Aydemir AkbaşLandlord

Pantolonunun içine Sümerbank çizgili pijama giyen ilk Türk’ün Gaffur olduğunu sanıyordunuz. Yanıldınız. Başka bir gezegene giden tek Türk’ün Turist Ömer ya da Dünyayı Kurtaran Adam olduğunu sanıyordunuz. Yanıldınız. Aydemir Akbaş’ın hayatının ikinci baharında futbola sarmış, sabık bir porno film oyuncusu olduğunu söylediler. Siz de inandınız. Ama işte yine fena halde yanıldınız. Bu, Aydemir Akbaş’a hakkını teslim etmeniz için, belki de köprüden önceki son röportaj.  Bir de uyarı, çelişen görüşlerden müessesemiz kesinlikle mesul değildir.

 Ege Görgün (Landlord)

Gecenin bir yarısı. Televizyonun karşısında, uykuyla asla kazanamayacağımı bildiğim bir sidik yarışına girişmişim. Tek canlılık emaresi durmaksızın zapping yapan parmaklarımda, ama onlar da otomatik pilota bağlamışlar. Göz kapaklarım sürekli irtifa kaybediyor. Sebep hava boşluğu değil, TV boşluğu. 70 ekranlık “aptal kutusunda” bir görüntü ansızın otomatik pilotun hükümranlığına son veriyor. Kontrol artık bende, hür irademle hareket etmeye başlıyorum. Uyandım gaflet uykusundan. “Sihirli kutu” gösterdi yine marifetini. Karşımdaki Marslıları konu eden bir Türk filmi. Tarifi bile hoş, dikkat çekici.

Mars’ta yaşayanların nesli tükenmek üzere. Marslı kadınlar tüm evrende kendileri hamile bırakacak erkekler arıyorlar. Fezadan gelen kadınlar aradıklarını nihayet bizim gezegenimizde buluyorlar: Fehmi. Vakit kaybetmeden adamımızı gezegenlerine ışınlıyorlar. Memur Fehmi bir anda anadan üryan kadınlar arasında buluyor kendini. Fehmi, Galyalı Asteriks gibi işe koyuluyor. Tek fark onun “Türk’ün gücü” kanıtlamak için kazanda kaynatılmış bir iksire ihtiyacı yok.

Bizim gariban Fehmi’nin rüyası ancak canı kuru fasulye çekince çatırdamaya başlar. Yemek diye önüne bir iki hap konmuştur çünkü. Kendi gezegeninde teknolojiden bunalan Fehmi, burada da aynı kayaya çarpmıştır.
(Rastlantıya bakın ki, tüberküloz teşhisiyle yatırıldığı sanatoryumdan kovulan Akbaş neyle suçlanmıştır biliyor musunuz: sözde hastanedeki pilavı Amerikan pirincinden yapılmış olması sebebiyle yemeği reddetmiştir, apaçık ortadır ki sosyalisttir. “Yok,” diyor kendisi, “Diğer hastalar protesto yürüyüşü yaptılar Amerikan pirinci yemeyin diye ama ben taraf olmadım.”)

astronot-fehmi

1978 tarihli Astronot Fehmi filmi erotikten çok sulu zırtlak seks sahnelerini çıkartırsanız, acemice ve farkında olmadan yapılmış naif bir sosyal taşlama aslında. Tıpkı Akbaş’ın pek çok diğer filmi gibi. Dönemin gariban vatandaşının teknoloji karşısındaki yabancılaşmasının yanında, dar gelirli vatandaşın fantezilerini ve komplekslerini yansıtır. Ama hayat bize göstermiştir ki: şehvet aşktan da kısa sürer ve kuru fasulye feci gaz yapar. Fehmi hevesini aldıktan sonra ne yapar ne eder Marslı hurilere kuru fasulyeyi buldurtur. Yemeğin ardından da beklenen bağırsak hamlesini gerçekleştirir ve sıkışmış metan gazını salıverir. Geminin gelişmiş teknoloji ürünü bilgisayarı bu gelişmemişlik karşısında bağırmaya başlar: “Bilinmeyen gaz, bilinmeyen gaz, kırmızı alarm.” Fehmi endişeye mahal olmadığını şu sözlerle ifade eder: “Ossuruk lenn, ossuruk.”

Bir başka filminde dünyada ereksiyon mucizesini gerçekleştirebilen son erkek olur Aydemir Akbaş. Dünyanın dört bir yanından kadınlar sırasını bekler vaziyettedir, o kadar yani. Çeşitli nedenlerle cinselliğini yaşamaya hasret kalmış bir toplumun eril bir fantezisi daha beyaz perdeye yansımıştır işte. (Yoksa bu bir kehanettir ve Bodrum’da yaşanacak amele-turist münasebetlerini sembolize mi etmektedir?)
Bir başka filmde ereksiyon durumunu, “Ambargo kalkıyor” benzetmesiyle anlatırken, aslında ambargolarıyla meşhur ABD’ye laf sokuluyordur. Ama “ucuz seks filmidir” ya, kimse üstünde durulmaz.

70’li yıllarda gözünü para bürümüş Yeşilçam’ın kendi kendini sürüklediği seks filmleri furyasında oynadığı bu filmler; şimdilerde İbrahim Tatlıses’in ekürisi olarak reklamlarda, kliplerde, bazen de dizilerde karşımıza çıkan Aydemir Akbaş’a hiç de hak etmediği bir kötü bir şöhret kazandırmış durumda. Oysa bu filmler dışında oynadığı, yönettiği, senaryosunu yazdığı pek çok başka filmler de var. Önemli bir tiyatro kariyeri var her şeyden önemlisi. Tiyatroya rastlantı eseri bulaşmış ya, olsun. Galatasaray Lisesi’ndeyken sırf derslerden kaçmak için tiyatro koluna girmiş. Giriş o giriş. Okuldan tiyatrocu çıkmış Aydemir Akbaş.
1964 yılında Atıf Yılmaz’ın Keşanlı Ali Destanı filmiyle de sinemaya geçmiş. Çok geçmeden yolu Yılmaz Güney’le kesişmiş.

Bugün İbrahim Tatlıses ile olan iş birlikteliğinizin bir benzerini Yılmaz Güney ile yaşadınız? (1966 tarihli dört filmde birlikte oynadılar.)

Yılmaz Güney bir ekip oluşturmuştu o zaman kendine. O ekiple filmler çekiyordu. Ben de Haldun Dormen’den tiyatro teklifi alana kadar o ekipteydim. Geceleri de çok gezerdik Yılmaz’la. O zaman ona iki şart koşmuştum: gece gezerken silahının şarjörünü bana vereceksin. 74’de Adana’da ben yanında olsaydım o olay yaşanmazdı. (Güney’in Yumurtalık hakimini vurduğu olay.) İkincisi hızlı araba kullanmayacaksın. İki kere büyük kaza yapmıştık onunla. Çok iyi kullanırdı ama hızı, cilveyi severdi. Aynı İbrahim, o da öyle.

Yılmaz Güney çevirdiğiniz seks filmleriyle ilgili olumlu, olumsuz bir şey söylemiş miydi size…

Yok, hiç hatırlamıyorum…

Deseydi, ne derdi?

Yap ama kalitelisini yap derdi. (Güney’in “İyi bir boks seyircisi olmaktansa, kötü bir boksör olmayı tercih ederim” sözü geliyor burada hemen aklıma. Gerçekten de öyle diyeceğine emin oluyorum.)
Aydemir Akbaş’ın Tatlıses’le dostluğu ona yazdığı senaryolarla başlamış. “Tatlıses orijinal senaryo peşindedir, başka çekmez,” dese de bu filmler, Yılmaz Güney filmlerinden izler taşıyor. Zamanında sırf Yılmaz Güney’i görmek için film setlerine gelen Tatlıses için idolünün imajına bir adım daha yaklaşmak anlamına geliyordu belki de bu filmler. Hatta belki Aydemir Akbaş’la dostluğunu başlatan bile biraz bu Yılmaz Güney olma özlemiydi. Kimbilir?
O filmlerde oynadığınıza pişman oldunuz mu hiç?

Asla. Biz Yeşilçam’ı kurtardık. Para doldu sayemizde. Ben filmlerin galalarına gittiğimde ‘ekmek paramız’ geldi diye karşılarlardı beni. Türk sineması batmıştı. Aile sinemaları bitmişti. Sinek avlıyorlardı. İsmi lazım değil, bütün starlar gebermişti. Öyle bir ortamda sektörü ayakta tuttuk. Ben şunu iddia ediyordum. Sinemada hep olacağım. Ben oyuncuyum. Bugünkü ratingler de bunu  başardığımı gösteriyor.
(Gerçekten hala gösteriliyor filmleri. Cüzdanından çıkardığı bir kağıdı gösteriyor bana. Rating listesi. TV’de defalarca gösterilen Gazino Bülbülü AB’de ve Genel’de pek çok programdan daha iyi seyredilme oranı elde etmiş. Sahipleniyor filmine. Aldığı rating’den gurur duyuyor. Hiç pişmanlığı yok o filmlerle ilgili.)

Bir gün albayın biri çağırdı beni. Ayvayı yedik dedim. Gittim yanına bana dedi ki: “Aydemir, sen ne yapıyorsun biliyor musun? Seksin ne kadar önemsiz bir şey olduğunu anlatıyorsun gençlere. Dalga geçiyorsun seksle!” O zaman önemli bir fırsatı kaçırdığımızı anladım. O filmler sayesinde millete bir şey anlatma fırsatımız vardı. Kullanabilirdik bunu. Ama haftada bir film çekiyorsun, nasıl düşüneceksin. İyi de yönlendirilmedik tabi. Yeşilçam para uğruna işi pornoya dökmeseydi, pespayeliğe dökmeseydi, belki ileride olurdu ama. Ben bırakmak zorunda kaldım. Porno girdi işin içine, ben bıraktım. Çünkü araya parça takıyorlardı. Kerhaneden kadın getirip set bittikten sonra porno sahne çekiyorlardı. Ünlü isimlerin, Fatma Girik, Türkan Şoray’ın  filmlerine bile koyuyorlardı üstelik. Adana’da kendim şahit oldum, parça gelmeden bu filmi koymam diyordu adam.

Peki siz çok para kazandınız mı?

Çok kazandım ama maalesef hepsini yedim. O tarihte 40-45 bin lira kazanıyordum en son.

Gözümde canlandırabilmem için söyler misiniz ne alınabilirdi mesela o paraya? Bir ev, iki ev?

Ne evi, Kilyos’taki vadiyi alırdım. Şimdi yüz trilyon eden vadiyi 40 bin lirayla alırdım.

Sizin için porno film oyuncusu dendiğinde ne hissediyorsunuz…

Bir filmin porno olması için dühul olması gerekir. Benim kıçımı mı görmüş biri bugüne kadar? Ben hayatta donumu çıkarmadım. Fark verdiler bana. Yahu çıkar, fark vereceğiz, dediler. Benim uzun bir donum vardı, meşhur. Hep üzerimdeydi. Hem şimdi en entel filmlerde bile ne sahneler var. Geçen bir film seyrettim ismi lazım değil, bir sahne vardı benim filmlerinde öyle bir sahne yoktur. Benim filmlerinde küfür yoktur. Ha, internette dolaşıyor bir tane. En açık sahnem odur, onda da ben giyiniğim yani. Kadının organındaki tüylerden papatya falı bakıyorum: seviyor, sevmiyor. Ayrıca ben hep bir sululuk yapardım. Bir komiklik sokardım mutlaka araya.
(O filmlere porno denmesine içerliyor, kızıyor. Haklı da. Erotik-komediden ileri gitmeyen o filmlere porno demek haksızlık. Kimi zaman gülmekten kırıldığınız bir film nasıl porno olabilir ki?)

Benim filmlerim öbür seks filmleri kadar fazla iş yapmıyordu. Çünkü seks yoktu ve güldürüyordu. Adana’dan haber geldi. Bu Aydemir Akbaş’ın filmlerinde seyirci otuz bir çekemiyor diye. Çünkü bu güldürüyor, ciddi sevişmiyor, soytarılık yapıyor. Buna sevişme sahnesi çekmeyin. Bunu gönderen Nami Dilbaz en büyük sinema işletmecisi. O zaman parayı en çok veren, Türk sinemasını tayin eden Adana bölgesiydi. Böyle haber gelince yanıma bir jön koydular. Sevişme işini o yapıyordu.

Siz güldürüyordunuz, o …. seviyordu yani.

Aynen öyle. Yalnız bir keresinde şirketin birisi iki film için ellişerden, yüz bin lira verdi. Peşin. Rekor para, kimse almamış o zamana kadar. Donu çıkarmak yok yine ama ciddi öpeceksin dediler. Tamam dedim. Karnını, göğüslerini, bacaklarını sululuk yapmadan öptüm, öpüştüm. Ve ciddi ciddi öptüm kadınları. Oynadığı sinemalarda izdiham yaşandı. Kapılar kırıldı resmen. Sonra ben yok dedim. İnat uğruna bir o filmi yaptım.

Politik görüşünüz nedir?

Faşistim! Demokrasinin Türkiye’ye bol geldiğine inanıyorum. Zamanında solcu da oldum, komünist de. 301’in kalkmasına, affa, idamın kalkmasına karşıyım.

Yapmayın, insanları ırkı soyu sopu yüzünden öldürenlere faşist denir. Sizin öyle bir haliniz yok.

O manada demiyorum, tabi. Ben otorite anlamında söylüyorum. Biz Fransa değiliz. Korkacak bir otorite, bir despot lazım bize. Eskiden bir bekçi karşısında bile tir tir titrenirdi. Cezalar caydırıcı değil. Şimdi aç gazeteyi, her gün cinayet, tecavüz…

Eğitim yoksa, korku şart diyorsunuz…

Ha, ver eğitimi, sonra getir demokrasiyi.

Partilerle aranız nasıl?

Babam ve amcam ittihatçiydi. Babam Atatürk’ü ona laf edeni çekip vuracak kadar severdi. Bana yine de oku dedi, ben de Kuran’ı üç kez hatmettim. 46’da sandıkların nasıl çalındığını çok iyi biliyorum. CHP’nin baskısı bizi Menderes gibi sempatik bir lidere yöneltti. 61 ihtilalinden sonra ilk defa solcu kitaplar Türkiye’ye geldi. Bir gecede Marx’ı okuyup komünist olanlar oldu. Olanlar da burjuva ha… Biz de sanatçı olduğumuz için İşçi Partili olduk, duygusal olarak. Öyle iki olay yaşadım, oradan da soğudum. Yine DP’ye döndüm.

Fotoğraf: Uluç Özcü   Yazı © Ters Ninja