Sergio Leone’yi konuşmak için en doğru adamı bulduk: Cenk Kıral

Türkiye’de Sergio Leone muhabbeti yapacaksınız, gideceğiniz ilk adrestir Cenk Kıral. Sinemayı yalnızca boyalı basının dergilerinden takip etmeyen sinefiller onu iyi bilirler. 25. Kare‘den ya da Geceyarısı Sineması‘ndan… Ben hala bir yazımın yayınlanmış olmasıyla gurur duyduğum Geceyarısı Sineması sayesinde keşfetmiştim onu. Spaghetti Westernler konusunda yazdığı yazıları yalnızca sinema ve okuma keyfi değil, akademik bir değer de taşıyordu kanımca. Sonra o güzel dergi kapandı ve ben Cenk Kıral’ın izini kaybettim.

Cenk Kıral, İtalyan Kültür’ün düzenlediği bir panelde karşıma çıktı: Sergio Leone Filmlerinin Yeşilçam’daki Etkileri. Leone hakkında bir kitap yazan İtalyan sinema yazarı Roberto Donati ile birlikte konuşmacı olarak katıldığı bu panelde insanı üzecek kadar az sayıdaki sinema sever ve daha da az sayıdaki sinema yazarına Leone’yi anlattılar. Panelin ardından hemen tanıştım kendisiyle ve bu söyleşinin ilk tohumlarını attım. Bu keyifli Leone sohbetinin ardından, iddia ediyorum, gidip bir Leone filmi koyacaksınız DVD oynatıcıya.

Kovboy filmlerini sevmeyen çocuk olmasa gerek, ardından büyüyüp kendini Leone westernlerine bir çocuk gibi kaptırmayan da… Ama sizin için tam anlamıyla bir tutku Leone… Nasıl değil ama niye ve hangi noktada başladığını sormak istiyorum size bu tutkunun? Hiç işin psikanalitiğini yaptınız mı?

Aslında epey yaptım. Şöyle ki: bu işin en temeli benim çocukluk dönemine takılı olmamla alakalı. O yıllar gerçekten benim için çok özel, ve o yıllara ait bazı çok köşe başı sayılacak takıntılarım var. Mesela, ben aynı zamanda çok sıkı bir Alain Delon meraklısıyım, tüm filmlerinin kolleksiyonu var. 74 Dünya Şampiyonu Batı Alman takımı ve kaptanları Franz Beckenbauer çok tutkuyla sevdiğim bir futbolcu. İşte bu Leone de o yıllara ait bir takıntının uzantısı.

Aslında takıntım o yıllarda rahmetli büyükbabam ve anneannemle gittiğim bir spagetti western filmiydi. Sonraları müziği çok meşhur olan “Sabata” filmi. Nedendir bilmem ama ortaokulda o filme ait takıntılı bir halim vardı. Mutlaka o filmi bulup seyredecektim, ama o yıllar (70’lerin sonları) henüz daha video Türkiye’ye gelmemiş, dolayısıyla bir filmi seyretmenin tek imkanı ya yazlık sinemalar ya da TRT. O filmi de bir türlü göstermiyorlar, ben de feci takıntılı şekilde hakkında bilgi toplamaya çalışıyorum. Derken annem bir gün filmin başrol oyuncusunu hatırladı. Lee Van Cleef’ti. Ben de amacına gitmeye çalışan dedektif gibi ipucunu yakalamıştım.

Derken 80’lerin başında bir yaz, o zamanlar oturduğumuz Levend semtindeki Melodi sinemasında “Bir Kaç Dolar Daha İçin” filminin oynadığını gördüm. Filmin başrolünde Lee Van Cleef vardı. O yıllarda sinemalarda yaz gelince eski filmleri gösterirlerdi. Hemen bilet aldım ve filme gittim. Müthiş bir hayranlıkla, adeta nefes almadan seyrettim filmi. Lee Van Cleef ile ilk tanışmam öyle oldu. Zaten bence Lee Van Cleef’in de en iyi rolü o filmdekiydi. Fakat salgın şimdi Lee Van Cleef tutkusunu da kaplamıştı. Derken video salgınıyla beraber Sabata dahil Lee Van Cleef’in tüm filmlerini bulmaya başladım.

Okulum Levend’teydi. Cuma akşamüstü okuldan çıkınca o zamanların en meşhur videocusu olan Maçka Video’nun Nişantaşı’ndaki yerine gidip filmler alıyordum, ve akşam evde seyrediyorduk. Ancak yıllar içinde Lee Van Cleef’in beni en çok etkileyen filmlerinin “Bir Kaç Dolar Daha İçin” ve “İyi Kötü ve Çirkin” filmleri olduğunu anladım, ve o filmleri daha iyi tanımak istedim. İlk defa o yıllarda filmlerin jenerik yazılarına dikkat etmeye başladım, ve orada Sergio Leone adını okudum.

Sonra, sanırım 1986 yılı olsa gerek, benim western düşkünlüğünü bilen bir arkadaşım bana İstanbul Film Festivali’ni gösteren sinemalardan birisi olan Gazi sinemasının fuayesinde bir kitap olduğunu söyledi. Hemen gittim ve o kitabı buldum. Spagetti Westernler hakkında bir kitaptı. Sonraları yazarı olan İngiliz profesörle de tanıştık, ve baya görüştük. Kendisine Leone biografisinde destek oldum. Neyse, kitabı elime alır almak kapağını çevirdim ve orada gördüğüm resme çarpıldım adeta. Hiç unutmam, Lee Van Cleef’in “Bir Kaç Dolar Daha İçin”filminin son duello sahnesinden hemen önce elindeki silahla duran bir pozu vardı. Kitabı adeta yedim bitirdim. Gerçi sinema bilgim çok dardı, ve kitap bana 8 numara boldu, çünkü gerçek bir araştırma ürünüydü. Sanırım sinemaya beni ilk çeken ilgi odağı o kitap oldu. O kitap sayesinde Leone’nin ne kadar büyük bir sinemacı olduğunu anladım. Sonrasında zaten filmler ve kitaplar bir seri çılgınlık haline geldi, ve artık zehir damardan iç organlara nüfuz etmişti. İşte ufak bir çocukluk ilgisinin iflah olmaz bir tutkuya dönüşmesinin hikayesi budur.

Genel anlamda ele alırsak peki… Leone’yi sinema tarihinde öne çıkaran en önemli özellikleri neler sizce? Nasıl bir fark getirdi sinemaya? Leone filmlerini klasik yapan, hem de son derece popüler temelli eserler olmalarına rağmen neydi?

Evet, Leone filmleri aslında son derece popüler filmlerdi, hatta ilk yıllarda neredeyse aşağılanarak “spagetti westernler” denilecek halde ele alınan filmlerdi. Ama, sonraları sinema otoriteleri dahil herkes ne kadar yanıldığını anladı. Bir kere, adam Amerikan sinemasının en büyük ikonlarından birisini gerçek anlamda bulan ve yaratan birisydi. Clint Eastwood, Leone’den önce 2.sınıf figüran bozması denecek kadar önemsiz iken, Leone’den sonra süperstar oldu. Yine, Lee Van Cleef de aynen Leone’den sonra sinema tarihinde en önemli karakter tiplemelerinden birisi haline geldi. Bence Leone’nin en önemli başarısı, kendisinin tabiriyle büyüklere masallar tadında, ama aslında herkese inanılmaz sinema zevki veren, muhteşem görselliklerle dopdolu, adeta mükellef bir ziyefate sofrasından kalkmışçasına insanı doyuran bir lezzette filmler yapmasıydı. En önemli katkısı, sinemada anti-hero dediğimiz anti-kahraman kavramını ilk getiren kişi olmasıdır. Ayrıca çekim teknikleri, müziği kullanımı gibi kendisine has metodları da onun sinemasını çok farklı bir yere koydu.

İtalya film endüstrisine etkileri oldu mu Leone’nin başarısının?

Oldu. Her şeyden önce Leone ilk western filminden sonra 500’den fazla Avrupa westerninin çekilmesine neden oldu. İspanya’nın güney doğusundaki Almeria neredeyse tek başına bir film platosu haline döndü. İtalya’da ise neredeyse ölmekte olan bir sinema endüstrisini canlandırdı. Onun sayesinde bir sürü sinemacı (ki buna Dario Argento ve Bertolucci de dahil) ana dalga film yapımına burada edindiği tecrübelerle girdi.

Siz uzun zaman birikimlerinizi efsane dergi Geceyarısı Sineması’nda paylaştınız. İlk yazı deneyimleri miydi bunlar. Nasıl katılmıştınız o kadroya?


Ben aslında ilk olarak 90’ların ortalarında açılan bir web forumuna yazarak girdim bu işe. Sergio Leone Web Board’dı adı. Orada benim gibi meraklılar vardı, ve her gün birşeyler yazardık Leone filmleri hakkında. Sonra 1997 yılında bir iş ziyareti nedeniyle İspanya’ya gitmem gerekti. Aklıma Leone filmlerinin çekim lokasyonlarını bulmak takıldı. Gittim o lokasyonları bildiğine inandığım, ve yukarıda sözünü ettiğim İngiliz profesörü buldum. Sir Christopher Frayling. Kendisi de acaip bir Leone hayranı, hatta sonraları biyografisini yazdı. Profesör Frayling bana bazı mekanları tarif etti. Eşimle beraber Almeria’da bir çok lokasyonu bulup, fotoğrafladım, ve o zamanlarda bu tür konulara ilgi duyan “Yeni Yüzyıl” gazetesinin Cumartesi ekine bir yazı yolladım. O yazıyı okuyan 25.Kare dergisinin editörü beni aradı ve yazmamı istedi. Sonraları da Geceyarısı Sineması ekibi ilgilendi, ve böylece oraya yazmaya başladım. Aslında Geceyarısı Sineması’ndan önce 25.Kare’de baya uzun yazılarım çıktı.

Seyretmek ve yazmakla kalmadınız bir de Leone filmlerinin çekildiği yerlere gittiniz yani…

Evet, o mekanları bulmak bir tür sinemacılık anlamında bir hac olayı gibiydi. İlk defa eşimle birlikte gittik. İnanılmaz bir heyecandı benim için. O mekanlarda adeta filmleri tekrar yaşadım.

Yalnız değildiniz mutlaka… O gezilerde birlikte olduğunuz yabancılarla nasıl diyaloglar yaşandı, ne gibi anılarla geri döndünüz?


O ilk gezinin ardından Leone sitesine gezi anılarımı yazdım. Sonraları epey ilgi gördü, ve benim gibi meraklılarla birlikte ikinci bir gezi planladık. Bu geziye dünyanın değişik yerlerinden gerçekten benim gibi hatta benden daha da iflah olmaz Leone meraklıları geldi. Geziyi planlayan bir İtalyan’dı. Hatta, o kadar ileri gittik ki, o mekanlarda gerçek kostümlerle kendi ufak filmimizi çektik. Sanki kovboyculuk oynayan çocuklar gibiydik. Leone’nin filmlerini çektiği mekanlar santimi santimi aynı yerlerde, aynı kamera açılarıyla ona benzer sahneler çekerek, sanki bir tür dejavu yaşadık. Çok hoş bir hafta geçirdik. Aramızda doktorlar, reklamcılar, telekom uzmanları vardı. Los Albericocs isimli bir kasabadaki bir pansiyonda bri hafta boyunca her an sadece sinema konuştuk ve yaşadık. Sonunda da şahane bir hatıra filmi yaptık. Adı da “Bir kaç Rüya İçin” di. Aslında o gruptan pek çok kişi hala her sene aynı dönemde gitmeye devam ediyorlar.

Ölmeseydi, Stalingard Kuşatması’nı konu alan bir savaş filmi çekecekti Leone. Sizce nasıl bir film olurdu çekebilseydi? Üzüntü duyuyor musunuz böyle bir filmi izleme şansı bulamadığınız için?


Bence müthiş bir seyirlik olurdu, ama Leone açısından hayal kırıklığı da olabilirdi. Çünkü Leone her filminden sonra ölçeğini büyüterek devam ediyordu. “Bir Zamanlar Amerika” muhteşem bir filmdi, ama stüdyo açısından acaip olaylı ve hayal kırıklığı olan bir proje oldu. Zaten o filmin çekimleri sonrasındaki olaylar ve ihtilafların Leone’nin ölümüne giden yoldaki önemli bir etkisi olduğu söylenir. Leone her filminden sonra daha da grandiose projeler yaratan hale döndü ve ufak hikayelerle gelişen janrını değiştirdi. Stalingrad filmi eğer çekilseydi dünyadaki ilk ve de tek Amerikan-Sovyet ortak yapımı olacaktı. Daha ortada senaryosu bile yokken Sovyett hükümetini filme 50 milyon dolar koymaya ikna etmişti. Bu kadar da inanılmaz bir vizyoner birisiydi. O yıllarda Sovyetlere hem de Amerikalılarla ortak film yaptırmak inanılmaz bir şeydi, ve Leone o işi neredeyse başarıyordu. Ben şahsen Leone’nin ölmesinden dolayı çok üzülüyordum, çünkü artık hayatta onun yeni filmlerini bekleyemeyecek olmak çok acı bir durum. Yaşasaydı sanırım bir kaç tane daha muhteşem film çıkarırdı diye düşünüyorum.

Bugüne kadar seyrettiğiniz filmlerden size “Bu filmi mutlaka Leone çekmeliydi, hem nefis çekerdi” dedirten oldu mu?

Hiç duydunuzmu bilmem, ama “Godfather” filmi ilk olarak Leone’ye önerilmiş ve o da filmi gangster filmi diye reddetmiş. Bence o filmi kesin muhteşem çekerdi, ama ben bu halini de çok beğeniyorum, o da ayrı bir konu. Bir keresinde de Richard Gere ile Mickey Rourke’un başrolünü oynacakları bir film projesi varmış. Amerikan iç savaşı sırasında geçen bir hikaye olacakmış. Hatta bu iki aktörle de konuşmuş. Ama, Leone bazı açılardan çok maymun iştahlı birisiymiş. Ortada senaryo bile yokken ortaya bir proje fikri atıp, sonra da onu yemek sonrası sohbetlerde ballandıra ballandıra anlatırmış. Duyanlara göre bu da o malzemelerden birisiymiş. Herhalde yapsaymış güzel bir film olurdu. Hatta ölümünü duyan Mickey Rourke acaip üzülmüş, zira daha bir kaç ay önce konuyu görüşmüşler.

Defalarca seyretmiş olmalısınız Leone filmlerini… Karşınıza çıktığında hala seyredeyor musunuz oturup?


Evet, hala büyük bir hayranlıkla seyrediyorum, çünkü Leone’nin 1960’larda yaptığı filmlerdeki o teknikleri ve görselleri nasıl oluşturduğuna hala inananamıyorum. Filmlerini beğendiğim bir çok yönetmen var, ama benim için Sergio Leone filmleri basit bir sinemasal hayranlığın çok ötesinde adeta hayatımın içine dokunmuş bir yaşam biçimi. Aslında buradaki beğeni çok sevdiğiniz bir parçayı dinlemek gibi, asla yitirilmeyecek bir duygu. Filmler benim için hikayelerinin çok ötesindeki olgular. “İyi Kötü Çirkin” filminin son mezarlık sahnesi bir opera meraklısının en sevdiği bir aryayı dinlemesi gibi hiç bitmeyen bir hayranlık. O sahneyi ve daha nicelerini TV’de her gördüğümde hala oturur seyrederim. Eğer büyük bir sinema perdesinde izleme şansım olursa o anlar benim için kutsal ibadet anları gibidir. Bazen evde herkes yattıktan sonra DVD’lerini koyup, bir kadeh içkiyle beraber yanında yaktığım puroyu da alarak inanılmaz bir rahatlık içinde izlemeye koyulurum. Belki tüm filmi olmasa da en azından bir sahnesini seyrederim diye oturuyorum, ama sonunda tüm filmi bitirmiş oluyorum. Her filmin her anını ve her diyaloğunu ezbere bilmeme rağmen, her defasında sanki ilk defa seyrediyormuş gibi “vaaay beeee, nasıl da yapmış, helal olsun” diyorum. Sanırım bunu yaşamaktan hiç bıkmayacağım J))

Sizin için öne çıkan bir Leone filmi var mı? Neden öne çıktığının bir açıklaması var mı?

Hepsinin özel bir yeri var, ama en beğendiklerimi ilk 3 sıralamasına sokarsam: 1) Bir Kaç Dolar Daha İçin 2) İyi Kötü ve Çirkin 3) Bir Zamanlar Batıda

Leone ve Eastwood westernlerini kıyasladığınızda neler söyleyebilirsiniz?


En çarpıcı farklılık İtalyan ve Amerikan dokunuşlar arası farklılıklarda yatıyor. Leone görsel kavramı ve müzik anlayışını çok daha görkemli sunan, “hesaplaşma anlarında insanın yaşadıklarını” çok çarpıcı olarak sunan birisi. Eastwood ise daha küçük kapsamlı basit hikayeleri, fazla çarpıcı olmayan şekillerde ele almayı seviyor. Mesela müzik olayını kesinlikle Leone kadar önemsemiyor. Bana bu açıdan Eastwood filmleri çok kuru geliyor. Ayrıca, sinema tarihinin en ilginç ikilisi ve ikisinin de Amerikalı olmalarına rağmen neden Eastwood’un Lee Van Cleef ile bir westernde bir kere daha bir araya gelmediğini hiç anlayamadım. Bence burada Eastwood’un Leone’nin gölgesi altında kalmadan kendini ispatlama egosu gibime geliyor. Halbuki ne kadar muhteşem olurdu bir filmde daha birlikte olsalardı. Kamerasal anlamda muhteşem bir görseldiler birlikte. Belki de Eastwood, Lee Van Cleef’i bir Leone malzemesi olarak gördüğü için ona hiç yanaşmadı. Keza yine Eastwood’un neden kendisini bu kadar üne kavuşturan Ennio Morricone ile bir daha hiç çalışmadığını hiç anlayamadım. Leone, grandiose dediğimiz dev eserlerin altına girmeyi severdi, belki de egosu onu bu yöne itti, ama Eastwood şimdilerde bile çok fazla öyle büyük yapımlara pek yönelmiyor. Küçük olsun benim olsun diyor. En son yaptığı Invictus filmini çok beğendim, ama o beğeni bir Leone beğenisiyle mukayese edilemez, farklı bir kategori.

Leone’nin Yeşilçam’a Etkileri başlıklı bir panele katılmıştınız. Gerçekten Leone’nin ciddi bir etkisi olduğunu düşündüğünüz Yeşilçam filmleri var mı? Türk western filmleri için ne düşünüyorsunuz?

Bence Türk westerni diye bir tür varsa bunun direk sorumlusu Leone’dir. Bu kadar basit, çünkü Türk halkı aslında Leone usülü filmlere hayran olmuştu, ve Türk westernleri de bu filmlere olan hayranlığın bir neticesidir. Ancak filmleri beğenmekle onlar gibi film yapmak çok farklı. Bence Türk sinemacılar Leone’den esinlenip, o dönemde ticari olarak voleyi vurmaya çalışan küçük ölçekli diğer İtalyan westernleri gibi filmler yapmışlardır. Bence Leone’den en çok esinlenen Türk sinemacı Yılmaz Güney’dir. Özellikle “Yedi Belalılar” ve “Cesur ve Çirkin” filmleri Leone türünü en çok andıran filmlerdir. Buna ilişkin herhangi bir kanıtım yok, ama benim tahminim Güney mutlaka Leone filmlerinin 8mm’lik kopyalarını izleyip, acaip esinlenmiştir diye düşünüyorum. Eğer bir gün Fatoş Güney ile karşılaşırsam bunu kendisine sormak isterdim. Diğer Türk westernleri çok komik, ve ucuz Leone parodileri gibidir. Sinemanın çok da ehil olmayan ellerde, çok düşük imkanlarla yapıldığı yıllarda ortaya çıkan, çok heves edilmiş, ama sinema tarihinde derin meraklılarının dışında pek kimsenin ilgisini çekmeyecek basit filmlerdir çoğu. Belki aralarında “Ceko” gibi bazıları biraz kayda değer, ama aklıma pek de öyle aman aman film gelmiyor bu anlamda.

Leone konuşup da Ennio Morricone’yi unutmak olmaz. Herhale onun müzikleri olmasa Leone filmleri aynı etkiyi yaratamazdı…

Bence Morricone modern çağımızın Beethoven, Chopin gibi unutulmaz ve ölümsüz sanatçılarıyla aynı kategoride ele alınması gereken birisidir. Onun notalarını 7 yaşında bir çocuk da, 70 yaşında bir yaşlı da beğenir. Bir filme hiç bilmeden girsem bile notaların akışından bunun bir Morricone bestesi olduğunu anlarım. Çok karakteristik ögeleri vardır tınılarının. Üzerine sayısız akademik eser yayınlanan nadir bestecilerdendir bugün yaşayanlar arasında. Leone ile aslında ilkokuldan sınıf arkadaşı, ve çok ilginç bir tesadüf neticesinde bir araya geliyorlar 1964 yılında. O yıldan ölene kadar Leone stilinin ayrılmaz bir parçası, ama Leone’den başka da çok ölümsüz eserleri var. Mesela Lolita filmindeki ana tema, mesela “Sicilyalılar Çetesi” teması, mesela “The Mission” filminin müzikleri, mesela “Marco Polo” dizisi için besteledikleri gibi daha niceleri var. Düşünsenize, Metallica gibi bir rock grubu bile onun notalarını uyarlayarak şarkı yaratıyor. “İyi Kötü ve Çirkin” in ana teması ise bence film müzikleri alanındaki anıtsal bir köşedir. Ben daha onun kadar bir filme damgasını vuran bir soundtrack duymadım. Aslında Morricone oda müziği alanında bir üstad, ama yıllar önce aranjman işine giriyor, ve esas ününü burada yapıyor. Keşke biraz daha besteler yapsa da dinlesek. Çok şanslıyız ki hala hayatta, ama son zamanlarda fazla beste yapmıyor, çünkü baya yaşlandı kendisi.

Leone filmlerinde en sevdiğiniz 3 ya da 5 karakteri sayar mısınız?

“Bir Kaç Dolar Daha İçin” filmindeki Douglas Mortimer, “iyi Kötü ve Çirkin” deki Tuco, “Bir Zamanlar Batıda” filmindeki Frank, “Yabandan Gelen Adam” daki Sean, “Bir Zamanlar Amerika”daki Noodle aklıma ilk gelenler.

Onunla çalışma şansı bulanlar içinde Leone filmleri için en biçilmiş kaftan diyebileceğiniz oyuncular hangileri?

Leone eskiden beri Henry Fonda’yı çok isterdi. Hatta ilk filmlerinde hep onu istedi ama bütçesi yetmedi. Sonunda “Bir Zamanlar Batıda” filminde beraber çalıştı, ve onu ilk defa beyaz perdede kötü adam olarak gösterdi. Eğer onu elde etmeyi ilk baştaki filmlerinde başarsaydı belki de sinema tarihinde Clint Eastwood diye bir aktör tanıyamayacaktık. Ayrıca, Lee Van Cleef de Leone için tipik bir yüz karakteriydi. Kamerada yakın çekimlerde onun yüzünü ölümün kartviziti gibi gösterirdi. Bu anlamda Leone için tam biçilmiş kaftandı denilebilir.

Size bir dilek hakkı tanınsa… Oynayanlar dışında bir Leone filminde oynatmayı düşüneceğiniz yerli-yabancı oyuncular olur muydu?


Bence Yılmaz Güney şahane bir Tuco olarak “İyi Kötü ve Çirkin” filmindeki çirkin olabilirdi. En çarpıcı isim bu olsa gerek.

Luciano Vincenzoni ile röportaj yapmıştınız. Leone ile olan kavgalarına yorumunuz nedir?

Bence Vincenzoni Leone filmlerindeki hikayelerin oluşumda önemli katkısı olan birisi, ama şahsen kendisi bu yaptıklarını hiç önemsememiş, hatta aşağılamış. Vincenzoni, dönemin en tanınan ve çevresi olan kişilerinden. Leone daha devreye girmeden çok ünlü birisi. Sinema aleminde, özellikle İtalya’da çok biliniyor. Ayrıca da ciddi bir entellektüel. Bu anlamda da Leone’yi kendisiyle bir tutmuyor. Aslında Leone’nin dünya çapında üne kavuşmasına aracılık etmiş, onu zamanın United Artist başkanı ile tanıştırıp, filmlerini pazarlamasına yol açan birisi. Bu anlamda da kendisinin Leone’ye katkısı inanılmaz önemli. Leone meşhur olduktan sonra kendini çok öne çıkarınca Vincenzoni buna çok sinirleniyor. Sonraki yıllarda Amerika’dan “İyi Kötü ve Çirkin”in devamı için Vincenzoni’ye geliyorlar, sanırım 70’lerin ortasında. O da projeyi Leone’ye götürüyor, ama Leone kabul etmiyor. Bu da Vincenzoni’nin Leone’ye olan hislerine ayrı bir nahoşluk ekliyor.

Ben Vincenzoni’yi tanıdığımda bana bir akşam telefonda söylediklerini aynen teybe kaydetmiştim. Söyleşimizin bir bölümü olarak yazdım, ve ona gönderdim. Aslında telefonda konuşurken epey de sarhoş olduğunu belliydi. Sonra benim yazdıklarımı okuyunca alelacele beni aradı, hatta ufak çapta tehdit bile etti. Sonradan anladım ki, meğer Leone ailesi ile aralarında hukuki bir mesele varmış “İyi Kötü ve Çirkin” filmlerinin hakları ile ilgili. Leone ailesi MGM ile kontrat yenilemesinde onu devreden çıkartmış ve neticesinde yılda ellibin dolar gibi bir geliri elinden almış. Düşünebiliyormusunuz, 30 yıl önce 11 günde yazdığın bir senaryodan yılda hala elli bin dolarlık bir gelir var ortada. Çok ciddi bir rakkam. Benim ropörtajın yayınlanması da tam bu hukuki ihtilafın ortasında gelince çok panik oldu. Neyse, sonunda o sözlerini çıkarıp öyle yayınladık, ve sorun geçti.

Sonrasında bir keresinde evine gitmiştim Roma’da. Bayağı güzel bir yerde evi vardı. Yaşı o zaman 70’lerde olsa gerek, ama o gece bile içkiyi gırla götürdü ve ben ayrılırken baya da sarhoştu. Sanırım Leone sonrasında Hollywood’da senaristlik yaptığı dönemde bazı ciddi kayıplar yaşamış. Bir aktris ile beraberken onu terk etmiş, ve ben tanıdığımda hayatı iyi yönde gitmeyen, hayata ve olaylara çok acı bakış açısına bürünmüş birisini gördüm karşımda. Tıpkı bir Leone filminin adı gibi “bir zamanlar” denecek türden muhteşem bir hayattan ciddi anlamda kayıplara inmiş. Şahsen çok üzülmüştüm. İnşallah şimdi artık huzuru bulmuştur.

Cenk Kıral Kimdir?

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin