BİZİ TAKİP ET...

Sitede ara...

Mert Tanöz

“The Lobster”ın Felsefe İle İlişkisi Üzerine

“The Lobster” kelimenin tam anlamıyla bir felsefe ürünü. Hikayesi, konusu, anlatımı vs vs ne olursa olsun bu filmi öne çıkaran en büyük etken bakışaçısı. Birçok yönetmen ve filmin aksine tepkisel değil yöntemsel bir farklılık var bu bakışaçısında.

the-lobster-colin-farrell

“The Lobster” kelimenin tam anlamıyla bir felsefe ürünü. Hikayesi, konusu, anlatımı vs ne olursa olsun bu filmi öne çıkaran en büyük etken bakışaçısı. Birçok yönetmen ve filmin aksine tepkisel değil yöntemsel bir farklılık var bu bakışaçısında.

Mert Mert Tanöz

Yorgos Lanthimos’un “The Lobster” filmi bir insanın en büyük derdi olan yalnızlığı ele alıyor. Birçok yönetmenin aksine Lanthimos yalnızlığı bir durum olarak değil bir ikilem olarak değerlendiriyor. Bu ikilemi ise kurduğu hikaye ve yarattığı kurumlarla somutluyor.

Film David’in (Colin Farrell) sıra dışı bir otele gelmesiyle başlıyor. Yalnız kalmış insanların hayata yeniden uyum sağlayabilmesi için bu insanları “terbiye” eden otel aynı zamanda da onlara kendilerine “uygun” birer eş bulma imkanı sunuyor. 45 günlük bu zorunlu ziyaretin sonunda eş bulabilenler şehir hayatına dönüyor, bulamayan ise istedikleri bir hayvana dönüştürülüyor.

lobster2-xlarge

Film hikayesi bakımından yeterince sağlam bir zemine oturtulmamış. Beş bölümden oluşan filmin ilk bölümü tümüyle oteli, oteldeki hayatları ve otelin işlevini, ikinci bölüm ise otel ve beraberindeki kavramlarla çelişen yalnız-gezenler grubunu anlatıyor. Filmin bu ilk iki bölümünde daha ziyade yapılar ve işleyişleri söz konusuyken, geri kalan üç bölüm David ve aşkını ele alıyor. Bu bölümlerde ise “yasak” aşkın nasıl ortaya çıktığı, nasıl yara aldığı ve nasıl sonlandığı aktarılıyor. Odaktaki bu ani değişimle birlikte filmin akışı hem de bütünlüğü zarar görüyor.

Lanthimos bir ikilem olarak ele aldığı yalnızlık kavramına objektif yaklaşmaya çalışıyor. İkilemi yaratan gerilimleri iki taraftan incelerken felsefeden yardım alıyor. Tarafların olumlu ve olumsuz yönlerini sıralamak, sonunda ise bir çıkarımda bulunmak yerine durumun bir paradoks olduğunu kabul edip Elealı Zenon-vari (ki Lanthimos’un bir Yunan olarak Antik Yunan felsefesine pek yabancı olmadığını hatırlamak gerek) “değilleme”den faydalanıyor. Aynı Zenon gibi, bahsettiği soyut ikilemi somutlamaya çalışıyor. Bu uğurda da otel ve ormanı, av ve avcılığı kullanıyor. Kurduğu bu iki yapının inceliklerine değinmek için ise David’in hikayesini ortaya atıyor. David ile birlikte de uyum, yakınlaşma, cinsellik gibi birçok kavramı basit örneklerle kalıplaştırarak somut hale getiriyor. Burun kanaması, göz bozukluğu, soğukluk gibi önemsiz detaylara sahip olduğundan çok daha yoğun anlamlar yükleyerek bu ikilemi olabildiğince yalın anlatmaya çalışıyor.

TheLobster-150906

Lanthimos yalnızlığa bizlere tanıdık bir açıdan yaklaşıyor aslında. Yalnız olmanın dışlanmak demek olduğu, evde kalma durumunun her iki taraf için de söz konusu olamayacağı algısını eleştiriyor. Bunun yanı sıra aynı Antik Yunan’da yalnızca Yunanlı’nın “şehirli” olması gibi kendi modern dünyasında da vatandaşın şehirli, şehirlinin ise “yalnız olmayan” anlamına geldiği bir algı yaratıyor. Ve bu noktadan itibaren filme adını da veren Lobster’a, yani Istakoz’a giydirmeye, otel ve yansıttığı algıları yermeye başlıyor. Istakoz ve aristokrasi arasındaki ilişki zaten hikayede de kuruluyor; fakat otelin bir şato gibi yönetiliyor olması (ki gerçek de o şato bir otel haline getirilmiş), otel müdürü ve partnerinin şarkı söylerken ses tonlarıyla eski İtalyan operalarını anımsatması ve bu farkındalıkla o dönemki zihniyeti yansıtması, son olarak ise  otelde kalmakta olanlara dayatılan hayat tarzları sürekli olarak aristokrasiyi vurguluyor. Filmin açık bir sonu olmasının anlamı ise (filmdeki ipuçlarından yola çıkıldığında) ıstakoz David’in su yerine aşk dolu bir tencerede acı çekmesi. Bu acının kaynağı ise David’in son sahnede otelin ve ormanın taşıdığı zıt anlamlar arasında kalmışlığı.

526x297-fSs

“The Lobster” benim gözümde bir başyapıt. Böylesi bir iddiayı ortaya atarken filmin hikayesini, işleyişini, mizahını hatta konusunu bile göz ardı ettiğimi de ayrıca belirtmek isterim. Zira bu filmi benim için değerli olmasının tek sebebi Lanthimos’un soyut bir kavramı somut hale getirmek için seçtiği varlıklar. Onun düşünce yapısındaki bu sıra dışılık, bu filmin bir başyapıt olması için (bence) yeter de artar bile.

colin-farrell-in-the-lobster

The Lobster
Yönetmen: Yorgos Lanthimos
Senaryo: Yorgos Lanthimos, Efthymis Filippou
Oyuncular: Colin Farrell, Rachel Weisz
2015 / Yunanistan / 118 dk.

Bunları da beğenebilirsiniz...

Liste

80'ler dendiğinde akla ilk gelen şey o dönemin şarkıları olsa gerek. O dönemin bir başka alameti farikası da tüm yurdu saran Betamax, sonrasında da...

Bana Onun Portre-sini Getirin

Tarık Akan’ın, Ediz Hun’un, Hülya Koçyiğit’in, Necla Nazır’ın, Oya Aydoğan’ın, Selda Alkor’un, Tamer Yiğit’in, Süleyman Turan’ın, Gülşen Bubikoğlu’nun, Ajda Pekkan’nın… Bu isimler ilk kez...

Liste

Sırf o güzel şarkıları bir kez daha anmak adına yaptığımız Tüm Zamanların En İyi 15 Türkçe Rock Şarkısı araştırmasının bir parçası oldular.

Misafir-le Görüşme

Kompleksleriyle barışık, onlarla yaşamayı öğrenen Yaşar Alptekin, 19 yaşında yenmiş dudak kompleksini. Adana’da bir defilede kadını biri “Ne güzel dudakları var, aşka davet ediyor,”...

Copyright © 2008 - 2026 Ters Ninja

  • Bizi takip et