Edebiyatımızda, taşradaki varoluşçuluğun izini süren Hasan Ali Toptaş, kendi toprağı olan Denizli’nin bir kasabasına, Çökelez’e götürüyor bizleri Kayıp Hayaller Kitabı’nda. Dışarıda, Sinemacı Şerif’in jeneratöründen gelen pat pat sesleri… cümlesi ile açılıyor roman. Akabinde iki eksen karakterini, bu açık hava sinemasına komşu bir toprak damın tepesinden, perdede oynayan filme salıyor Toptaş. Başta, neden perdedeki filmi anlatıyor, diye sormadan edemiyorsunuz kendinize. Ne var ki, ilerledikçe yazarın klasikleşmiş kurgu oyunlarına alet olduğunu sezmeye başlıyorsunuz yavaş yavaş. Karakterlerin perdede gördüğü filmin, anlatının içinde önemli yer teşkil eden bir bölüm olduğunu fark ediyoruz sonra.

Ercan Dalkılıç

Her eserinde olduğu gibi, yine hatları kesin çizgilerle çizilmemiş bir kurgu yaratarak, okuyucunun takip algısını bozguna uğratıyor yazar. Birbirinin ardılı, birbirini tamamlayan karakterler var Kayıp Hayaller Kitabı’nda; Toptaş, dede-baba-torun olan bu karakterleri, olağan anlatım esnasında birden birbirlerine dönüştürüp zamansal sıçramalar yaptırıyor anlatısına. Kabaca bakacak olursak 100-150 yıllık bir zaman dilimini anlatmayı başarmış yazar. Kitap, geniş bir zamana yayılması ve her seferinde aynı karakteri anlatıyor olması bakımından bana Gabriel Garcia Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’ını anımsattı ziyadesiyle. Anımsayacağız gibi, orada da dededen toruna uzanan karakterler, süreç içinde birbirlerini tamamlayarak, yekvücut olup şekilleniyorlardı.

Kayıp Hayaller Kitabı’nın en önemli yanı, ‘adına taşra denin o yoklar ve yokluklar diyarında’ki sıkışmışlığın ve çaresizliğin getirdiği boşluğun tanımsızlığını ifade etmeye çalışması. Maddi yetersizlikten dolayı bir türlü inşaatı başlayamayan, dilden dile dolanarak efsanevi bir biçim alan ev imgesi ile yoksulluğun ne menem bir dert olduğu çok iyi anlatılmış. Yazarın bazen bir sayfa boyunca Joyce’vari uzayıp giden noktasız cümleleri de bu derdin çıkmazlığına işaret eder gibi. Köy edebiyatındaki somutlaştırılan (biraz da arabeskleştiren, dersek yanlış yapmış olmayız sanırım) yoksulluğun, içerdeki –yüreklerdeki- yansısı çoğu zaman gerçeküstü, aşılmaz görünür aslında. İşte, kendi evini yapamayan inşaat ustası Hicabi’nin de, önündeki evsizlik, bir raddeden sonra o kadar üst bir ihtiyaç haline dönüşüyor ki, gerçeklik bağlamını yırtıp, düşsel bir boyuta ulaşıyor. Zaten Hicabi de elden ayaktan kesilerek, sürekli bir kendinden geçiş halinde yatıp durmaya başlıyor, yatalak olmadığı halde…

Varoluşçuluk ile Doğu mistizmini çok iyi sentezleyen yazar, Kayıp Hayaller Kitabı’ında da göstermiş hünerini. Bilinç akışını, iç-sesler vasıtasıyla değil de kafadan durmaksızın, nöbet geçirircesine geçen düşünceler vasıtasıyla; geçmişte yaşanılanlar, geleceğe dair tasavvurlarla gerçekleştiren Toptaş’ın, zaman-mekan uzamından ayrık, soyut tasvirlere giriştiği, Hasan Dede’nin ölüm katına yükselişini anlattığı ve yok oluşa lirik methiyeler düzdüğü mezarlıktaki bölümler gerçekten de çok etkileyici.

Toptaş, yoksulluk ile yok oluş arasındaki o sırat köprüsüne dayandırdığı metnine, Sinemacı Şerif ve Afyoncu karakterleri üzerinden iktidar-ezilen alegorisi de eklemlemiş; sinemanın kapısında bekleşen biletsiz çocuklar, Kevser’in Afyoncu tarafından    kaçırılışına öylece bakakalan Hüseyin…

Geliştikçe yabancılaşan, yabancılaştıkça tepkisizleşen ve herkesin kendi ipinde sallandığı, kendi uçurumuna savrulduğu çağımız hiçliğinin portresi kısaca Kayıp Hayaller Kitabı. Sınıfların kesin çizgilerinin kaybolduğu şu sularda, varoluşçuğun taşraya kayması, bu sancıların orada da duyulması kadar doğal bir şey yok bizce…

Kayıp Hayaller Kitabı

Hasan Ali Toptaş

İlk Yayım Tarihi: 1996

Son Baskı: Ekim 2009

İletişim Yayınları, 282 sayfa

2 YORUMLAR

  1. Hasan Ali Toptaş’la ilgili bu yazıyı ilgiyle okudum. Yazarın diğer kitaplarını okumuştum. Bu kitabından ise haberim yoktu. Ercan Dalkılıç’ın bu yazısı vesilesiyle öğrenmiş oldum.

    Şimdi aklıma ne geldi biliyor musunuz? Hasan Ali Toptaş, Harfler ve Notalar adlı kitabının bir bölümünde hayatın kısalığı uzunluğu konusunda insanın nasıl arada bir fikir değiştirdiğinden söz eder. Yazarın dediği gibi hayat kimi zaman sonu gelmeyecekcesine hayli uzun, kimi zaman da bir nefes kadar kısa görünmez mi sahiden de gözümüze? Yazarlar yazacakları kitapları, benim gibiler ise okuyacakları kitapları düşündükçe, hayat “bir nefesten daha kısa” görünmeye başlıyor. Kitap fuarlarında, “ömrüm bu kitaplardan kaçını okumaya yetecek acaba?” diye kara kara düşünürüm. Düşünürüm de içimi bir efkar kaplar.. Of derim.. Of.. Of! İşte Hasan Ali Toptaş Harfler ve Notalar adlı kitabında zamanı ne kadar hesaplı kullanırsak kullanalım, bir çok kitap asla okunmayacak diyor. İşin kötüsü okumamız gerektiği halde okuyamadığımız bazı kitapların adlarını ve yazarlarını bile asla öğenemeyeceğiz. Kör noktada kalacaklar ve biz bunları art arda yayımlanan binlerce kitap arasında göremeyeceğiz. Of, ne fena! Haklı değil mi Hasan Ali Toptaş? İşte misal Kayıp Hayaller Kitabı kör noktamda kalmış olmalı. Yazarın kitaplarının izini sürdüğüm halde hiç fark etmemişim. Kör noktamızda kalan kim bilir ne çok kitap var. Her kitabı okumak istemiyorum aslında. Okumak isteyeceğim, okumaktan zevk alacağım kitapların bir dedektif gibi peşindeyim. Biliyorum ki bazıları illa kör noktamda kalacak ve ömrüm boyunca o kitaplarla yolum asla kesişmeyecek. Hımm.. Bunları düşündükçe içimi bir efkar kapladı gene.. Yoo.. Oflamayacağım bu kez..

    Diyeceğim ki aynı Hasan Ali Toptaş gibi.. “Ey hayat, bana kör noktamı aydınlatacak bol ışıklı dostlar ver!” Misal Ercan Dalkılıç ve Tersninja gibi:)) Teşekkürler!

CEVAPLA