.. Dramatik çatısı böylesine pamuk ipliğine bağlı filmler, pek favorim değildir; lâkin, sırf bu özelliği sebebiyle çoğu izleyici tarafından ‘enteresan’ bulunacağı da âşikâr..

Özellikle Halloween (1978), The Thing (1982) ve In the Mouth of Madness (1994) filmleriyle bendenizin de kalbine taht kurmuş ‘korkunun ustası’ John Carpenter’ın, 2001 yılında yönettiği Ghosts of Mars‘tan on yıl sonra çektiği Koğuş, Carpenter sinemasının -artık klasikleşmiş- korku unsurlarının kimi izlerini taşıyorsa da -maalesef- türünün iyi bir örneği olamıyor.. Hatta, hikâyede ani bir dönüş etkisi yaparak, filme yeniden ve kesin bir anlam getiren finaldeki o sürpriz olmasa ‘kötü film’ damgasını -resmen- hak ettiği dahi söylenebilir.. Kaldı ki o sürpriz de daha önce hiç kullanılmamış, acayip bir buluş falan da değil..

[ Numan Serteli ]

Sevimli Cüceler Cino ve Jülyet
Gnomeo and Juliet (3D)
 

Yönetmen: Kelly Asbury

Senaryo: Kelly Asbury, Mark Burton, Kevin Cecil

Orijinal seslendirme: James McAvoy, Emily Blunt, Ashley Jensen, Maggie Smith, Michael Caine, Matt Lucas, Jim Cummings

Yapım: 2011, ABD, 84 dk.

Çok sık kullandığımız, ama üzerinde pek düşünmediğimiz bir konudur klasikler. Üstün sanatsal nitelikleri genel kabul görmüş, ya da TDK’nın izahatıyla “Üzerinden çok zaman geçtiği hâlde değerini yitirmeyen, türünde örnek olarak görülen eser,” desek de pek çok klasik eser ya sadece belli bir altyapı sahibi kişilerce ya da geniş kitlelerce sadece ismen biliniyor. (Hazır yeri gelmişken, Italo Calvino‘nun Klasikleri Niçin Okumalı? kitabını okuma listenize almanızda fayda var.)

Bir eserin konusunu bilmek entelektüel açıdan çok şey ifade etmiyor elbette, ama halkın hafızasına kazınması hiç de göz ardı edilecek bir nitelik değil. Shakespeare‘in Romeo ve Juliet oyunu da böylesi bir mertebeye ulaşmış nadir başyapıtlardan bir tanesi. Bunun sebebi en çok sergilenen tiyatro oyunlarından biri olması değil, insanlık tarihinde kök salmış bir aşk hikâyesi kalıbını sanatsal bir zirveye çıkartıp kendine mal etmesi ve kendisinden sonrası için bir şablon haline getirmesi. Hemen her dönemde tekrarlanan, dönüştürülen, başkalaştırılan, uyarlanan bir eser Romeo ve Juliet.

Kanadalı animasyon stüdyosu Starz Animation‘ın eseri Sevimli Cüceler Cino ve Jülyet (orijinal isimdeki kelime oyununu öldüren bir Türkçeleştirme) bunun son örneği. Orijinal eserdeki Montague ve Capulet ailelerinin yerini birbiriyle bir türlü geçinemeyen iki komşunun bahçelerindeki Kırmızı ve Mavi cüceler almış. Bahçeyi güzelleştirmek için kullanılan bu süs eşyaları, kraldan çok kralcı bir biçimde hayatlarını içinde yer aldıkları bahçenin bakımına vakfetmişler. Sahipleri ya da çevredeki insanlara fark ettirmeden canlanıp (evet, Oyuncak Hikayesi) bahçelerini mükemmelleştirirken birbirleriyle her anlamda rekabet etmekten geri kalmıyorlar. Mavilerin haşarı delikanlısı Cino (Genomeo) ile üzerine çok titrenmesinden bunalan Kırmızıların Jülyet’i arasında bir şekilde başlayan aşkın sonu Shakespeare’in hikâyesindeki gibi hazin bitecek mi diye seyre dalıyoruz biz de.

Sevimli Cüceler Cino ve Jülyet, büyük yaştaki seyirciyi de tavlamak için çevirdiği bütün dolaplara rağmen çocuksu bir hikâye. Ancak Oyuncak Hikayesi‘ndeki gibi masumiyet çağımızın nostaljisini yaşatacak türden değil, yetişkin olarak bize sıkıcı gelen türden. Klişe bombardımanı da cabası.

Bir diğer rahatsız edici husus da animasyonun bir İngiliz oyun yazarının İngiliz edebiyatı şaheserinden uyarlanmasına, İngiltere’de geçmesine ve orijinal olarak İngiliz aktörlerce seslendirilmesine rağmen ne senaryoda ne de aksanda İngiliz esintisi taşıması.

Sonuç olarak vasatın biraz üzerinde bir seyirlik, o kadar.

[ Deniz Akhan ]

The Hangover 2: Felekten Bir Gece Daha
The Hangover Part II
 

Yönetmen: Todd Phillips

Senaryo: Craig Mazin, Scot Armstrong, Todd Phillips

Oyuncular: Bradley Cooper, Zach Galifianakis, Ed Helms, Justin Bartha, Ken Jeong

Yapım: 2011, ABD, 102 dk.

Felekten Bir Gece (The Hangover) 2009’un en eğlenceli filmlerinden biriydi. Anımsayacağınız gibi; üç kafadar bekarlığa veda partisi vereyim derken ortalığı birbirine katıyorlar, izleyiciyi de kırıp geçiriyorlardı deyim yerindeyse. Dünyada çok sevilen film bizde de hayli beğeni toplamıştı. Gişede de istenileni fazlasıyla veren filmin ikinci bölümünün çekilmesi kaçınılmaz olmuştu haliyle.

The Hangover 2: Felekten Bir Gece Daha, ilk filmin dramatik metodunu aynen uyguluyor. Karakterlerimiz aynı. Ed Helms yine evlenmenin eşiğindeki dişçi Stu olarak boy gösteriyor. Bu filmle birlikte fenomen olacağa benzeyen ‘istenmeyen adam Alan’da Zach Galifianakis ve diğer eksen karakter Phil’de de Bradley Cooper. Stu, Alan’ı Bangkok’taki düğününe davet edip –yine- her şeyi mahvetmek istemiyor. Ne var ki, arkadaşlarının ricasını kıramıyor ve Alan’ı düğününe davet etme hatasını yapıyor. Bu ona pahalıya patlayacak mıdır, hep birlikte izleyip görüyoruz…

Her karakterin kuyruğunun birbirine bağlı olduğu enerjik suç filmlerine benzer bir yapısı var bu serinin. Bir ilmek çekiliyor ve çorap söküğü gibi akmaya başlıyor film. Bu kadar çok hesaplı kitaplı bir senaryonun ‘kendiliğindenliği’ yaratabilmesi gerçekten takdire şayan. Saat gibi tıkır tıkır işliyor düzenek, sekteye uğramadan, parçalar yerli yerine oturarak sağ salim tamamlanıyor bulmaca. Temposunu hiç yitirmeyen film, sonraki hamlesini saklayarak da ilgiyi her an canlı tutmayı beceriyor.

Todd Phillips, aynı zamanda senaryolarında da katkıda bulunduğu Git Başımdan (Due Date, 2010) ve The Hangover 2: Felekten Bir Gece Daha ile komedide yeni bir akımın kapısını araladı. Bütün olanaklar tükenmiş, bütün formüller denenmiş değil henüz komedide ona göre. Bu yeni komedi denemelerini kaçırmamakta fayda var.

[ Ercan Dalkılıç ]

X-Men: Birinci Sınıf
X-Men: First Class
 

Yönetmen: Matthew Vaughn

Senaryo: Bryan Singer, Josh Schwartz

Oyuncular: James McAvoy, Michael Fassbender, Jennifer Lawrence, January Jones, Rose Byrne, Nicholas Hoult, Kevin Bacon, Zoë Kravitz, Jason Flemyng

Yapım: 2011, ABD, 132 dk.

Öncelikle aynı ismi taşısa da filmin 2006-2007 yıllarında yayımlanan Marvel çizgi roman serisi X-Men: First Class ile pek bir ilgisi olmadığını söyleyelim. (Öyle olduğunu yazacak bir sürü kişi çıkacaktır, itibar etmeyiniz.) Sonralıkla da filmin yönetmenine dikkat kesilmekte yarar olduğunun altını çizelim: Matthew Vaughn.

Vaughn, başlangıçta iki filmin yapımcısı olarak boy gösteriyor sinema dünyasında. Guy Ritchie’nin yönettiği bu filmler 1998 tarihli Ateşten Kalbe Akıldan Dumana (Lock, Stock and Two Smoking Barrels) ve 2000 tarihli Kapışma (Snatch). Ardından 2004’te Layer Cake adlı stilize Brit-crime filmiyle yönetmenlikte rüştünü ispatlıyor; 2007’de kendine emanet edilen pahalı proje Yıldız Tozu (Stardust)’nu gayet iyi kotarıyor ve son olarak da 2010’da nedense sinemalarımıza uğramayan çizgi roman uyarlaması harika film Kick-Ass ile bizleri ekranın karşısında ağzının suları akan ergen sinemaseverlere dönüştürüyordu. Kısacası, X-Men: Birinci Sınıf için olabilecek en iyi yönetmen seçilmişti.

Filmin hikayesi II. Dünya Savaşı’nın sürdüğü 1940’lı yıllarda başlayıp 1960’lı yılların Soğuk Savaş paranoyasıyla ciddi bir şuur kaybı yaşayan ABD’de sürüyor. Harika genlerinin sağladığı olağanüstü güçlerle donanmış, mutant yani değişmiş adı verilen insanlar iyi ve kötü diye iki kutba ayrılmak zorunda kalacakları bir maceranın içinde bulurlar kendilerini. Bu karakterlerden iki tanesi X-Men evreninin en önemli figürleridir: Profesör X ve Magneto. Film zaten gelecekte en iyi ve en kötü olarak saf tutacak, iki kutbun liderliğini üstlenecek bu iki karakterin hayatlarına, dostluklarına ve seçimlerine odaklanmaktadır.

Şu ana kadar ki hiçbir X-Men filmi karşısında hayalkırıklığına uğramamış bir sinema ve çizgi romansever olarak bir kez daha memnun ayrıldım salondan. Filmde yeterince aksiyon olmadığından, kahramanların yeterince “cool” olmadığından şikayet edecekler mutlaka çıkacaktır. Ama onlar, çoğunun çizgi roman uyarlaması diye burun kıvıracağı filmin bir dönemi nasıl başarıyla yansıttığını ve kendi kurgu hikayesine tarihi gerçeklere nasıl aranje ettiğini göremeyenler olacaktır. Ayrıca X-Men: Birinci Sınıf bir mitolojinin başlangıcını başarıyla verdiği gibi, ana karakterlerinin hikayesini de seyirciye pürüzsüzce geçiriyor. Oyunculuk, dramatizasyon işin duygusal ayağını hallediyor. Geriye kalanı da işin matematiğinin doğru yapılmasına kalıyor. Film kişilerinin yaşadıkları, karakterleri ve nihayetinde seçimleri arasındaki doğru orantıyı bulabilmek için gereken matematik basit gibi görünse de, aslında o kadar kolay değildir. Karakterin inandırıcılığı, yaptıkları seçimler konusunda ikna olmanız için bu matematik şart.

Final kısımları dışında görsel bir ihtişam vadetmiyor film. Ama bu biraz da hikayenin doğası gereği doğan bir durum.

Kostümler, makyajlar ve dönemi çok yansıtmayan giysiler filmin sanat tasarımının çok da başarılı olmadığını söylemek zorunda bırakıyor beni.

[ Landlord ]

 


[poll id=”153″]

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin