Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (30 Eylül 2011)

Ardı ardına başlayan festivallerden de anlaşılacağı üzere, sinema sektörünün damarlarında akan kan hızlanmaya başladı. Dağıtımcılar da yaz döneminde rölantiye aldıkları vizyon programına nicelik ve nitelik olarak çeşitlilik katmaya başladılar. Sekiz filmin izleyiciyle buluştuğu bu haftada seçimimiz Woody Allen’la Avrupa turunun son durağı olan Paris’te Gece Yarısı. Kevin Smith’in kariyerinin en sıra dışı örneği olan Şeytanın İni de gözden kaçırılmamalı.

Afacan ve Kurbağa Surat
Freddy Frogface (Orla Frøsnapper)
Yönetmen: Peter DoddSenaryo: Vicki Berlin, Søren Danielsen, Peter Dodd, Michael W. Horsten (Ole Lund Kirkegaard’ın romanından uyarlama)Türkçe seslendirme: Aslı Tandoğan, Onur Kırış, Mustafa Oral, Rüzgar Aksoy

Yapım: 2011, Danimarka, 78 dk.

Danimarka’da çok satan bir çocuk kitabından uyarlanan film, haylaz çocuk Viktor ve arkadaşlarının yaz tatilinde kasabaya gelen bir sirk etrafında Kurbağa Surat ile çekişmesine dayalı bir macerayı anlatıyor. Çocukların daha da ilgisini çekmek için kullanılan 3D teknolojisi işe yarıyor mu bilinmez, ama belli bir yaştaki seyirciyi ve ailelerini sinema salonuna sürükleyeceği kesin.

Aslan Kral
The Lion King

[xrr rating=3.5/5]

Yönetmen: Roger Allers, Rob Minkoff

Senaryo: Irene Mecchi, Jonathan Roberts, Linda Woolverton

Orijinal seslendirme: Matthew Broderick, Jim Cummings, James Earl Jones, Nathan Lane, Ernie Sabella, Jeremy Irons

Yapım: 1994, ABD, 89 dk.

Disney Stüdyoları 1937 tarihinde Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler (Snow White and the Seven Dwarfs) ile animasyon dünyasında çığır açmıştı. Yıllar içinde pek çok klasiği beyaz perdeye aktaran şirket, müzikal masal tarzını ve naif yapısını ufak tefek modernizasyonlar haricinde değiştirmeden korudu ve giderek kendini tüketti. Yeni çağın kralı elbette ki Pixar ve tamamen bilgisayarda gerçekleştirilen animasyonlar. El çizimi iki boyutlu animasyonlar ise uzun zamandır Miyazaki ustadan soruluyor. 1994 tarihli Aslan Kral, Disney’in duraklama dönemine girmeden önce çıkardığı son başarılı animasyonlardan biri. Bugünden bakıldığında hikaye yapısı fazlasıyla basit görünse de bir klasik olduğunu inkar edemeyiz.

Afrika savanalarının aslan kralı Mufasa’nın kıskanç kardeşi Scar, veliaht Simba’nın doğumu ile tahta oturma şansını kaçırdığı için hain bir planla Mufasa’yı öldürür ve Simba’nın bu olay yüzünden kendini suçlayıp krallığı terk etmesini sağlar. Daha sonra Timon ve Pumbaa ile dostluk kuran Simba, Hakuna Matata (Kafana Takma) felsefesiyle geçmişini geride bırakıp günü gün ederek yaşamaya başlar. Ancak tesadüfen karşılaştığı çocukluk arkadaşı Nala, sorumluluklarını hatırlayıp hakkı olan tahtı geri almak için savaşmaya karar vermesine neden olur.

Elton John‘ın Can You Feel the Love Tonight şarkısıyla Oscar kazanan film, yeni moda 3D modasına uyarlanarak George Lucas’vari bir ticari hamleyle yeniden vizyona sokuluyor. Günümüz çocuklarını salonlara çekmek için bu kadarı yeterli olur mu diye sorabilirsiniz, ama ABD’de ikinci haftasında ve hasılat listesinin zirvesinde.

[ Deniz Akhan ]

Eylül
[xrr rating=1.5/5]
Yönetmen: Cemil AğacıkoğluSenaryo: Cemil AğacıkoğluOyuncular: Turgay Aydın, Görkem Yeltan, Elena Polyanskaya, Ayten Uncuoğlu, Mete Dönmezer, Serkan Keskin

Yapım: 2011, Türkiye, 88 dk.

Eylül, 18. Altın Koza’nın en tartışılması gereken filmlerinden biriydi bana kalırsa. Film, festivalde En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazanarak beni bir hayli şaşırttı. Zira film, festivalin diğer vasat filmlerinden pek farklı değildi. Değerlendirmeye girişmeden önce kısaca hikâyeye göz atalım: Yusuf (Turgay Aydın), bir yandan artık hastalığı epeyce ilerlemiş olan eşi Aslı (Görkem Yeltan) ile ilgilenmeye çalışırken, diğer yandan da hayata göğüs germeye çabalamaktadır. Bu sırada Aslı’nın hastanedeki oda arkadaşı olan yabancı uyruklu Elana’ya (Elena Polyanskaya) gitgide kendini kaptırmaya başlar…

Eylül, aslında çıkış noktasını iyi seçiyor; büyük bir açmaza giren karakterin yarattığı çatışma perdede seyre değerdir. Ama maalesef yönetmen, aynı zamanda filmin senaryosunu da yazan Cemil Ağacıkoğlu, filme Elena’nin çetrefilli hikayesini de dahil etme gafletinde bulunuyor. Birden iki kanalda akmaya başlayan film, sonradan nedense tekrar merkezine Yusuf’un hikayesini alıyor, oradan devam etmeye çabalıyor. Senaryo tam anlamıyla dağılıyor bu noktada zaten. Bir kararsızlık göze çarpıyor filmde, her şeyde bir muğlâklık söz konusu; Yusuf ile Elana arasında bir aşk var mı anlayamıyoruz, Yusuf’un eşinin hastalığı dışında da bazı sorunları olduğu açık, onlar ne bilemiyoruz… Senaryo büyük ama çok büyük boşluklar içeriyor, keza diyalog yazımında çokça buna benzer yapısal sorunlar mevcut. Bu arada filmin bir finalinin olmadığını da belirtelim. Bunu nasıl açıklayacağımı tam olarak bilemiyorum, ama yönetmen filmi bir türlü bağlayamamış galiba ve pat diye kesmeyi seçmiş.

Eylül, biçimsel manada durağan bir film, yani minimalist sinemadan beslendiği söylenebilir pekâlâ. Cemil Ağacıkoğlu, fotoğrafçılıktan sinemaya transfer olmuş bir isim, teknik olarak da filme yer yer yeteneklerini yansıtmayı başarmış. Kendisine layık görülen ödülü kazanmasına sanırım bu yetenekleri yardım etti. Ne var ki, filmdeki bu biçimsel yaklaşım En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazanmak için yeterli mi, orası tartışılır işte. Eylül, çok fazla eksiği olan, ruhu eksik, vasat-altı bir deneme olmuş. Cemil Ağacıkoğlu, senaryoya daha fazla vakit ayırsa, metnin pişmesine imkân tanısa çok daha iyi bir filmle karşımızda olabilirmiş…

[ Ercan Dalkılıç ]

Kars Öyküleri
Yönetmen ve Senaryo: Özcan Alper (Moto Guzzi), Zehra Derya Koç (Kül), Ülkü Oktay (Zilo), Ahu Öztürk (Açık Yara), Emre Akay (Küçük Bir Hakikat)Yapım: 2011, Türkiye, 81 dk.

Ankara Sinema Derneği ve Kars eski Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu’nun girişimleriyle 2007’de gerçekleştirilen Gezici Festival kapsamında Kars Öyküleri Senaryo Yarışması düzenleşmişti. Zeki Demirkubuz, Ümit Önal, Önder Çakar’ dan oluşan kurulun seçtiği beş senaryo, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın verdiği yapım sonrası desteğiyle tamamen Kars’ta çekildi ve bir başlık altında toplandı.

Tamamlandığı tarihten bu yana pek çok festivalde gösterilen yapım, ilk kez ticari vizyonda seyirci karşısına geçiyor, ama sadece 3 kopyayla. Bu nedenle ilgi çekse bile seyirciye ulaşma şansı çok kısıtlı.

Korku Evi
Dream House

[xrr rating=3/5]

Yönetmen: Jim Sheridan

Senaryo: David LouckaOyuncular: Daniel Craig, Rachel Weisz, Naomi Watts

Yapım: 2011, ABD, 92 dk

Jim Sheridan’ın yönettiği Korku Evi, korkudan ziyade bir gerilim filmi. Hatta öykünün dramatik yönü de oldukça kuvvetli. Film, hikayenin atmosferini ince ince örerek, izleyiciye o gerilimi yansıtmayı başarıyor.

Filmin başlangıç noktası oldukça tanıdık. Will Atenton, editörlük mesleğini bırakarak karısı ve iki kızıyla birlikte, yıllardır hayalini kurdukları bir eve taşınıyor. Artık kendini bu evle birlikte ailesine adamak, fırsat buldukça da tasarladığı kitabı yazmayı istiyor. Ancak evde yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğunun farkına varıyorlar. Buraya kadar ev merkezli korku filmlerinin klasik girişine sahip olan film, ilerleyen bölümlerde farklı bir rotada seyrediyor. Ancak bu rota en başta da söylediğim gibi korkudan ziyade gerilim yüklü.

Hikayenin etkileyiciliğini kurmuş olduğu atmosferle yaratan filmde, başrollerdeki Daniel Craig ve Naomi Watts’ın oyunculukları aynı düzeyde etkili değil. Özellikle Daniel Craig’in bu filmde eğreti durduğunu, karaktere ve öyküye uygun olmadığını düşünüyorum. Keza Naomi Watts da öyle. İkisi de fazlasıyla donuk, ifadesiz. Böyle olunca filmin ağırlık noktası olan gerilim atmosferi ve dramatik yapı zedeleniyor. Ancak film bunlara rağmen vasatın üzerinde, hatta yer yer oldukça iyi bir seyir süreci vadediyor.

[ Turgay Özçelik ]

Mühürlü Köşk
Yönetmen: Serkant Yaşar KutlubaySenaryo: Serkant Yaşar KutlubayOyuncular: Sibel Gökçe, Murat Yatman, Özlem Yücel, Zafer Işık, İbrahim Halil Şahin, Davut İnce

Yapım: 2011, Türkiye

Nitelikli ve seyirci tarafından gerçekten sahiplenen bir örnek çıkarmamasına rağmen, Türk sineması korku türünde şansını denemeye kararlı görünüyor. Polisten kaçan bir çetenin saklanmak için girdiği mühürlü bir köşkte kötü ruhların eline düşmesini anlatan Mühürlü Köşk, fragmanından anlaşıldığı kadarıyla erotizm dozunu diğer emsallerine göre artırmasıyla farklılaşıyor. Seyirciye vaat ettiğini gerçekleştirebileceğine dair bir umut verdiği söylenemez.

Paris’te Gece Yarısı
Midnight in Paris

[xrr rating=4/5]

Yönetmen: Woody Allen

Senaryo: Woody Allen

Oyuncular: Owen Wilson, Rachel McAdams, Marion Cotillard, Kathy Bates, Carla Bruni

Yapım: 2011, İspanya / ABD, 94 dk.

Woody Allen kent merkezli hikayelerinin odak noktasını Paris’e taşıyor Paris’te Gece Yarısı ile. Ancak bu kez, New York’un aksine Paris’te geçen öykünün hareket noktası çok güçlü bir nostalji rüzgarı. Paris sokakları, cafeleri, binaları Woody Allen için Paris’in özellikle entelektüel tarihini, anılarını simgeleyen nesneler olarak karşımıza çıkıyor filmde.

Allen’ın kahramanı Gil, nişanlısı Inez, Inez’in anne ve babası ile birlikte Paris’e gider. Inez’in babası için bir iş gezisi, Gil içinse para karşılığı senaryo yazarak içine düştüğü yaratıcılık krizinden, Paris’in eşsiz sokaklarından ilham alarak çıkma fırsatıdır bu yolculuk. Gil yazdığı senaryoların aksine, bu kez gerçekten kendini ifade edebileceği, kendini gerçekleştirebileceği bir roman üzerinde çalışmaktadır. Inez ve ailesinin sadece bir gezi nesnesi olarak gördükleri, turistik bir bakış açısıyla yaklaştıkları Paris, Gil için daha fazla anlam ifade etmeye başladığında, Gil ve Inez’in ilişkisi de gerilimli bir sürece girer. Bu gerilimde, Gil’in geceleri yaptığı büyülü yolculukların da payı çoktur.

Romantik komedi türündeki filmin, en büyük sürprizi, en çekici bölümleri de Gil’in yaptığı bu büyülü yolculuklar. Bir zaman yolculuğu şeklinde özetleyebileceğimiz bu gezilerde, Gil Paris’in entelektüel tarihinin bütün isimleriyle karşı karşıya geliyor. Filmin en önemli kusuru ise, filmde ortaya konan nostalji, geçmişe özlem sorunsalına tutarlı bir yaklaşım sergileyememiş olması. Filmdeki diyaloglarda geçen, “farklı zamanlarda yaşayan herkes geçmişi özler, bu özlem gündelik hayatta bir kaçış noktasıdır” tezi, aslında Gil buna inanmamasına rağmen, filmin gidişatı ile doğrulanıyor. Ancak, Gil’in içine girdiği bunalım halini, yalnızca yaratıcılık krizi ile açıklamak ne derece doğru olur, bu biraz şüpheli. Film bu noktada oldukça yüzeysel kalıyor. Hal böyle olunca filmde birbiri ardına görünen sanatsal karakterler bile filme bir derinlik katamıyor.

[ Turgay Özçelik ]

Şeytanın İni
Red State

[xrr rating=3.5/5]

Yönetmen: Kevin Smith

Senaryo: Kevin Smith

Oyuncular: Michael Parks, Melissa Leo, John Goodman

Yapım: 2011, ABD, 88 dk.

Bol geyik muhabbetli Clerks (1994) filmi ile büyük çıkış yapan Kevin Smith, Babasının Kızı (Jersey Girl, 2002) ile düşüşe geçmiş ve kendini toparlayamamıştı. Herkes kendisinden bir çizgi roman uyarlaması beklerken, Smith filmografisinin en sıra dışı örneğiyle karşımıza çıktı.

Şeytanın İni öncelikle farklı film türleri arasında geçiş yaparak seyircide şaşkınlık yaratmasıyla öne çıkıyor. Liseli üç arkadaşın internetten buldukları bir kadınla sevişmek için gittikleri karavanda tuzağa düşmesiyle slasher havası yaratan film, aşırı dinci bir tarikatın eline geçtiklerinin anlaşılmasıyla gerilime, FBI’ın olaya müdahelesiyle bol çatışmalı aksiyona, hükümetin sert tavrıyla 11 Eylül sonrası ABD politikalarının eleştirisine dönüşüyor. Dijital kameranın getirdiği renk paleti ve hızlı kesmeleriyle de bilindik Kevin Smith tarzından uzak olan film, seyirci arasında görüş ayrılıklarına neden olacak nitelikte.

Dogma (1999) ile ortodoks din anlayışına karşı provakatif bir eylem gerçekleştiren Smith, Şeytanın İni ile bir adım daha ileri gidiyor. Terörizm teriminin başına devlet kavramını getirmekten özellikle kaçınan zihniyetin hiç hoşuna gitmeyecek olan yapım, Smith‘in dünyanın durumu karşısında artık iyice karamsarlığa kapıldığını düşündürüyor. Şeytanın İni, gözden kaçırılmaması ve üzerinde tartışılması gereken bir yapım.

[ Deniz Akhan ]

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin