İstanbul Film Festivali Kutlu Olsun!

Siz değerli okurlarımdan gelen fazlasıyla yoğun isteklere karşın, şu görkemli hayatımın İstanbul Film Festivali‘nin bilet kuyruğuna tekâbül eden kısmında yaşadığım fevkâlade maceraları -maalesef- son iki yıldır okuyamıyorsunuz.. Bundan dolayı ne kadar mutsuz olduğunuzu gayet iyi anlayabiliyorum.. Ne yapayım ki o muhteşem kuyruklardan bu yıl da uzaktaydım, sayın okuyucu..

Numan Serteli

Ah.. Şu benim dünyaca meşhur doğruculuğum yok mu? Başımdan geçmemiş bir olayı ya da bünyemde hissetmediğim hiç bir duyguyu yazıya döküp de okuyucuya yutturma girişiminde bulunamıyorum.. Yoksa, gereksiz endişeleri geride bırakarak, ‘at kafadan’ yöntemiyle, nice derin denizlerde, nice yeni maceralara kulaç atmak işten bile değil..

Bu arada, Türk yazın dünyasının son yıllarda düştüğü bunca çoraklığın, çıkmazın, açmazın temelinde benim bu endişelerimin boylu boyunca yattığından sizin haberiniz yok muydu? Vah size!

Emek Sineması : Bir Aşk Hikâyesi

Geçen yıl yarım kalmış akreditem bu yıl -allahın emri, İKSV‘nin izniyle- tamama erince, bendeniz de (ki bu sitenin hem kadrolu, hem konuk, hem de en başyazarı oluyorum) Tersninja‘nın basın temsilcisi olarak, festivali yakînen izlemeye koyuldum.. Landlord‘u da hemen asistanım tayin ettim ki yokluğumda, öyle sağda solda sürtüp durmasın..

Her ne kadar festivale ‘yakîn’ olmam gerekiyorsa da geçen Cuma günkü açılışa ve akabinde idrak edilen partiye falan icâbet etmem, bir asrı devirmeye ramak kalmış tevellüdüm sebebiyle mümkün olamadı..

Ben de çoğunluk gibi, festival açılışına, sahneye inip çıkanlara falan, televizyon ekranından bakmayı tercih ettim..

Foto: Banu Bozdemir

Bir zamanların Emek Sineması’nın kapısından her girdiğimde kâh biletimin yarısını koparırken, kâh vaziyeti uzaktan keserken rastlaştığım müdür Hikmet Dikmen‘i sahnede görmek -benim için- gecenin sürpriziydi..

Elma gibi yanakları, bıraktığı, bembeyaz olmaya pek yakın sakallarıyla bir Noel Baba misâli peyda olmasına ve onun, yârini kaybetmiş bir âşık gibi, Emek’in yokluğuna hâlâ gözyaşı dökmesine tanık olan bencileyin bir sulugöz, nasıl perîşan olmaz ki yârabbi!.

Ertesi gün olup da festivalin ilk filmiyle siftahı yapmış vaziyette İstiklâl’de dolaşırken, Atlas Sineması’nın önünde -meslektaşıyla birlikte- Hikmet Bey‘i yeniden görmek, karşılıklı hatır sormak, bordo rengine çalan yüz rengine takılanlara, “Şaraptandır, şaraptan” demesine gülümsemek.. Bir gün, aynı yerde, aynı şekilde yeniden doğacak Emek Sineması’nın içinde onunla yeniden karşılaşmanın hayâlini kurmak..

Türvak Müzesi Perdesinde Karagöz’ün Lâmbası

İlk günden ilk filme ait notları şöyle bi sıralamadan önce, Türvak Müzesi’nde yapılmaya başlayan basın gösterimlerine katılan sinema yazarlarının genelinden yansıyan bir memnuniyetsizlikten söz etmem gerek..

Bu müzenin sinema salonunun küçüklüğüne ya da koltukların rahatsızlığına falan hiç girmeden, asıl şikâyetin ‘tamamen olumsuzluklarla mücehhez’ görüntü ve ses sisteminden kaynaklandığını söylemeliyim.. Hele ki geçen yıl aynı gösterimlerin yapıldığı Nişantaşı City’s’in, her bakımdan ‘ideal’ salonlarında film izlemiş birini -üstelik bir de bu konularda hassasiyet kesbetmiş bir sinema yazarını- bu salona mecbur kılmak, bir nevi işkence uygulamaktan farksız..

Tabii ki o sinema yazarları arasına ben -tam olarak- giremiyorum..

Elbet ben de hem rahatımı düşünen, hem de bir sanat işini o sanatın gerektirdiği en ideal şartlarda izlemek isteyen biriyim.. Yalnız -dikkatinizi çekerim- çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarının büyük bir kısmını Kasımpaşa sinemalarının -yarısı kırık- tahta koltuklarında idrâk etmiş biri yazıyor bu satırları..

Zaman zaman ‘dumanaltı’ kafayla film seyretme ayrıcalığı dahi yaşatan, o zamanın ‘seyirci’ şartlarına hiç girmemek, en iyisi.. Yalnız, görüntü ve sesin en asgari koşullarına ulaşmanın imkânsızlığında debelenen insanlara yönelik, karanlığın içinden yükselen ‘Lan makinist!’ bağırtılarını hatırlatmak -benim şimdi garipsenen- bazı olumsuzluklara karşılık, kabuk bağlamış gibi duran ‘duyarsız’ hâlimi, belki anlaşılır kılar deyu düşünüyorum..

Şaka değil, filmlerin durmadan kopması neyse de, projeksiyon makinasından geçen şeritlerin alev alıp yanışını ‘gri perdelerden’ izlemiş biri olarak, Türvak Müzesi’ndeki ekrana düşen ‘korsan’ ışıktan ya da salonun tepesindeki lamba karpuzunun -Karagöz misâli- gölgesinin, perdenin tepesinde asılı kalıp durmasına -çok istesem de- öyle aşırı bir tepki gösteremiyorum.. Gösterenlere -tepkisizliğime kızsalar dahi- elbette saygı duyuyorum ki o ayrı..

İşte İlk Gün İşte İlk Film


Aynı geceyi ABD’nin farklı şehirlerinde geçiren genç bir karı-kocanın, o gece boyunca baştan çıkarılışlarının hikâyesini anlatır Son Gece..

Üniversitede birbirlerini bulmuş, üç yıldır da evliliklerini sürdüren bu ikiliden Joanna Reed (Keira Knightley), basılmış bir kitabı bulunan, şu anda da moda üzerine yazdığı makalelerle, evin bütçesine katkıda bulunan bir güzeller güzeli iken; Michael Reed (Sam Worthington), bir nevi emlakçılık işiyle meşgul, yakışıklı bir adamdır..

Çiftimizin fertlerinden ilk kuşkuya kapılanı, Joanna olur.. Kocasının -kendisinden daha önce hiç bahsetmediği- iş yerinden arkadaşı Laura’yı bir partide gören genç kadının içine bir kurttur düşer.. Laura’nın, gerçek hayatta Eva Mendes adını kullandığını söylersem, o içe düşen şüphe kurdunun ebadını siz düşünün gayri..

Üstelik, kocanın bir iş gezisinde, âdeta bir ‘âfet’ şekil ve ebadındaki bu kadınla birlikte bir kaç günlüğüne şehir dışına çıkacak olması, karısının mevcut işkillenmesini daha da bi katmerleyecektir..

Lâkin şu kaderin cilvesine bakın ki, ‘işkilli’ Joanna’nın karşısına, hem de kocasından ayrı kaldığı ilk günün sabahında, bir zamanlar büyük aşk yaşadığı -üstelik eşine ondan hiç bahsetmediği- Fransız yazar Alex (Guillaume Canet)’i çıkarır..

Farklı şehirlerde süren ve paralel bir kurguyla bize ‘naklen’ yansıtılan bu ‘ilişki’ maçında skor durumu, ‘berabere’ bi şekilde devam etmekte gibidir..

Bakalım bu beraberlik, resmen tescil edilecek mi? Ya da tarafların değiştiği, yeni beraberlikler mi gündeme gelecek? Yoksa, pek bir şey değişmeden, ‘Tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna’ şarkısı mi dillendirilecek?

İran asıllı Amerikalı senarist Massy Tadjedin’in ilk yönetmenlik denemesi olan bu romantik dramın en büyük artısı, hikâyesinde yer alan belli başlı karakterleri -benzeri filmlerde hep yapıldığı gibi- birer ‘stereotip’ olarak değil de -gerçek hayatta karşılığını bulan- günahıyla, sevabıyla, ortalama birer insan biçiminde çizebilmiş olmasında.. Yoksa gerisi hep bildiğimiz şeyler: Kadınlar, erkekler, evlilikler, yaşanmışlıklar, pişmanlıklar, bitmeyen ya da mümkünse bitmesi gereken aşklar; bir de tabii ki asıl mevzumuz olan ‘aldatmak’ üzerine, yeniden ısıtılarak servise sunulmuş replikler..

Son Gece, zaman zaman insanın içine fenâlıklar getirecek denli duygusal klişelerle yüklü olsa da, birbirinden güzel ve yakışıklı insanları izlemenin oyalayıcılığıyla, seyirciyi pek de yormadan geçip giden -hiç kuşkusuz ki- gayet şık bir biçimde sunulmuş, vasatın biraz üzerinde bir film..

Biraz Daha Çalış, 6!

Son Gece
Last Night 

Yönetmen: Massy Tadjedin

Senaryo: Massy Tadjedin

Oyuncular: Keira Knightley, Sam Worthington, Eva Mendes, Guillaume Canet

Yapım: 2010, ABD-Fransa, 90 dk.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin