Sinemamuzik.com‘un bildirdiğine göre yeni filmi New York’ta Beş Minare için İstanbul ve Ankara’da iki gala düzenlemeye hazırlanan Mahsun Kırmızıgül filminin 01 Kasım günü yapılması planlanan ‘basın gösterimi’ni iptal etti. Ben, Kırmıgül’ün kendisine “Mahsun, a dear friend of mine” tadında yaklaşan bazı magazinel sinema yazarlarına filmi izletip görüş soracağından eminim ama bu onun genel anlamda sinema yazarlarına tepki koyduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Özel olarak fikir beyan etmek gerekirse; çok da tınnnn!

Ama sorumlu bir sinema yazarı (isteyen  sorunlu okuyabilir çünkü pek çok şeyle ilgili sorunum var bu ülkede) olarak bu tutumu hakkında üç beş satır bir şeyler yazmam gerekiyor. Öncelikle yakın geçmişteki MK (Mahsun Kırmızıgül) tavrımı hatırlatmak adına özet geçelim:

Beyaz Melek ve Güneşi Gördüm gibi filmlerden yana iyi şeyler söyleyen, popüler sinema adına yapılmış olsalar da bir söylem geliştirebilmiş olmalarını takdir eden bir sinema yazarıydım. Eleştirdiğim yan ise yönetmen MK’ün fazlaca öğreten adam rolüne bürünmesiydi. Özellikle Beyaz Melek‘te çok sırıtan bu kendini yeterince ifade edememe kaygısını acemiliğine yormuştum. Güneşi Gördüm‘de bu sorunun üstesinden biraz daha geldi. Ama bu kez de her zaman sinema sanatını ucuzlatma tehlikesi taşıyan bir yola saptı: ajitasyon.

Bunlar filmlerinin gişede önünü kesecek hatalar değildi elbette. Bilakis gişe topladılar…

Ama Mahsun Kırmızıgül’le ilgili koyduğum en büyük şerh Güneşi Gördüm’ün Türkiye’den Oscar adayı olarak gönderilmesiydi. Bu, hem sinema sanatına ama daha çok da gişe düşünmeden, kısıtlı imkanlarıyla iyi film çekebilen Türk sinemacılarına yapılan bir haksızlıktı. Bir gişe filmini Türkiye’nin Oscar adayı diye seçen – en azından jürinin içindeki kendine ucundan kıyısından sinemacı diyenlere – tarih hesap soracaktır diye umut ediyorum. O sormazsa da, buyrun ben soruyorum işte.

Gişe rekorları, basındaki şakşakçı dostları ve Oscar mevzusu Mahsun Kırmızıgül’ün egosunu öyle şişirdi ki, kendisini pohpohlamayanları yok saymaya ya da düşman görmeye başladı sanırım. Ama bir sanatçının şımarık çocuklar gibi her daim başının okşanmasını beklemeye hakkı yok. Mahsun Kırmızıgül’ün bir sanatçı olduğundan yana da bir kuşkum yok. Güneşi Gördüm filminin basın gösterimine bile katılmıştı oysa ki. Ben de kendisine genel olarak filmin beğendiğimi belirtmiştim ayak üstü. O günden bugüne değişen ne?

Kırmızıgül’ün cebindekiler değişti  öncelikle. Dolayısıyla da bir zamanlar cebindeki  abonmanları gazetecilere gösterebilecek kadar özgüven sahibi Mahsun Kırmızıgül de tabi. O yüzden şimdi değil cebindekini, çektiği filmi bile göstermeye çekiniyor…

Bir sanatçı eleştirilmeyi hatta beğenilmemeyi becerebilmeli. Şöhreti, parayı sindirebilmeli. Bunun da çaresi gerektiği yerde egosuna üstün gelecek güçlü bir karakter ve sanatçı kişiliği geliştirmektir kanımca.

10 YORUMLAR

  1. Yok Deniz, tek bir klip, kısa film vs. çekmemiş birinin birden uzun metraj yönetmeni olması ilginç geliyor. İbrahim Tatlıses’in yönetmen olma öyküsünü biliyorum. Ona pek benzemiyor. Bir de bu son filmin senaryosu benim demişti Mahsun sonra Sinan Çetin çıktı altından… Eğer senaryoyu yazmıyorsa, kurguya da girmediği için Hollywood stayla bir yönetmen demek ki Mahsun… Bir nevi set amiri!

  2. Murat, işin ideali elbette ki senin dediğin gibi senaryo ve set deneyimiyle (ister okullu ister alaylı) uzun metraja girişmek, ama peşin hükümcü olmamak adına, olmasa da olur diyorum. çünkü istisnalar olabilir ve en nihayetinde ne seyrettiğimize bakıyoruz. ancak bana göre iddiasını gerçekleştirme anlamında ibrahim tatlıses daha başarılı bir sinemacı 🙂

    bu arada haksızlık etmeyelim, şu senaryonun sinan çetin’e ait olma meselesi gazetelerin (bence bilerek yapıyorlar ya, neyse) yanlış anlamasından kaynaklanıyor. mahsun, sinan çetin’den senaryoyu değil filmin isim hakkını (“new york’ta beş minare” ismi resmi olarak sinan çetin adına tescil edilmiş daha önce) satın almış sadece.

  3. ntv’de yekta kopan’ın porogramında, filmine basın gösterimi neden yapmadığı sorulan kırmızıgül, sinema yazarları mevzusuna hiç girmiyerek, direkt festivallere girişti..
    beyaz melek, adana altın koza’da yarıştığında, türkiye’nin ilk senfonik film müziğine bile ödül verilmediğinden, hatta bir halk ödülü bile olsun alamadığından yakındı..
    bu ülkedeki -kendisine yönelik- önyargıları delemiyeceğini anladığını ve bu yüzden de filmlerini festivallere, yarışmalara sokmayacağını tekrarladı..

    tuhaf.. son uyguladığı ‘cezaya’ bakarsak.. bu adam festival ödüllerini galiba sinema yazarlarının verdiğini zannediyor!

  4. Tek bir istisna bile olmaksızın, Mahsun’u sevmeyen bütün değerli dostlarımın-meslektaşlarımın biraraya geldiği bu küçük tartışma platformuna ben de “Mahsun şakşakççısı magazinel (hafif de gerici) yazar” kontenjanından katılıp ortamdaki vicdanî dengeyi sağlamayı gerekli gördüm.

    Mahsun’u çok seviyorum, onu 2007 yılından beri sinemadaki canhıraş mücadelesinde gönülden destekliyorum ve şu ana kadar izlediği yolda, aldığı sonuçlarda beni genel olarak hemen hemen hiç yanıltmadı. “New York’ta Beş Minare” adlı zor filminde (hem prodüksiyon düzeyi hem de karmaşık bir olay örgüsü anlamında) sergilediği cesaretle de beni bir kez daha kendisine hayran bıraktı.

    Mahsun, çevresindeki boğucu muhalefet ve aşağılama çemberine karşın, çok müthiş bir iş yapıyor, ta ilk günden beri… Henüz tam şekillenmemiş bir yaratıcı cevhere sahip, tam anlamıyla şekillenmek için zamana ihtiyacı var. Fakat, ondan da etkili olan silahı ise sinema yapma konusunda uzun yıllardır başka hiç bir sinemacıda görmediğimiz düzeydeki coşku ve heyecanı…

    Kendisinin de bana bir çok telefon konuşmamızda söylediği gibi, yıllardır kesintisiz olarak kendisine akıp duran “arabesk TV dizisi” tekliflerinden bir ya da bir kaçını kabul edip, bölüm başına 100.000 TL oyunculuk ücreti alarak hem arabesk şarkılarını rahat rahat söyler, hem de taşralı kızların gönlünü fetheden kaytan bıyıklı jön kontenjanından 1990’lardaki feodal kimliğini aslanlar gibi devam ettirirdi. İbrahim Tatlıses’in 30 yıldır hiç sektirmeden yaptığı gibi…

    Fakat o, her yeni projesinin öncesinde onca ipoteki ve borcu-harcı yiğitçe üstlenip, tüm sermayesini kediye yüklemeyi tercih ediyor.

    Bu köşeli ülkede, kendisinin etnik kimliğine sahip biri için en zor olan yöntemi benimseyip “sanatçı” olmaya, kalıcı eserler ortaya koymaya yöneldi. Üzüyor tabii insanı, bu ülkedeki pek çok yönetmene rahatça tanınan
    “çıraklık”, “kalfalık” süresi avansının ona hiç bir biçimde tanınmaması…

    Ben de kendisinin yerinde olsaydım, “Güneşi Gördüm” ile yarattığı onca sosyal ve sanatsal tartışmalardan, elde ettiği (her anlamdaki) başarıdan sonra Boğaziçi tayfasının 13 ödülün 12 tanesini “Vavien”e havale ettiğini görünce kesin olarak SİYAD jakobenizmine savaş açardım.

    Belki arada Ege Görgün gibi mutedil, eleştirilerinde olgun ve dengeli dostlar güme gidiyor olabilir, fakat Mahsun da kime neden kızdığını gayet iyi biliyor. Türk sinema tarihinde, yapıp ettikleri bu kadar görmezden gelinmiş ikinci bir genç yönetmen daha olmamıştır. Öyle ki bu kabullenmeme halini “bizim” tarafın yönetmenlerinden İsmail Güneş, Mesut Uçakan ve rahmetli Yücel Çakmaklı bile yaşamadılar. Mahsun’a sinema yazarlarının belli bir kesiminin reva gördüğü davranış, en hafif ifadeyle “edepsizlik”tir.

    Bu arada, Murat kardeşim de dahil, merak edenlere küçük bir bilgi notu… Mahsun’un her üç filminin setinde de benim yakından tanıdığım ortak dostlarımız ışıkçı, kamera asistanı, setçi v.b. pozisyonlarda aylarca görev yaptılar. Mahsun bütün bu filmleri herhangi bir gölge isimden yardım almadan bizzat çekiyor. Bu tartışılmaz ve doğrulanmış bir bilgidir. Bu konuda içiniz rahat olsun. Filmleri, günahıyla sevabıyla ona aittir. Setlerinin en önemli özelliği ise herkesin kabul ettiği üzere, sesini asla yükseltmeden, gerilim yaratmadan, irili ufaklı hiç bir personele kabalık yapmadan çalışmasıdır. Sırf bu yönüyle bile Yeşilçam’ın o geleneksel “bol sinkaflı” çalışma ortamını tarihe gömmüştür.

    Ve son bir söz daha… “New York’ta Beş Minare”, ufak tefek tökezlemelerine karşın, hayatım boyunca izlediğim en iyi İslam yorumuna sahip film olmuş. Kendisine dört üzerinden üç yıldız vereceğim. Filmi izledikten sonra “sıvı robot” Robert Patrick’e şunu sordum: “Beğendiniz mi hikayeyi?”

    “Beğenmek ne kelime” dedi, “Ben de 11 Eylül’den sonra aynen flimde canlandırdığım karaktere yakın bir İslamofobiye meyletmiştim. Çünkü koşullar bizleri böyle öfke krizlerine sürüklemişti. Fakat, Mahsun’la bu projeyi gerçekleştirdikten sonra, artık İslâm’ın ne olduğunu ve ne olmadığını çok daha iyi biliyorum. Bu film benim duygularımı eğitti.”

  5. Kırk yıl düşünsem Ali Murat Güven’in “magazinel” nitelememi üstüne alacağını düşünmezdim. Ama madem alınmış, o zaman demek biz adresi yanlış anlaşılmaya müsait şekilde belirtme beceriksizliği yapmış ve dostları üzmüşüz diyerek hatayı kabul etme vaktidir. Yeri gelir dostları da eleştiririz ayrı ama yukarıdaki yazı da böyle bir niyet mevcut değildir. Keza vazife aşkıyla yalnızca 200 “özel dostun” davet edildiği galaya katılan Serdar Akbıyık için de benzer şeyleri söyleyebiliriz. Bu iki sinema yazarının bugüne kadar sinema gazeteciliği yolunda harcadığı emekleri görmezden gelecek halim yok.

  6. Yok be sevgili biraderim, alındığım falan yok. Kinayeye kinaye yaparak karşılık verdim sadece, oralara hiç takılmadım.

    Mahsun konusundaki esnek yaklaşım talebimi o mevzudan bin kat daha önemsiyorum. Yoksa, benim gibi sinemada belli bir derdi olan adamları kastetmediğinin elbette ki farkındayım.

    Tekrar ediyorum, bu adamın mücadelesine yönelik mesafeli yaklaşımınızda bana göre hatalı davranıyorsunuz. Dost biri olarak, tarihimizde yeni bir sinema sanatçısının doğuşuna tanıklık etme (ve onu ta en başından fark edip destekleme) sürecini ıskalamanızı istemiyorum. Herkese rahatça verilen avans ona da verilmeli… Hem sineması anlamında, hem de kişiliğinin pişip şekillenmesi anlamında…

    Bu arada, ön gösterimde ona “sinema yazarlarına yönelik tavrında” hata yaptığını da söyledim. Bana, kendince makul bir gerekçe anlattı, katılırsınız ya da katılmazsınız, fakat 2000 konuklu mahşeri galalarda konuklarıyla asla birebir ilgilenemediğini, hiç kimseyle film üzerine doğru düzgün konuşamadığını söyledi ve bu yöntemle daha birebir ilişki kurabileceği bir ortam elde etmeyi umduğunu söyledi. Seçimleri de dost yazarlar-düşman yazarlar sistemiyle yapmadığını özellikle ekledi.

    Ha, bu arada şunu da altını çize çize söyleyeyim. Kanyon’daki Gala’da, o 200-250 kişilik protokol misafirleri kadar da medya mensubu vardı. Medya mensupları, gösterime geldiler, yediler içtiler, diledikleri gibi takıldılar, fakat koltuk sayısı protokol konuklarına göre ayarlandığı için ön muhabbetler sonrası kalıp filmi de izlemek isteyen basın mensuplarının bir kısmı rahatça oturabildi, oturamayan bir kısmı da salonlarda yan koridorlara oturarak filmi izledi. Yani, basının gösterime girememesi gibi bir durum yoktu. En az konuk sayısı kadar gazeteci gördüm ortalıkta…

    Bu açıdan bakıldığında, gelmeyenler hata etmiş oldular. Çünkü, hiç kimse onları kapıda durdurup niye geldiniz demiyordu.

  7. Ali Murat ağabeyim selamlar,
    Ayağımın tozuyla İzmir kısa ilm festivalinden geldim ve Ege’nin Perşembe gününden haber ettiği bu yazının yorumlarını yorgunlukla ama keyifle okudum.

    Başkası dese bin şahit ister, yine de inanmam belki ama senin sözüne itimadım tamdır ağabey… Sen “Mahsun Kırmızıgül yönetmenlik işini biliyor, yapıyor” dedikten kelli benim ağzımdan bu konuda aksi bir cümle çıkmayacaktır.

    Ama 300 Spartalı’yı yücelten ama onların kıçını kollayan 7000 Arkadya’lıyı görmezden gören Zack Snyder’a özenen bu “200 seçkin konuk”lu gala olayında “halk sineması” yapan bir adamı affetmem, affedemem.

    Not: Festival diyorum, gala diyorum, basın gösterimi diyorum ya… Onların hepsi de senin el vermen, cesaret vermen yüzünden Ali Murat ağabey… O yüzden yazdıklarımda seni kıracak bir şey olmasın, öyle anlamış olmayasın. Mühim olan budur.

CEVAPLA

Please enter your comment!
Please enter your name here