Kaybeden Edebiyatı Vol.1: John Fante, Toza Sor (Ask the Dust)

Türkiye’de halk kütüphanelerinde kurmaca alanında bulabileceğiniz kitaplar kabaca ikiye ayrılır; 1-Devlet kontrolünde yüz’er yüz’er klasikleşegelen eserler, 2-güncel liste-başı, deyim yerindeyse gözümüze sokulan popülist çöpler. Bir kütüphane gediklisi iseniz bunu fark etmemeniz için hiçbir neden yoktur. Haziranın ilk günleri. Her ay düzenli olarak uğradığım uzak –size uzak, ben orada yaşıyorum.- bir taşra kentinin kütüphanesindeyim.

Ercan Dalkılıç

Rafları karıştırırken, orta yaşlı, sarışın tıknaz memurun kuşkulu gözleri yine üzerimde. ‘Bir türlü alışamadı bana!’ diye düşünürken, gözüme John Fante’nin sinemaya da uyarlanan “Toza Sor” (“Ask the Dust”) adlı kitabına ilişiyor yenilerin bulunduğu rafta. Şaşkınlık içinde kitabı elime alıyorum, -normal şartlarda Fante’nin bu raflarda olmaması gerek?- önsözü Charles Bukowski imzalı. Önsöze bakılırsa, Bukowski de Los Angeles halk kütüphanesinde tanışmış ilk Fante ile, ne tesadüf diyerek okumaya koyuluyorum…

“The Big Lebowski”nin girişinde Sam Elliot, Jeff Lebowski -nam-ı diğer Ahbap-’nin dünyanın en büyük ‘aylak adam’larından biri olduğunu şu şekilde özetler; “Bazen bir adam vardır. Tam zamanının ve yerinin adamıdır. Tam olarak oraya uyar. Ve işte Los Angeles’ta bu adam Ahbap’tır. Bu çok tembel bir adam da olabilir… Bir ihtimal Los Angeles bölgesinin en tembelidir. Bu da onu dünyanın en tembelleri arasında ilk sıralara taşımaya yeter.” Dış ses olarak bu cümleler akarken biz Ahbap’ı robdöşambrıyla, markette aldırmaz bir tavırla, az sonra ayaküstü açıp bir fırt çekeceği süt kutusuna doğru ilerlemekteyken görürüz. Sinema tarihinin görüp görebileceği en büyük ‘kaybeden’lerden biri olan Ahbap, ödemeyi karşılıksız çıkması kuvvetle muhtemel bir çek ile yapmayı da ihmal etmez absürd bir biçimde. Peki, neden başka bir şey değil de bir kutu süt? Doğal olarak bu soruyu daha önce hiç sormamıştım kendime. Ta ki, “Toza Sor”un çağrıştırdıkları üzerine etraflıca düşünene değin.

“The Big Lebowski”nin yapısal analizi pek çok kez yapıldı bugüne kadar. Fakat takip edebildiğim kadarıyla efsanevi karakter ‘Ahbap’ın atası, akrabalık ilişkileri üzerine pek bir şey yazılmadı. “Toza Sor”, Ahbap’ın köklerine dair ciddiye alınacak emarelere sahip bir kitap bana kalırsa.

“Toza Sor”un eksen karakteri Arturo Bandini, izbe bir pansiyonda yaşayan, annesinin gönderdiği paraları çarçur eden ayyaş bir yazar müsveddesi, her gece arka sokaklarını arşınlıyor ‘Melekler Şehri’nin. Ahbap, 90’ların başında 70’lerin özgürlükçü havasını taşıyan hippi bozması iken Bandini, özgürlükçü atmosferin tam ortasında, ‘tam yerinin ve zamanının’ adamı yani. Yaratıcılık sorunu da son kertede – ziyadesiyle “Barton Fink”teki alkolik, kalpazan yazarı akla getiriyor- ayyaş yazarımızın. Bir de, Hellfrick adında komşusu var ki akıllara seza. Elindeki cin şişesi ve aldırmaz tavırlarıyla ayak altında dolanan, belaya davetiye çıkarıp duran bu adamın en ilginç özelliği; olmadık yerlerde üzerindeki bornozu ile arz-ı endam etmesi, tıpkı Ahbap’ın en ciddi anlarda bile robdöşambrdan vazgeçmemesi, onu bir karşı duruş simgesi olarak kullanması gibi. Yer yer Arturo Bandini’nin de, gündelik yaşam içinde bornoz, sabahlık gibi kıyafetlerle takıldığına da rastlıyoruz kitabın ilerleyen sayfalarında.

Fakat en önemli detay kitabın da, filmin de girizgahında bu kaybeden tiplerin süt için gayrı-ahlaki yöntemlere başvurması. Kitapta, borç para verdiği Hellfrick’ten tahsilatı bir türlü gerçekleştiremeyen Bandini’nin en çaresiz anında kapısı çalınıyor, gelen tabii ki Hellfrick. Borcuna karşılık, her gece birlikte içtiği arkadaşı, şüt şirketinin şoförünün kamyonundan süt çalabileceğini belirtiyor Bandini’nin. Onlar içerken, Bandini kimsenin ruhu duymadan birkaç şişeyi kolayca gaftileyebilir. Böylece hesap da kapanmış olur. Dikkat edilecek olursa, bu iki ele-geçirme halinin çok benzeştiği söylenebilir sanırım. Kitaptaki biraz daha komplike olmakla birlikte, en az “Big Lebowski”deki süt vakası kadar masumane, belki de çocukça. Derecelendirilse ikisinin de aynı suç hanesine düşmesi işten bile değil hatta…

Cümleler sayfalarda yuvarlanıyorlardı. Kütüphane kartım vardı. Kitabı aldım, odama götürdüm, yatağıma uzandım… okumaya devam ettim. Bukowski haklıydı. Fante, bir Tanrı’ydı ve kaybedenlerin hikayesini ondan iyi kimse yazamazdı gerçekten. Çünkü onun kişisel hikayesi de anlattıklarından farksızdı. Los Angeles’in en büyük kaybedenlerinden biriydi John Fante. Bu da onu dünyanın en büyük kaybedenleri sıralamasında ilk sıraya taşımaya yetmişti. Dolayısıyla Arturo Bandini’nin de Amerikan sinemasının kaybeden prototipine büyük ölçüde kaynaklık etmiş olmasına şaşırmamak gerek. Daha da ileri gidip çağrıştırdıkları ve etkiledikleri arasında Oğuz Atay’ın olduğunu iddia etmek bile mümkün Fante’nin. Zira Selim Işık ve Arturo Bandini arasında ilginç paralelliklerin –ikisinin de randevuevinin bekleme salonundaki halet-i ruhiyeleri örneğin- bulunduğunu göreceksiniz kitabı okuduğunuzda. Kim bilir, Oğuz Atay da bir halk kütüphanesinde rastlamıştır “Toza Sor”a, ne dersiniz?..

[poll id=”105″]

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin