İlyas Salman

Hayatında hiç yaş günü kutlamamış. Çünkü ne zaman doğduğunu bilmiyor. Üzerine düşünülmüş, vurucu, etkili cümleler kurmayı seviyor. Böyle cümleler bulduğunda tekrar tekrar kullanmak adeti. Dünya görüşü belli, kesin ve katı. Soldan bakıyor her şeye. Militan ruhlu. Bir sanatçının öyle olması gerektiğine inanıyor. Güldürmeyi seçmiş belki, ama asla gülmeyi değil. Ağlayanı çok olan bir ülkede gülmeyi kendine yasak etmiş, ayıp saymış çünkü. En sevdiği renk hüzün o yüzden. Röportaj boyunca yalnızca bir kez gözlerinin içi gülüyor, kısa bir an için ışıldıyor. O da…

 Ege Görgün (Landlord)

Fıkra gibi. Bir komşuları vefat edince hanımı İlyas Salman’a, “yürü kalk cenazesine gidelim,” demiş. “Yok,” demiş Salman, “Dirisini sevmezdim, ölüsünü mü seveceğim.” Hanımı ısrar etmiş, gitmişler. Cenaze namazında hoca sormuş “merhumu nasıl bilirdiniz” diye. Herkes adet olduğu üzere “iyi bilirdik” derken, Salman bağırmış: “kötü bilirdik!” Hoca yine sormuş; “hakkınızı helal ediyor musunuz!” Salman yine, üstelik bu kez daha yükses sesle; “Etmiyorum!”

“N’apayım?” diyor, “Yaşarken hırsızın tekiydi, ölünce temizlendi mi şimdi bu adam?” İlyas Salman lafını bu kadar sakınmıyor işte. Bu yüzden ehliyetine bile el konmuş. Söylediğine göre gazetelerin yazdığı gibi aşırı alkollü olduğu için yaşanmamış bu hadise. “Taksim’deki 1 Mayıs gösterisinde konuşma yapacaktım. Sert bir konuşma. Bu konuşmanın metni bir şekilde polisin eline geçmiş. Yolda çevirdi trafik, ‘alkollü müsün?’ diye sordu. ‘İki bira içtim,’ dedim. Arabama el koydular, beni göz altına aldılar, saatlerce uğraştım. Neticede o konuşmayı yaptırmadılar bana.”

“Annem diyor ki, seni koç salımında doğurdum. Hangi yıl, hangi ay, hangi gün belirsiz. Koç salımı yılda iki kez olur. Mart-Nisan ve Eylül-Ekim. Diyor ki ben doğduktan sonra Adana’ya pamuk toplamaya gidilmiş. Beni derede çıplak yıkadığını hatırlıyor.” İlyas Salman 40’lı yılların sonunda işte bu kadar gösterişsiz bir şekilde gelmiş dünyaya. Doğduğu gibi yaşamayı yaşamayı seçtiği için de 1981’de yüz bin lira taksitle aldığı apartman dairesinde gösterişsiz, orta halli bir hayat sürüyor. “Ben hayatımda hiç zengin olmayı düşlemedim. Keşke dünyanın yedi buçuk milyar insanı benim gibi orta halli bir yaşam sürmeyi seçseydi,” diyor, “kuyunun dibinde kimse kalmazdı.” Doğru tespit elbet. Azınlığın lüksü, çoğunluğun sefaleti olmuyor mu bu düzende? Farzı misal, lafa geldi mi başlık parasını çağ dışı bulan, ama sevdiği erkekten açgözlülükle parmağına “şu kadarcık bir şey” bekleyenlerin ve bu beklentiyi reklamlarla kızıştırıp meşrulaştıran tüccarların aklındaki son şey o taşı çıkarırken ölen köle çocuklar. İşte İlyas Salman o köle çocuklar gibilerini hiç aklından çıkarmadan yaşayanlardan.

İlyas Salman’ın “mabedim” dediği odasında konuşuyoruz. Her türlü süslemeye, gösterişe ve tasvire sırt çevirmiş bir protestan kilisesine girmiş bir katolik gibi hissediyorum kendimi. Çalışma masasının işini bir sehpa görüyor. Salman’ın yazı yazmaya başladığı Türk Solu dergileri yerde, ağzına kadar dolu küllüğün yanı başında. Bir Samsun paketi bitmeden, ikincisi açılmış. Uluç bir ara çarpıp deviriyor küllüğü, sonra iskambil kağıdıyla dört dörtlük bir temizlik yapıyor. Aynı başarıyı fotoğrafları çekerken de göstermesini diliyorum içimden. Çünkü ortam pek öyle “görsel sanat” icra etmek için müsait değil. Oturmak için koltuklar var ama biz de İlyas Salman gibi yerde oturmayı tercih ediyoruz.  Odadaki en büyük lüks Digiturk. Sinema kanalı açık. Rastlantıya bakın ki Jim Carrey’nin filmi oynuyor. Ses kısık. “Nasıl bulursunuz?” diye soruyorum. “Pek sevmem,” diyor. “Kötü bir Jerry Lewis kopyası. Ama bu Truman Show değil mi? Bu iyi bir filmdir.” Biraz sohbet ediyoruz. Sonra o, “artık başlayalım mı?” diyor. “Başladık zaten,” diyorum ben de. “Kapıda elinizi sıkıp merhaba dediğimde başladı röportaj.”

Ne cevap vereceğinizi bildiğim bir soruyla başlayayım:  Nasılsınız, İlyas bey?

Türkiye gibiyim, efendim. Bir insanın mutluluğu sokakta gördüğü mutlu insanın çokluğuyla doğru orantılıdır. Sokakta gülen insan görmüyorsanız ve siz gülüyorsanız sizde bir çelişki var demektir. Ben sokaktaki insan kadar mutluyum. Herkesin iyi olmadığı bir yerde bir insan tek başına iyi olamaz.

Malatya doğumlusunuz, Turgut Özal ile hemşehrisiniz. Bu sizin bir gurur vesilesi mi?

Bir konferansta 1500 insana hitap ediyorum. Günün gençliğinin çoğu Özal’ın sayesinde hırsızlığı öğrendiler, dedim. Salondan bir tanesi “İlyas Abi, Özal senin hemşehrin neden eleştiriyorsun?” dedi. Ben de, “En yakın hemşehrim babam. Ama önemli olan babam olması değil, adam olması,” dedim. Adam olmadıktan sonra, babam olmuş ne fark eder. Kalktı, benim insanım işini bilir dedi. Hırsızlığa direktif verdi. Çalsın, çırpsın, zengin yaşasın, istediği kadar namussuz olabilir, zengin yaşamak onurluluktur dedi. Benim gözümde emeksiz yemek olmaz. Turgut Özal bu ülkeye hırsızlığı öğretti ve gitti. Bu anlamda ben onun doğduğu yerde doğmadım.

İlyas Salman sık sık Hamal Vahap’ın oğlu olduğu yineliyor. Sırf bize değil, başka pek çok röportajda. Malatya Buğday Pazarı’nda hamallık yaparmış babası. Hem ailesine bakmış, hem çocuklarını okutmuş bu şekilde. Bir yandan okuyan, bir yandan simit, börek, tatlı ve muhtar çakmaklarına benzin satan oğlu İlyas’a şart koşmuş: ya polis olacaksın ya da öğretmen. İlyas gerçekten de kazanmış öğretmenlik sınavını ama babasına aksini söylemiş. Tiyatroya gönül verip, babasının dileğini ancak bir aktör olarak sahnede ve filmlerinde gerçekleştirmiş.

Sizce sanatçı sol görüşlü mü olmalıdır?

Sanat insanın doğa üzerinde yaşamasıyla birlikte başlıyor. Hayata değinmeyen şeyin adı sanat olamaz. Sanat hayatla akraba olmak zorunda. Hayatla akraba olursan politikayla da akraba olmalısın. Hepimiz hayattan şöyle ya da böyle şikayet ediyoruz. Değiştirmenin yolu bilim ve sanat. Sanat resim düzene muhalif olmalı. Başka türlü değiştiremez ki. Sürekli evet diyen bir adam sanat yapabilir mi?  Hayır diyebilmeli sanatçı, durun diyebilmeli.

İdeal yönetim biçimi de sosyalizm diyorsunuz…

İdeal hiçbir şey yoktur. Ama en ideali sosyalizmdir diyelim. Kötünün iyisidir diyelim. Koç, Sabancı, Eczacıbaşı gibilerin sırf paralarıyla yönettiği  bir dünya yerine, benim gibi bir sanatçının yönettiği bir dünyayı tercih etmez misiniz? Bu daha ideal değil mi?

Sizin tarifiniz Bülent Ecevit’i getiriyor akla. Teorikte ideal olan pratikte iflas etmedi mi Bülent Ecevit’le?

Bülent Ecevit hiçbir zaman sağlıklı bir solcu olmadı ki. Çıkışı da öyle değildi.  Hepimiz dağlara çizdik resmini. Ben çizmedim. Ama çizenler oldu. Karaoğlan geliyor dediler. Bir kere Karaoğlan,  Karaoğlan olmasıyla lekeliydi.  Karaoğlan tipik bir Türk kahramanıdır. Ama kahramanlardan medet umacağımıza, hepimiz kahraman olsak daha iyi değil mi? Biz mit haline getirmeyi seviyoruz insanları. Genelde bütün dünya emekçileri böyledir.

Yine de siyaset tarihimize bakınca onun yerine alternatif olarak koyabileceğiniz başka bir isim gelmiyor akla.

Mahir Çayan. Keşke hayalleri gerçek olsaydı. Umarım, Türkiye’deki herkes onun yazılarını okuma fırsatını bulur. Maalesef biz yaşadığımz dünyayı bilmekten yoksunuz. Bilen adamlar da öldürüldüler. 1960’lardan bu yana en çok okumuş adamlar vuruldular, asıldılar veya sürüldüler. En çok onlar hapis yattılar. Bilen insan tehlikeli insandır.

Siz de böyle bir tehlikeyi hissettiniz mi hiç? Özellikle olayların tırmandığı dönemlerde…

Çok telefon edildi, çok tehdit edildim. Ama beni vuran insan akşam eve gidecek çocukları benim filmim seyrediyor olacak. Ne yapacak? Utanç duyacak. Belki bu engel oldu onlara. İnsanımıza cevap veremezler, bir komiği öldürdük diye.

Banker Bilo, Çiçek Abbas, Kibar Feyzo gibi aklımızdan çıkmayan filmler İlyas Salman’ı  hep hatırlamamızı sağlıyor. Onlar kadar popüler olmayan ama sanatçının kariyerinin en önemli performansını ortaya koyduğu ödüllü film Fikrimin İnce Gülü (Sarı Mersedes) ise Salman’a duyduğumuz sevginin yanında, saygıya da genişçe bir yer ayırmamızı sağlıyor. En son Ahmet Ümit’in romanından uyarlanan Sis ve Gece’de canlandırdığı Cuma  karakteriyle izledik kendisini. Sinema severler, eleştirmenler ve medya için Salman filmin en dikkat çekici yönü oldu. Bir kez daha hatırladık İlyas Salman’ı. Onu hiç unutmamıştık aslında, ama ne yalan söyleyelim epey ihmal etmiştik. Sis ve Gece, Salman’ın sinemaya dönüşü olarak ilan edildi ama 95’te ve 2004’te video piyasası için çektiği filmler hiç gündeme gelmedi. Belki de gündeme getirmeye değecek kadar önemli olmadıklarından.

Televizyon dizilerinde rol almayı düşünür müsünüz?

Teklif gelirse oynarım. Ama dizilerin hayattan kopuk olduğunu düşünüyorum. Üç kişiyi ilgilendiren öykülerle sanat yapıyoruz diyemeyiz. Töre cinayetleri Türkiye’nin doğusunda en fazla beş milyon insanı ilgilendiriyor. Bu tür hikayeler Türkiye’yi anlatmıyor. Ama işin garibi böyle marjinal öyküler çok ilgi çekiyor.

Ama siz de ağa maraba ilişkileriyle ilgili filmler yaptınız…

İşin içerisinde genelde emek sermaye çelişkisi vardı ama.

İlginç çelişkiler ve komik rastlantılar var İlyas Salman’ın hayatında. Mesela askerliğini 1983’de oldukça gecikmeli olarak yaptığında Kenan Evren’e orduevinde kendi deyimiyle “soytarılık” yapmak zorunda kalmış. Mahir Çayan onun idolü ama silahlı mücadeleyi bile göze alan Çayan’ın aksine Salman silahlara karşı. Dediğine göre askerde bile silaha elini sürmemiş. Hakkını korumak için bile kimseye silah çekemeyeceğini söylüyor. Ve son olarak şu an oturduğu apartman. Apartmanın adı AK. Konu İlyas Salman olunca bu gerçekten şaka gibi bir şey. Çünkü Salman’ın iktidardaki partiye muhalefet durumunu benim kelimelerle anlatmam mümkün değil.  Onun için kendi kelimelerine yüklüyorum bu görevi:

“Karanlık bir partinin kendine ak demesi bizi kandırmıyor. Bir insan hem sağcı hem onurlu olamaz. İkisi yan yana gelmez. Neredeyse Allah’ın cebinden peygamberi çalacaklar.”

Osmanlı’ya nasıl bakıyorsunuz?

Osmanlı ilhak ve istila politikasından başka bir şey yapmamıştır. İrticai bir düzendir. Özgürlükçü değildir. Sadece saldırarak ve pay alarak para kazanmıştır. İstanbul dışında halkına hiçbir şey sunmamıştır. Ve geriye ne bırakmıştır: hilafet. Bugün onun özlemi içersinde yaşayan bir sürü üçkağıtçı var.
Alkolle aranız nasıl?

Severim ama kişiliğimi kaybedecek kadar sevmem. Türkiye’de yetmiş milyon insan yaşıyor, su içmiş sarhoş dolaşıyorlar, ben onlardan daha ayığım.

Alevi kökenlisiniz?

Evet, bunu hiç saklamam çünkü Anadolu aleviliğinden çok şey öğrendim ben. Demokratlığı, Atatürkçülüğü, Kemalizmi, bağımsız Türkiye anlayışını hep oradan öğrendim. Açıkçası beni camiye de çağırsalar gider vaaz veririm. Ama düşündüğümü söylerim. Demokrasi adına güzel bir şey söyleyen herkes dostumdur, kardeşimdir.

Türkü söylüyorsunuz, kasetleriniz var. Peki saz da çalıyor musunuz?

Yok, Allah bana öyle bir yetenek vermemiş. Altı ay uğraştım bir Gelin Ayşem Suya Gitmiş türküsünü çalamadım.

Kitap da yazıyorsunuz?

Hasretim sansürlüdür diye bir şiir kitabım var. İkinci kitabımı hazırlıyorum şimdi. Adı: Geliriyle Aydınlarımıza Mum Alınacak. Bir “komik adem” olarak devlet, ordu, Allah, kitap, polis, peygamber, kadın erkek ilişkileri, eşitlikler sorunu gibi konularda düşüncelerimi yazdım.

Röportajın sonuna geldik. Hayır, giriş spotunda yarım bıraktığım cümlemi tamamlamayı unutmadım. Bu işi buraya, en sona bıraktım. İlyas Salman’ın gözlerinin ışıldığı o an oğlu Temmuz Ali’den bahsettiği andı. Temmuz Ali, “Baba ben senin gibi soytarı olmayacağım, yönetmen olacağım,” deyip sinema okumaya başlamış. İlyas Salman kızmamış, yalnızca “Oğlum, saraya dalkavuk olacağına, halka soytarı ol!” Salman fikri mücadelesini verdiği devrimi gerçekleştirmesi pek kolay gözükmüyor ama tek başına çoktan gerçekleştirdiği başka bir devrim var bu arada; kızı Devrim.

Foto: Uluç Özcü         Yazı © Ters Ninja