“Bir film sadece bir film değildir.” a.k.a. Neden Bazı Filmler Daha İyi?

Burak GöralBurak Göral
Sinema yazarı Burak Göral’ın Hayalet Kitap’tan çıkan ve Neden Bazı Filmler Daha İyi? adını taşıyan üçüncü kitabında sinema tarihinde ve sinema severlerin hafızasında kendince yer etmiş 16 film mercek altına alınıyor. 16 filmin içinde ilk gözen çarpanlar Scarface, Alien, Kuzuların Sessizliği, Rezervuar Köpekleri, Leon, Esaretin Bedeli, Olağan Şüpheliler ve Gladyatör... Burak Göral’la yalnızca yeni  kitabıyla ilgili değil sinemadan yayıncılığa uzanan şeritte pek çok durağa uğrayan keyifli bir sohbet yaptık.


En güzel soru kitabın ismini oluşturuyor. Bu soruyla başlayalım: Neden bazı filmler daha iyidir?

İyi fıkra anlatan insanlar vardır hayatta. Bu insanlar fıkra çok komik olmasa bile onu çok iyi anlatabildikleri için topluluklarda dikkat çekerler. Girdikleri ortamların yıldızı olurlar. Bir de fıkra ne kadar komik olursa olsun onu resmen berbat ederek anlatanlar vardır. İşte bazı filmlerin neden daha iyi olduğunu bu örnekle de anlayabilmek mümkün bence. Bazı hikayelerin kalitesi ve “iyi”liği anlatana göre değişiyor sinemada. Çok iyi anlatılmış öyküler ve hayatlar iyi filme dönüşebiliyor ehil ellerde.

Kitap aslında bu soruyu yanıtlamak üzere hazırlanmış bir çalışma değil sanırım. Bu sorunun yanıtı doğrudan verilmiyor çünkü kitapta. Yoksa okurun sizin verdiğiniz noktaları mı birleştirmesi gerekiyor bu sorunun yanıtını bulmak için?

Evet, doğrudan bu soruyu sorarak okumaya başlamamak lazım. Kitaptaki 16 filmin hangi anlatım modelini nasıl kullandığını okuyarak, genelde “iyi film” tanımları arasında geçen bu filmlerin iyi olmayı nasıl başardıklarını anlamak mümkün oluyor. Kitaptaki 16 film hakkındaki yazılar da filmlerin yapım hikayelerini de kapsayan ama daha çok tıpkı DVD’lerdeki “sesli yorumlar”da (commentary) olduğu gibi neyin nerede neden yapıldığını açıklamaya çalışıyor. Film analizi gibi ama aynı zamanda değil. Çünkü tam film analizi işine girseydim amaçladığım şeyden biraz uzaklaşırdım. Amacım sadece sinema öğrencilerinin zevk alacağı teknik ya da sanat terimleriyle dolu bir akademisyen kitabı yapmak değildi. Film seyredebilen herkesin okuyup, kolayca anlayabileceği bir kitap yapmak istemiştim…

Kitapta 16 film mercek altına alınıyor. Bu filmlerin Burak Göral’ın en sevdiği 16 film olduğunu çıkartabilir miyiz? Ya da başka kriterler dikkate alınarak mı seçildi bu filmler?

Aslında bu yazılar ne yazık ki yayın hayatını kısa bir süre sürdürebilen bir sinema dergisi için (Film+) yazılmıştı. Derginin editörü Burçin S. Yalçın’la beraber özellikle 1990’lardan çok sevilen ve insanların seyretmekten bıkmadığı, sinema dergilerinde de haklarında çok yazılar yazılmamış filmleri seçiyorduk. Amacımız 90’larda sinemayla çok haşır neşir olan genç kuşağı daha iyi yakalayabilmekti. “Olağan Şüpheliler”, “Kuzuların Sessizliği”, “Rezervuar Köpekleri”, “Esaretin Bedeli” gibi filmler zaten banko filmler. Ama haklarında çok fazla uzun yazı yazılmamış bazı filmleri de seçmiştik. “True Romance” mesela. Ya da “Günbatımından Şafağa”, “Koş Lola Koş”, “Snatch”, “Aliens”, “Batman Dönüyor”, “Görevimiz Tehlike” gibi… Sadece “Scarface” benim kendi kişisel takıntım olduğu için 90’lar dışındaki tek film oldu.

Scarface

Üçüncü kitabı yayınlanmış bir sinema yazarı olarak Türkiye’deki sinema kitapları yayıncılığı hakkında ne düşünüyorsunuz? Yeterli mi? Bu kadar çok sinema yazarı var ortada, ama çok azı kitap sahibi. Sinema yazarı çokluğu biraz suni mi yoksa?

Ülkemizde sinema kitapları son birkaç seneye kadar iki türe sıkışıp kalmıştı. Sinema tarihini anlatan kitaplar ve sinemaya teorik açıdan yaklaşan akademisyen kitapları. Bunda sinema kitaplarının çok az satması da etkilidir tabi. Benim ilk kitabım “Dostlarım Al Pacino ve Sadri Alışık” hayata sinemanın penceresinden bakan genç bir yazarın kitabıydı aslında. O kitapta bir sinema kitabında pek rastlanmayan bir şey yapmıştım, kendi iç dünyamı da alabildiğine açmıştım bir anlamda. İkinci kitabım “Hollywood”da Hollywood filmlerinin türlerden (janr) yola çıkarak bir incelemesini yapmaya çalışmıştım. Üç kitabımda da yapmaya çalıştığım şey, sinema tarihini anlatmaktan ya da ders kitabı gibi akademik anlatımdan ziyade, film kültürünü yaymak, sinemaseverlerin filmlerden aldıkları tadı daha da arttırmak, onları daha da bilinçli birer seyirci haline getirmek. Her kitabımda da söylediğim ortak bir cümle var: “Bir film sadece bir film değildir.”

Diğer sinema yazarı arkadaşlarımın pek çoğunun neden kitap yazmadığını, ya da yazılarını belli bir tema altına toplayıp geliştirip kitaplaştırmadıklarını doğrusu bilemiyorum. Her sinema yazarının da kitabının olması şart değildir de aynı zamanda. Belki onlar böyle bir ihtiyaç hissetmiyorlardır. Ama ben böyle bir ihtiyaç hissediyorum. Yazdıklarımın kitap olarak ebediyen bazı evlerin kütüphanelerinde kalmasını istiyorum. Gazete ve dergiler bir süre sonra evlerden ve hafızalardan çıkıyor. Sonuçta bir sinema yazarının bence başardığı en güzel şey, okuyucularının filmler karşısındaki duruşunu etkileyebilmesi ve filmle seyircisi arasındaki ilişkiyi daha tatminkar hale getirmesi. Bu kitabı okuyan bir kişinin bile filmlere daha dikkatli bakmasını sağlayabilmişsem eğer, amacıma ulaşmışım demektir. Meslek hayatım boyunca bunun ihtiyacını hissettiğim, bunun tatmininden zevk aldığım için kitap çıkartıyorum…

Heat

Burak Göral bu kitaba 5 film daha alacak olsaydı, hangileri olurdu bu filmler?

5 film daha ekleyecek olsaydım yine 90’lardan seçerdim ve Michael Mann’in “Heat”i mutlaka olurdu. Martin Scorsese’nin “Goodfellas”ı, PT. Anderson’ın “Magnolia”sı, Wong Kar-Wai’nin “Chunking Express”i, Pedro Almodovar’ın “Annem Hakkında Herşey”i de olabilirdi. Aslında dördüncü kitapta belki de sadece 2000’lerden 20 film seçip yapmak daha da güzel olabilir. O zaman yine haklarında pek fazla yazılmamış ama çok iyi filmler seçebilirim.

Ülkemizdeki sinema yazarlığı müessesesi ile Amerika, İngiltere gibi ülkelerdekini kıyaslayınca, ilk etapta ne geliyor en büyük farklılık aklınıza?

Bir kere sinema yazarlığı/eleştirmenliği müessesesi oralarda buradaki gibi hırpalanmıyor ya da hırpalanmaya çalışılmıyor. Bizim sinema sektörümüzde bazıları yaptıkları filmler için bizden kabul görmek istiyorlar. Bir takım uyduruk ticari filmler için kabul göremedikleri zaman da hırçınlaşıp hakaret etmeye başlıyorlar. Bu birinci saçmalık. İkinci saçmalık bizzat bizim yanımızda olması gerekip de bizi “yangında ilk feda edilecekler” listesinin en başına koyan medyanın kendisinin tavrı. 15 yıldır bu mesleği yapıyorum, her ekonomik krizde faturanın önce bizim meslek grubumuza çıkarılmasına alıştım artık. Üçüncüsü de bazı köşe yazarlarının sinema yazarlığına heves ederek bizim mesleğimizi küçümsemeleri. Tabi ki de kimsenin tekelinde değil bir konu hakkında yazı yazmak. Ama en azından bazıları bizi kötülemek için, ya da mesleğimizi küçümsemek için abuk sabuk cümleler yazmasalar… Bir de korsan CD’lerden seyredip seyredip film vizyona girmeden yazanlar var ki onlardan hiç bahsetmiyorum bile… Suç onlarda da değil ki, onları oralarda yazdıranlarda…
Bu mesleğin hakkı ne yazık ki ülkemizde hep yenildi, yenmeye de devam ediliyor. Zaten yurtdışında bu işi yapanların kazandıkları paralarla ülkemizde bu işi yapanlara reva görülen ücret arasındaki farkı zaten saymıyorum bile…

3 Maymun

Böyle bir kitabı Türk filmleri için de yazmayı düşünür müsünüz?

Türk filmlerinde benim kitabımda anlattığım anlatım modelleri kullanılmıyor! Türk sinemasının medar-ı iftiharları olan yönetmenler bu modelleri çok iyi biliyorlar aslında ve bu yüzden de bu yapıları bozarak çok iyi auteur filmler çıkarabiliyorlar. Zaten “Uzak” gibi, “Üç Maymun”, “Korkuyorum Anne” ya da “Kader” gibi filmleri yapmak için de o modelleri uygulamasanız da, bozmak için ya da üzerinde oynayabilmek için bilmek zorundasınız. Dolayısıyla ilk cümlem epik sinema yapan yönetmenleri kapsamıyor. Seyirciye oynayan filmler ise bu onları garanti beğeniye götürecek bu modellerden bihaberler ya da bihabermiş gibi çekilmiş oluyorlar. Son dönemde izlediğim Türk filmlerinden gidersem, mesela “Vali”… Amerikan düşmanlığı yapayım derken senaryonun dramatik kurgusu tamamen unutulmuş. “Amerika’yı kötüleyeyim ama onlar gibi film yapayım” sevdasına girilmiş ama kötü bir taklit film olabilmiş ancak. “Ayakta Kal” binlerce kez yapılmış bir modelin ellere yüzlere bulaştırılmış kötü bir kopyası olabilmiş sadece. Bu alanda sadece Yavuz Turgul’un her filminde uygulamaktan sıkılmadığı Joseph Campbell’in mitolojiden faydalanarak oluşturduğu “Kahramanın Yolculuğu” modelini kullandığını söyleyebilirim. Dolayısıyla ben kitapta bu model üzerinden inşa edilen “Gladyatör”ü anlatıyorken aslında “Eşkıya”yı, “Gönül Yarası”nı ve “Kabadayı”yı da anlatıyor sayılırım. Ama sadece iyi Türk filmlerinden oluşan bu kimlikte bir kitap yapmak da ilginç olabilir.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin