Aykut Oray’ı kaybettik! Bir “baba” adam daha gitti.

Aykut OrayLandlord

“CHP’liyim, ölene kadar, Beşiktaşlıyım, ölene kadar. Kimseye Aykut döndü dedirtmem.”  Aykut Oray 13 Ekim 1942 – 12 Ağustos 2009

Yapma be Aykut Abi. Ciğer yemeğe götürecektin beni Edirne’ye sen. Horoz dövüşüne götürecektin. O güzel muhabbetinden, hayat adamlığından, yaşam kültüründen daha çok sebeplenecektik daha. Gençlere çok şey öğretecektin daha. Tamam, son zamanlarda iş güç çıkmıyor diye canın sıkkınmış biraz. Ama abi o, senin düzgün, dimdik bir adam oluşundan, bu hıyar medya senin gibi düzgün adamı, doğru laf konuşanı barındırır mı içinde? O hıyarlara kızıp gitmedin değil mi, Aykut Abi.

Çok sevdiğim, saygı duyduğum, çok “baba” bir adam daha terk etti bu yalan diyarı, dostlar. En başta oğullarının ve eşinin, sonra talebelerinin, en nihayetinde de bütün dostlarının ve sevenlerinin başı sağolsun. Allah biliyor ya, sayıları hiç de az değildi hem dostlarının, hem de sevenlerinin. Aşağıdaki röportaj-yazı onun nasıl bir adam olduğunu gösterme çabasında. Dramatizasyon ve yapmacıklıktan arınmış, samimi düşünceler ve duygularla örülü. Rahmetli “okurken duygulandım, gözüm yaşlandı” demişti bu röportaj için. Çok mutlu olmuştum.

Veda etmeye ne dilim, ne elim, ne de gönlüm razı geliyor. Yalnızca serzeniş. Ne yaptın be Aykut Abi?

 Ege Görgün (Landlord)

Aykut Oray gitmeyi seçtiği yönü ölene dek değiştirmeyenlerden. Bu onun için en mühim haysiyet göstergesi. Giderek bozulan bir dünyada duruşunu bozmayan bir adam olarak çevresinde çok seviliyor. Bu aurayı Bizimkiler dizisindeki Katil karakterine bile geçirdiği için, halk da onu bu rolle bağrına bastı. Canlı yayında olsa da hep doğru bildiğini söylediği için, hesapsız konuştuğu için Beşiktaş taraftarının belki de en sevdiği Beşiktaşlı. Tiyatrocu, oyuncu, sosyal demokrat, futbol yorumcusu, program sunucusu, hitit dili uzmanı, horoz dövüşçüsü, gurme, reklam yıldızı, gazete yazarı ve daha bir sürü şey. Ama galiba en önemlisi “Aykut Abi” olması.

1. Bursa İpek Yolu Film Festivali’nin konuğuyuz ikimiz de. Ben aynı zamanda yarışmalı bölümünün jüri üyesiyim, o da sinema dersleri bölümünün oyunculuk hocası. (sonradan not:Olay 2007’de geçiyor ve 2008’de ise festivalin mimarı Burçak Evren Paşa bir yıl öncesinin jüri üyesini – hakim medyada mevcudiyeti olmadığı için olsa gerek, davet etmeye tenezzül etmiyor.) Eski festivallerden merhabamız, ufak tefek sohbet etmişliklerimiz var. En büyük ortak noktamız ikimizin de ağzımızın tadını iyi bilmemiz. (Öğle yemeklerimizi Bursa’nın en iyi, en köklü esnaf lokantalarından birinde, Abidin Usta’nın Yeri’nde yiyoruz. Bazen birlikte gidiyoruz yemeğe. Her seferinde o da ben de farklı yemekler söylüyoruz, Abidin Usta’nın bütün lezzetlerini tadalım, lezzet hafızamıza kaydedelim diye. Sonra yediklerimiz hakkında eskilerin deyimiyle “fikir mütalaası” yapıyoruz. “Pilav biraz sert kalmış; ciğer dolması nefis ama bunu esas şurada yiyeceksin; kabak tatlısının şekerini az tutmuşlar; Bunu şurada nasıl yaparlar biliyor musun, önce patlıcanı alırlar…”

Aykut Oray

Aykut Oray 105’e vuran kilosu, 1942’de çıkmış kafa kağıdı ve bu memleketin her köşesini gezmiş görmüş olması sayesinde bu konularda benden daha çok şey biliyor haliyle. Benim için hava hoş. Zaten karşısında Yoda’yı can kulağıyla dinleyen Luke Skywalker kıvamındayım ben. TRT’de Nuray Yılmaz’ın yıllardır yaptığı Gezelim Görelim programını seyrederken aldığım keyfi ve genel kültürü alıyorum adeta. Çarşının içindeki Abidin Usta’dan çıkınca Gezelim Görelim formatı devam ediyor. Simitçisi, dükkan sahibi, alışveriş yapanı, boşta gezeni yanımıza gelip Aykut Oray’ın elini sıkıyor. “Merhaba,” diyor. “Biz sizi çok seviyoruz.” Yıllardır mesleğim dolayısıyla halkımızın ünlülere gösterdiği bu teveccühe tanık olmuşumdur. Ama Aykut Oray’a gösterilende bir farklılık var. Çoğu, “Aykut Abi,” diye geliyor yanına. En ufak bir tereddütleri yok. Onun selamlarını geri çevirmeyeceğinden, güzel sözlerine hoş karşılık vereceğinden eminler. Onun kendilerinden biri olduğuna çok önceden karar vermişler çünkü. Bursa’da bize ulaştırma hizmeti veren şoförlerden birinin festivalin bir diğer konuğu olan Kadir İnanır’la ilgili sözlerini hatırlıyorum. “Abi, gideyim konuşayım dedim, yanına bile yaklaşamadım, o ne havalar öyle? Kadir İnanır’san Kadir İnanır’sın ne yapalım, seni biz yapmadık mı Kadir İnanır?” İşte Aykut Oray’ın çevresinde o türden görünmez ama hissedilir bir güvenlik çemberi yok. İsteyen herkes sokulabiliyor yanına. Kimisi de, fark ediyorum, tanıdık geldiği için dik dik bakıyor yüzüne ama kim olduğunu bir türlü çıkaramadığından bir tepki veremiyor. Ama Aykut Oray onlara da selam verdiği için neticede bir “merhaba” çıkıveriyor ağızlarından.

100 metrelik mesafeyi kat etmemiz bu şartlarda dakikalar sürüyor. Tam yolun sonuna doğru geldiğimizde Bursa’da bolca bulunan aktarlardan birinin önünde duruyoruz. Dükkan sahibi hemen tanıyor Aykut Oray’ı. “Hoşgeldiniz” diyor. Aykut Oray belki de yemeyi çok sevmenin getirdiği sağlık problemleriyle çok uğraştığından doğal, bitkisel tedaviler konusunda bir uzman olmuş. Görünürdeki her şeyin ne işe yaradığını saydıktan sonra sende şu var mı, bu var mı diye dükkan sahibini sorguluyor. En son, benim ilk defa duyduğum ama Aykut Oray’ın dediğine göre sivilceden, sindirim bozukluklarına, iç hastalıklarına kadar her şeye iyi gelen İsviçre Şurubu’nu soruyor. Adam karşı dükkanı gösteriyor arkadaşta var diyor. Bana göstermek için soruyor Aykut Oray. “Bunun içinde alkol var mı?” diyor satıcıya. “Yok ,” diyor satıcı, “Burada gitmiyor onlar.” “Alkolsüz bir işe yaramaz ki,” diyor Aykut Oray da. Satıcı yine, “Burada böylesini istiyorlar,” gibisinden bir şeyler geveliyor belirgin bir memnuniyetsizlikle. O anda Aykut Oray’ın bir yönüne daha şahit oluyorum. “Cahil herifler. İlaç niyetine içilen bir şey bu. Bunun günahı mı olur yahu. Doktor verse içmeyecekler mi?” Oradan uzaklaşırken Aykut Oray hala söyleniyor. “Müslüman İsviçre şurubu yapmışlar!” Anlıyorum ki, Atarkçülüğü sözde değil, cahilliğe, yobazlığa hiç tahammülü yok.

Bu sayfaları doğuran sohbet içinse İstanbul’a döndükten, yılbaşı ve bayram curcunası bittikten sonra buluşuyoruz. Geçen ay altı buçuk saat sürdü diye kendi rekorum olarak ilan ettiğim Sezen Cumhur Önal söyleşisine inat, Aykut Oray’la birlikte tam dokuz (rakamla 9) saat geçiriyoruz. Bir kadeh şarap içelim diye oturduğumuz masadan, üçüncü şişeyi bitirdikten sonra kalkıyoruz. Aykut Oray da günlük iki kadeh olan istihkakını bu sayede aşmış oluyor tabii. Çerkez olduğu için yemek kültürü ve zevki gelişkin bir arkadaşımız olduğunu keşfettiğimiz Uluç da katılınca olay üçlü bir “Anadolu Lezzetleri Zirvesi”ne dönüşüyor. Dokuz saat boyunca aynı Bursa’da olduğu gibi yanımıza gelmeyen kalmıyor. Herkes Aykut Oray’a bir “Merhaba” demek için yarışıyor sanki. Çevresinde ne kadar sevilen, saygı gören biri olduğunu gördükçe kendisine beslediğim hürmet ikiye katlanıyor. Bu işin sırrının ne olduğu ise sohbetimizde ortaya çıkıyor. “Eğilmeyeceksin, büzülmeyeceksin, döneklik etmeyeceksin, duruşunu muhafaza edeceksin, gereken saygıyı kazanırsın.” Benzerini yapmaya çalışıp çelmelere maruz kalan biriyseniz, böyle manzaralar size çok iyi geliyor, burnunuzun dikine devam edebilmek için yeniden şarj olmanızı sağlıyor.

BİZİMKİLER VE KATİL

Bizimkiler’deki “Katil” tiplemeniz çok sevildi. O kadar sert bir karakteri, üstelik korkutucu bir lakabı olan karakteri halk niye bu kadar çok sevdi sizce.

İlk önce kötü adam olarak düşünülmüştü. Ama rolün gidişatı onu her şeyi kendi çıkarına yapan bir adam olmaktan çıkarıp garibanın kollayıcısı, yoksullara çaktırmadan yardım eden bir adam haline getirdi. Bizim milletimizin her zaman öyle bir insana ihtiyacı oluyor. “Şöyle biri olsaydı,” diye geçiriyorlar içlerinden. Ben o “olsaydıyı” yakalamaya çalıştım. Onlar “ben olsaydım böyle yapardım, böyle söylerdim” diye düşünürken, ben tam onların düşündüklerini yaptım, söylemek istediklerini söyledim. Onlar benim ağzımda kendilerini buldular. Onlarla olan akrabalığım işte buradan geliyor. Bu düşünce tiyatrosu dediğimiz şey aslında, onların düşündüklerini önceden yaptım ben.

Halkımızın nedense böyle Ali kıran, baş kesen tarzı konuşan insanlara / otoriter tavırlar sergileyenlere (İyiydi, hoştu ama Katil o apartmanın bir nevi diktatörü değil miydi?) / karizmayı ve iktidarı bu tarza dayandıranlara özel bir muhabbeti var sanki. Sizin Katil tiplemeniz gibi, Erman Toroğlu da buna güzel bir örnek değil mi? İkisini birbirine çok benzetiyorum ben.

Erman da futbol yorumcusu olarak “Katil” zaten.

Geçmişimizdeki bir şey mi bizi otoriteye böyle düşkün yapan?

Zannediyorum öyle bir şey. Bir öykücü arkadaşım vardı benim, derdi ki; “Bana iki jandarma verin bütün Ödemiş ahalisini Kaymaksuyu’nda ikili nizam dizeyim derdi. Bu bizim otorite karşısında, üniforma karşısında itaatimizi gösteriyor. Biz genel olarak itaatkar bir toplumuz. Üniformalı biri gelse çık dese ne olduğunu sormadan çıkar gideriz istenen yere.

Karizma üniforma yerine geçebiliyor galiba.

Gerçekten karizma üniformayla eş değer olarak tutulabilir. Ama şu da var: severse eyvallah diyorlar. Sevmezse bir yerinden başkaldıracak bir şey buluyorlar. Yalan söylemediğine inanacaklar önce.

SPOR YAZARLARI

Beşiktaşlılar Erman Toroğlu’nu neden pek sevmiyor?

Erman bu ülkeye, spor yazarlarına futbolun kaidelerini öğretmiş bir adamdır. Hıncal Uluç’a da o öğretmiştir. Ama Beşiktaş hakkında yaptığı bazı yorumlara ben de hiç katılmıyorum. Başkasına faul dediğini Beşiktaşlı futbolcu içinde faul diyeceksin. Demediğinde çifte standart oluyor. Ama Beşiktaş tarafından bakmazsak, tüm bunlar bile Toroğlu’nun en doğru konuşan yorumculardan olduğu fikrimi değiştirmiyor.

Peki niye çifte standart yapıyor sizce Beşiktaş’a?

Erman herhalde gündemde kalmak için yapıyor bunu. Fener’e de yapıyor ama kayırarak yapıyor Beşiktaşlının gözünde. Galatasaray’ı da değil, Fener’i kayırıyor. Eski bir Ankaragücülü olarak, sarı-lacivert forma ya o da, kan çekiyor belki. Öyle diyelim.

Beşiktaş düşmanlığı mı var Toroğlu’nun?

Bize de öyle geliyor işte. Beşiktaş düşmanlığı var galiba bu adamda diyoruz.

Bunun sebebi için komplo teorileri üretiliyor mu camiada?

Yooo. Yalnızca seyirci küfür ediyor işte. Ama olmaz. Tepkini, sevgisizliği küfürsüz ifade edeceksin. Tamam, ben de çok kızıyorum bazen, televizyon karşısında ben de kendimi kaybediyorum ama kendimi terbiye etmeye çalışıyorum. Ayıp, yapma, arkadaşındır diyorum.

Haşmet Babaoğlu’na karşı bir eleştiri var bir de sanki?

Yok, Haşmet’e karşı pek öyle reaksiyon yoktur. Haşmet sadece güzel konuşan, aklıyla duygularıyla olayları ortaya koyan.

Hıncal Uluç’la yaptığı programda Beşiktaş adına aciz kaldığı, gerekeni gerektiği zaman söylemediği konusunda eleştiriler var ama bildiğim kadarıyla.

Ben onu söylemek istemedim. Aklıyla duygusuyla diyerek ifade ettiğimin satır arası buydu. Haşmet çok duygusal bir çocuk. Beşiktaşlılığından zerre şüphem yok. Ama Hıncal Uluç ahkam kestiği zaman Haşmet saygısızlık etmiyor diyelim. Öyle değil, böyle Hıncal Abi dese, kavga çıkar. Olayı kapatıp başka yöne çeviriyor. Beşiktaşlılar biraz ona bozuluyor sanırım.

Taraftarın sevmediği bir yazar var mı?

Adnan Aybaba’yı sevmezler. Beşiktaşlı olmasına Beşiktaşlıdır ama, abisini illa da Beşiktaş’a teknik direktör yapmak istemesinden ve bazı programlarda kel alaka şeyler söyleyip rating’e oynamasından dolayı pek sevmiyorlar.

Eskiden sizin de futbol tartışma programınız vardı, devam edecek misiniz ona?

Yeni bir yerde başlamaya niyetliyiz. Görüşmeler yapıyoruz. Kahve tadında futbol geyiği yapacağız yine. Aydemir Akbaş, Levent İnanır, Erdinç Akbaş, Bilal Meşe ve ben olacağız herhalde.

Açık açık diyorsunuz yani kahve geyiği diye yani…

Evet, evet…

BEŞİKTAŞ

“Ben Beşiktaş’ın 2712 sayılı üyesiyim. Bizim oy kullandığımız sandıklar 1 ve 2 numaralı sandıklar. Kulüpteki gençler çocukların deyimiyle Prostatlılar Sandığı. Yaşlılar oy atıyor ya hep ona! Beşiktaş tarihinde ilk kez kongreye tek başkan ve tek liste adayıyla girecek. Bu Beşiktaş’ın demokratikliğine gölge düşürür. Kulübün 10 yıllık gelirleri borçlara kapatıldığı için herkes çekildi.”

Hangi dönemde koptu bu iş?

Süleyman Abi döneminde 6 milyon dolar borcumuz vardı. 6 milyondan 150 milyon dolarlara geldik. Serdar’la başladı, devam etti. Beşiktaş’ın ve Galatasaray’ın durumu pek iç açıcı değil. Aziz Yıldırım olmasa Fener’in durumu da iyi olmazdı.

Yarın öbür gün gelseler. “Aykut Abi biz paralı değil, Süleyman Seba gibi bir başkan istiyoruz. Gel bu işi sen yap” deseler…

Böyle bir şeye layık görülmek dünyanın en büyük onuru olur benim için. Ama mühim olan “ben” değil, “biz” demesini bilen bir ekibi bir araya getirmektir. “Biz” dediğin zaman güçlenirsin, “ben” ileride siyaset yapacaksan, ticaret yapıyorsan işine yarar.

Siyaset

CHP’lilik babadan mı?

Dededen, babadan. Atatürk’ün bu ülkeye yaptıklarını asla unutacak bir adam değilim.

CHP sizin için Atatürk’ün partisi yani?

Atatürk’ün partisi.

Şimdi de hala öyle görüyor musunuz?

Şimdi sen bana parti suçu işletmeye çalışıyorsun. Ben parti suçu işlemeyeceğim.

Eleştiremez misin partiyi?

Eleştiririm de… Bunun sonunda disiplin kuruluna verilmek var. Ben geldiğim yere tırnaklarımla geldim. Mahalle delegeliğinden parti meclisi üyeliğine geldim. Hep muhalefetin listesinden girdim seçimlere. Genel başkanların listelerinden olmadım hiç. Benim Genel Başkan’dan tek bir isteğim var, bunu yazarsan sevinirim. Şunu demesini bekliyorum: “Ben Başbakan olmak istiyorum. Ben partimi iktidara taşımak istiyorum. Yeter artık!” desin, CHP iktidar. Ne olursa olsun ben oyumu hep yine de CHP’ye vereceğim. Ben baştan koydum tavrımı. Kendime dönek dedirtmem. CHPliyim ölene kadar, Beşiktaşlıyım ölene kadar. Kimse bana Aykut döndü demeyecek.

Demokrasi işini pek beceremiyoruz gibi geliyor bana bu ülkede?

Yarı aydın dediğimiz, yalaka takımı var. Her dönemde herkesin yalakası olan kemik yalayıcılar var. Kızmayın bana ama en çok da basınımızda ve televizyonlarda var. Kerameti kendilerinden menkul ne idüğü belirsiz, tepeden inme köşe yazarları var. Bunlar ahkam kesiyorlar, patronları adına ihalelere giriyorlar, iş takip ediyorlar. Böyle bir ülkede hala demokrasi diye, insan hakları diye uğraşıyoruz. Olmayınca da kendimize kızıyoruz. Bir kutu kömüre, üç kuruşluk erzakla, kömürle paraya vereceği oyu değiştiren insanlar varsa bu toplumda demokrasiye geçişte çok büyük eksiklik ve yanlışlık var demektir. Bunu bilmemize rağmen çok partililiğe geçmek için yapılmıştır. Önce tarım devrimi, sanayi devrimi yapacaksın ki şehirli ve köylü yerlerinin farkına varsınlar, oylarını ona göre versinler. Sanayi devrimi şehirleşmenin, kentsoylu olmanın devrimidir. Demokrasiyi kentsoylular başlatır. Bizde öyle bir şey yok. Bizde toprağına ve Allah’ına yanlış yollardan bağlı insanlar var.

MAFYA

Siz bu ülkenin ilk mafya dizilerinden birinde, Ana’da oynadınız. O dizide mafya meselesini, mafyöz tipleri tiye alıyordunuz. Ama gelin görün ki bugün sizinkinden epey farklı olsa da mafya tiplemeleri çok fazla ciddiye alınır hale geldi. Mafya adeta hayatımıza girdi. (Ya da belki de hiç çıkmamıştı da, biz farkında değildik.) Siz nasıl bakıyorsunuz bu mafya meselesine?

İnsanların kendi kendine dayı olma ihtiyaçları vardır. Dayı olma ihtiyaç ve arzularına en iyi cevap veren kimse onu kendilerine örnek alırlar. Türkiye’deki mafya eskiden zenginden alıp fakire dağıtan yüreği ve bileği güçlü adamlardı. Beyaz ticaretiyle ilgileri olmazdı. Beyaz ticareti, kumar olayı işin içersine girdiğinde mafyanın da cılkı çıkmıştır. Mafyanın milliyetçisi, milliyetsizi olmaz. Mafya bu işi para için yapmakta. Mafya eskiden bu işi bileğiyle yapıyordu, bugün büyük şirketler vasıtasıyla yapıyor. Günümüzde büyük şirketlerin hepsi birer mafyadır.

NOBEL

Pamuk’un Nobel’i için ne düşünüyorsunuz?

Bir Türk Nobel aldığı için gurur ve keyif duyuyorum. Ama buruk bir sevinç bu çünkü Nobel’in Orhan Pamuk’a yazdıklarından dolayı değil, söylemlerinden dolayı verildiğine inanıyorum. Harp içinde değerlendirilecek bir olayı soykırım olarak nitelendirmek yanlış. Pamuk’un bir milyon Ermeni’nin öldürüldüğü şeklindeki söylemi de politik. Zaten Osmanlı nüfus sayımı yapmış zamanında, bakılsın o zaman kaç Ermeni yaşıyormuş oralarda.

Son olarak Eve Giden Yol 1914’de hakkında konuşuyoruz. O filmde bir Osmanlı paşasını canlandırıyor Aykut Oray. Filmin ilk jeneriğinde ve afişinde isminin yer almadığını o söyleyince öğreniyorum.

Geceyarısına doğru ayrılırken pek çok konuda sözleşiyoruz Aykut Oray’la. Ciğer yemeye Edirne’ye gidilecek. (O senede bir defa mutlaka gidermiş sırf ciğer yemek için.) Ben de iyi bir çilingir sofrası için sakladığım Lübnan rakısı Arak’ı (dünyanın en iyi rakısı da derler) içmeye davet ediyorum onu bir akşam. Ha, bir de o beni iyi bir dövüş olduğunda beni Horoz Dövüşü’ne götürecek. (İstanbul içi.) Yani Bizimkiler’deki Katil gibi Aykut Oray da horozlar hakkında bilgili ve ilgili. Ödemiş’te daha çocuk yaşlarda başlamış dövüş horozu yetiştirmeye. Dizide beş ayrı horozla oynamış ama Şampiyon’u ayrı tutuyor. 3 kilo 250 gramlık bu horoz adeta bir efsaneymiş. Kendinden ağır horozları bile yerle bir ediyormuş. Bir iki dövüşten sonra onu artık almamaya başlamışlar dövüşe.

Rakıydı, şaraptı, horoz dövüşüydü, geleneksel bağlamda, gençlere pek iyi örnek teşkil edemediğimizin farkımdayım bu söyleşide. Ama hatırladığım kadarıyla ben kimseye böyle bir söz vermemiştim zaten. Hem her rakı, şarap içen, her horoz dövüştüren keşke “Aykut Abi” gibi olsa.

Fotoğraf: Uluç ÖZCÜ                         Yazı © Ters Ninja
Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin