Fantasturka: Bolca neşe, bolca hüzün…

23-25 Eylül tarihlerinde Ankara’nın Kızılırmak Sineması’na gelenler, Giovanni Scognamillo’nun dediği gibi, yapısı itibariyle fantastik olan Yeşilçam sinemasının büyüsünü parlatan isimlerle bir araya gelme fırsatı buldular. Dönemin koşullarında ancak uçlara çekilerek nefes alabilen, bu imkânı da sonuna kadar kullanmak için ellerinden geleni yapan Yeşilçam’ın öksüzleri, önce yok sayıldılar, ardından alay konusu edildiler. Bazıları bu nedenle yıllarca kameralara yüz vermediler, bazıları da unutuldu, ama Metin Demirhan’ın ömrünün yetmediği bir hayal gerçek oldu ve Yeşilçam’ın hayalbazları bir sahnede toplandı.

Deniz Akhan

Star sistemine dayalı Yeşilçam’da kendilerine ayrıksı bir yol çizen; çizgi roman uyarlamalarından bilimkurguya, tarihi maceradan western’e, ciddiye alınmamış hemen her türde hikâyeye çocuksu bir heyecan ve çileyle can veren emektarlar üç gün boyunca Ankara’da kendilerine saygı ve sevgi besleyen sinemaseverlerle bir araya geldiler.

Bu festivale gelen süreç, filmlerin üretimi dönemini bir kenara koyarsak, Dünyayı Kurtaran Adam’ın uluslararası alanda bir fenomen haline gelmesiyle başladı denilebilir. Bütçesizliğin getirdiği ucuzluğu, çalışma temposunun getirdiği senaryosuzluğu, ama hepsinden öte böylesi bir işe girmeye yol açan deli cesareti ile önceleri bir alay malzemesi oldu. Çıkan absürt sonucun bilinçli bir tercih, ticari bir uyanıklık denemesi ya da sinema endüstrisine karşı bir başkaldırı olup olmadığı uzun süre tartışıldı. Yurtdışında Turkish Star Wars adıyla yapılan gösterimlere ilgi büyürken, Metin Demirhan ülkemizdeki fantastik sinemayı anlamlandırmak ve sevdirmek için yoğun çabalar sarf ediyordu. Erken ölümü ile –Dünyayı Kurtaran Adam’ın devamını çekmek de dahil- pek çok projesi yarım kalan Demirhan, belki gözleri açık gitti, ama kendisine omuz vermiş pek çok ismin Fantasturka’da buluşmasına öncü oldu.

Fantasturka – Türk İşi Fantastik Film Festivali, son beş yıldır 2. El Kısa Film Festivali’ni gerçekleştiren genç bir ekip ve Metin Demirhan’ın dostu sinema yazarı Ali Murat Güven’in çabalarıyla hayat buldu. Türün belli başlı örneklerinin sergilendiği gösterimlerin yanı sıra, efsane isimler ile yapılan söyleşiler takipçilere unutulmaz anlar yaşattı.

Festival Yeşilçam’ın arkeolojisini yapan isimlerden Mesut Kara’nın Fantastiğin Sineması (2007) belgeseli ile açıldı. Saatlere sığmayacak bir dönemi ve türü 90 dakikada kabaca toparlamayı başaran Mesut Kara, böylece izleyicilerin zihninde bir harita oluşmasını sağladı.

Günün söyleşisi akrobatlıktan dublörlüğe, oradan da jönlüğe geçmiş, başta Zagor olmak üzere pek çok çizgi roman kahramanına ve maskeli maceracıya beyaz perdede can vermiş bir isim olan Levent Çakır ile gerçekleştirildi.

Levent Çakır’ın hikâyesi, Yeşilçam’ın o bilindik hüzün sayfalarında bile unutulmuştu. Yeterli olanaklardan yoksun setlerde ölümcül sahneleri çekerken pek çok kez canını tehlikeye atan bu isim, önce erotik film furyasından kaçmış, geri döndükten sonra da koca sektörün can çekişmesi nedeniyle doğum yeri olan Edirne’ye sığınmıştı. Kimse arayıp sormazken hatırlanması, genç sinemaseverlerin saygısı ve sevgisi ile karşılaşması içine attığı bütün sızıları ortaya dökmesine, oldukça duygusallaşmasına neden oldu. Anlatmak istediği çok şey vardı, bıraksalar sabaha kadar konuşacak gibiydi. Bu nedenle moderatörlüğünü üstlendiğim söyleşide daha çok seyirci olmayı, Levent Çakır’ı anlatacakları ile baş başa bırakmayı tercih ettim.

İkinci günün konuğu, Türkiye’de ilk defa bir süper kahramanı uçuran yapımcı, yönetmen, senarist Kunt Tulgar idi. Süpermen Dönüyor filminin gösteriminin ardından Öteki Sinema bloğunun editörü Murat Tolga Şen ile seyirci karşısına geçen Tulgar, bu filmleri ticari kaygılarla çektiklerini açık yüreklilikle ortaya koydu. Çetin İnanç’ın bu sırada “Olur mu, biz o filmleri hep Oscar’da yarışsın diye çektik,” diyerek yaptığı çıkış, kendilerini aptal yerine koyan zihniyete verilmiş bir cevaptı aslında. Kunt Tulgar, filmlerin çekim hikâyelerini anlatırken salonda kahkahaların ardı arkası kesilmedi. Bu hikâyeler, büyük paralar gerektiren sahnelerin iptidai çözümlerle “seyirciye yedirilmesi” çabaları üzerineydi, ama sinemanın kendisi zaten bu çabanın bir ürünü değil miydi zaten?

Üçüncü gün Fantastik Türk Sineması’na mührünü basmış iki önemli yönetmen ve yazdığı senaryolarla seyircinin kalbine, imza attığı film sayısı ile de rekorlar kitabına giren bir senarist Ankara’daki toplulukla buluştu.

1969 tarihli Demir Pençe: Korsan Adam filminin gösteriminin ardından Sinematik blogunun editörü Utku Uluer ile seyirci karşısına geçen Çetin İnanç, Lütfi Ö. Akad’ın asistanlığının ardından nasıl jet hızıyla fantastik filmler çekmeye başladığını anlatırken içinde kalmış bir yarayı ve Yeşilçam’ın vahşi düzenini ortaya döktü. 25 yaşında idealist bir yönetmen adayıyken çekmeye çalıştığı toplumsal gerçekçi film sadece sansür kurulunun değil, devletin de hışmına uğramış, büyük bir maddi borcun altına girmiş, ailesi dağılma tehlikesiyle karşı karşıya gelmişti. İdeallerine ihanet ettiğini söylüyordu, ama ailesini aç bırakmadığı için gururluydu. Hızlı gece yaşamına rağmen(!) bugün hâlâ âşık olduğu eşi, çocukları ve torunları ile bir aradaydı. En büyük kızgınlığı da buydu; hiçbir zaman üst düzey bir sinema yaptığını iddia etmemişti, filmleri İstanbul’un en gözde sinemalarında gösterilmemişti; ideallerine ihanet ettiğini açık yüreklilikle söylüyordu; yine de filmleri alay konusu oluyordu. Buna rağmen Anadolu’da büyük hasılatlar getirmiş filmlere imza atmış, zihninde hep taşıdığı kurguları ise içine gömmüştü.

Festivalin kapanış konukları, türü adeta tek başına kurmuş olan Yılmaz Atadeniz ve kadim dostu Safa Önal’dı. Çizgi romanlar ve Amerikan seriyal macera filmleri ile geçen çocukluğunu daima yaşatan Atadeniz, maskeli kahramanların ilk örneklerine imza atmasının yanı sıra Yılmaz Güney ile en çok çalışmış yönetmen olmak gibi bir özelliği de taşıyor. Bana göre Yılmaz Atadeniz, Fantastik Türk Sineması’nı temsil etmeye en uygun isim. Bunun sebebi sadece bir öncü olması değil, bu hikâyeleri çocukluğundan yetişkinliğine ve büyük bir heyecanla perdeye taşıyan bir isim olması.

Yönetmen Sineması döneminin ve unutulmaz melodramların senaristi Sefa Önal ise fantastik film türünde eser veren bir isim olmamasına rağmen, aynı sokağın sakinleriyle yıllardır sürdürdüğü dostluk nedeniyle Fantasturka’da bulunuyordu. Ancak yazının en başında değindiğim Scognamillo’nun tanımı, yani yapım koşullarıyla Yeşilçam’ın kendiliğinden fantastik bir sinema olmasından dolayı, kendini diğer isimlerle kardeş hissettiğini ve hatta onlarla beraber çalışamamanın üzüntüsünü yaşadığını söyledi.

Gündelik hayattan kaçmanın sinemasını yapanlar, Ankara’da herkesi perdenin dışında da hayattan kaçırdılar. Sadece planlanmış etkinliklerde değil, günün her saatinde seyircilerle, festivali takip eden sinema gönüllüleri ve yazarlarla bağ kurdular ve sohbet ettiler. Böylesi bir samimiyet ve sıcaklık hemen hiçbir festivalde görülmemiştir herhalde. Bu günlerin gerçekleşmesini sağlayan herkese teşekkür etmek boynumuzun borcu. Herkesin dileği bu festivalin sürekliliğinin sağlanması.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin