Siyaset sinemamıza girdi, peki biz buna hazır mıyız! (Beynelmilel / Hayatın Tuzu)

 Sırrı Süreyya ÖnderLandlord

Beynelmilel (2006) filminin senaristi ve yönetmenlerinden biri; O… Çocukları‘nın(2007) senaristi Sırrı Süreyya Önder ile birkaç kez sohbet etme fırsatım oldu. Güler yüzlü, sıcak kanlı, hoş sohbet ama lafını, sözünü sakınmayan biri. Adam tıpkı yazdığı filmler gibi desek yeri yani…

Filmlerinin verdiği sinema keyfi beni ziyadesiyle tatmin ediyor açıkçası. Ne Yeşilçam’ı reddeden, ne de Yeşilçam’ın yetersizliklerinden muzdarip bir tarz. Son derece siyasi söylemlerini halkın seviyesine inerek, “çok okumuş solcu snobluğu” takınmadan paylaşan bir senarist olduğu için, 80’lerde çakma entelektüel Yeşilçam yönetmenlerinin çektiği “siyasiymiş” gibi yapan o samimiyetsiz filmlerden değil S.S. Önder’in  senaryolarından çıkan işler.

Geçen gün upuzun bir söyleşine rastladım Mesele dergisinde (Şubat sayısı). Osman Akınhay ve Bekir Tarık konuşmuş kendisiyle. Ben S.S. Önder’in söylediklerini küçük bir bölümünü alıntılıyacağım. Beynelmilel’e gelen tepkilerden söz ederken sinema eleştirmenlerine de değiniyor. Biraz da (biraz mı?) laf çakıyor. Ben kendimi “sinema eleştirmeni” saymadığımdam gönül rahatlığıyla buraya taşıyorum sözlerini.

Beynelmilel

“Genel bir yargı olarak söylemek istemesem de, Türkiye’de sinema okumaları çok cılız. Beynelmilel için söyleyebileceğim şey d, süreç içersinde yerini bulan bir üretim olduğu. Yapıldığı ve gösterildiği zaman doğru kodlarıyla anlaşılabilen bir film olmadı, ama zaman içinde bir karşılık buldu.

Gösterilen tepkileri iki-üç başlıkta özetlemek mümkün: Bir, ‘bizim mahallenin çocuğu bir iş yapmış, her türlü çapağını, eksiğini boş verebiliriz’ diyen sahiplenici, kucaklayıcı bir yaklaşım. İkincisi, ‘bir komünist bir iş yapmış, hiçbir kıymet taşımaz’ diyen düşmanca yaklaşım. Tabii bu değerlendirmeler yelpazesi, giderek zavallı bir boyuta sürükleniyor kaçınılmaz olarak: Bu anlamda zikredilebilecek son kategori ‘Gittik çok güldük’ ya da ‘gittik çok ağladık’tan ötesine bakmayan bir seyirci kalabalığı.

Sinema eleştirmenliği bizim ülkemizde neredeyse sakat doğmuş bir uğraş. Tamam, eleştirmenlerin ellerinde sinemanın teorisine dair bütün bilgiler mevcut, fakat perspektif? Perspektifleri yetersiz, çünkü bir dünya görüşünden beslenmiyorlar: sinemayı salt estetik bir kuram, ya da bir ekoller bütünü sınırında tutmaya ahdetmişler. Netice itibariyle bizde söz konusu olan, çok büyük ağırlıkla, herhangi bir filmi o filmde anlatılan hikayenin konjonktürüyle, o hikayeyi çevreleyen toplumsal-tarihsel koşullarla birlikte değerlendirme yetisinden yoksun, tam bir derbederlik. Diyeceğim, Beynelmilell’e dair bu nitelikte çok az yoruma rastladım; yoksa neredeyse istisnasız, aşırı sağdan aşırı sola kadar her kesim övgüde cömert, eleştiride cimri davrandı.”

Beynelmilel

Bu arada şimdi hatırladım. Beynelmilel ile ilgil olarak bir sinema programına çıkmıştı Özgü Namal. “Ben bu filmin siyasi olduğunu düşünmüyorum” gibisinden bir şey söylemişti, çok gülmüştüm. Özgü Namal‘ın gençliğine verdim. Ama onun yaşında bir sürü SİYAD üyesi sinema yazarı var. Acaba onlara göre de siyasi bir film değil mi Beynelmilel?

“Bulunduğun yere bakmıyorlarsa, onların baktığı yerde durarak bir şey söylemek.”

S.S. Önder de gençlerden şikayetçi zaten: “Bu ülkede 12 Eylül cuntasının başı Kenan Evren, bir üniversitede alkışlanabiliyior. Sadece bu resim dahi, yukarıda andığıl ‘imha’ tespitini doğrulayan bir emsal. Günümüzde çoğu insanın gözünde Kenan Evren ‘sevimli bir ressam’ olarak hatırlansın isteniyor ve bu maya tutuyor. Evren ve generallerinin kıyıcılığı, gaddarlığı unutturulmak istenmiş ve unutturulmuş….Varmak istediğim sonuç, toplumsal bellek imhasının dilde başladığı. Onun için ben önceliklerimi şöyle ıralıyorum: Bir, cuntayı ve faşizmi hatırlatmak; iki, cuntanın mekanizmasını, dolayısıyla Faşizmi ve Militarizmi deşifre etmek ve bunu mümkün olduğunca herkesin anlayabileceği bir şekilde yapma: Bulunduğun yere bakmıyorlarsa, onların baktığı yerde durarak bir şey söylemek.” 

Pek öyle göze parmak sokmadan siyaset yapan bir film de festivalde seyrettim: Hayatın Tuzu. Leman’ın Leman olduğu zamanlardan hatırladığım Ender Özkahraman‘ın senaryosuyla çekilen filmin yönetmeni Murat Düzgünoğlu. Siyasi görüşlerini paylaşırsınız paylaşmazsınız, metaforlarla söylediklerinde haklılık payı bulursunuz, bulmazsınız… (Mezbahadan kaçan dana metaforu mesela. Siyasi söylem ile propagandanın birbirine çok yaklaştığın hissedip rahatsız oldum.) Hatta kimi sakıncalı ya da çirkin diye niteleyebilir söylemlerini… Ama sinema adına ortada iyi bir iş çıkarıldığı gerçeğini değiştirmez bu.

Hayatın Tuzu

Ender Özkahraman hikayelerinden parçaları bir araya getirmiş sanki. Orası Öyküleri’nin pek çok karakteri de rol bulmuş bu hikayede. Bitlis’in, Ora’ların sıkıntılarını siz de hissediyorsunuz filmi izlerken. Ora’larda doğmanın bir talihsizlik olduğu gerçeği çarpıyor suratınıza. Bunun adeta nüfus cüzdanınıza taşınan bir doğum lekesi olduğunu idrak ediyorsunuz. Kısaca bir empati imkanı sağlıyor size. Çözüme giden yol da zaten empatiden, karşındakinin halinden anlamadan geçmiyor mu?

Seyretmediyseniz Beynelmilel’i, vizyona girdiğinde de Hayatın Tuzu’nu mutlaka seyredin!

Hayatın Tuzu

Not: Hayatın Tuzu’nda Hallederiz Kadir olarak bildiğimiz Levent Ülgen‘i bu kez son derece ağır bir rolde izliyoruz: Gülmeyi unutmuş bir cami imamı. Hoş, filmde gülmeyi unutmamış bir karakter yok ya…

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin