Sean Baker sinemasının öne çıkan en önemli karakteristiği ve beni en çok etkileyen tarafı toplumda görünmez kılınanları ya da çoğunluğun dışına itilmişleri kamerası ve anlattığı öykülerle görünür kılması, onların sesini duyurmaya çalışması oldu. Seks işçileri, kaçak göçmenler, bekar anneler, küçük dolandırıcılar, uyuşturucu satıcıları ya da sokaklarda yaşamını sürdüren karakterler Baker’ın filmlerinde bir sese, bir bakışa ve bir hakikate kavuşurlar.
Fakat Baker bunu karakterlerinin durumlarını romantize eden bir acıma diliyle ya da stereotipler üzerinden kolaycı bir duygu sömürüsüne başvurarak yapmaz. Onun anlatısı, klişe gibi görünen fakat derinlikli, üç boyutlu bireylerden ve onların karmaşık ilişkilerinden oluşan bir yapı üzerine kuruludur. Yönetmenin yarattığı dünya, dış sesin ya da yazarın yönlendirmesiyle değil, karakterlerin doğrudan yaşamın içinden gelen enerjisiyle şekillenir. Hikâye, anlatıcıya rağmen değil; anlatıcının gölgesine ihtiyaç duymadan kendi ritmini bulur.
Göçmenlerin sineması
Baker’ın anlatıları en çok da göçmenlerin üzerindedir. “Amerikan Rüyası”nın en dışında kalan, görünmez emeğiyle sistemin çarklarını çeviren ama sistemin merkezine asla kabul edilmeyen bu insanlar onun anlatısının taşıyıcılarıdır. Anora bu anlamda Baker sinemasının göçmen karakterlerine dair bakışını yeni bir aşamaya taşır. Film, Brooklyn’de yaşayan genç bir Rus seks işçisi olan Anora’nın yaşamını merkeze alırken, onun hem bedenini hem kimliğini nasıl Amerikanlaştırmak zorunda kaldığını gözler önüne serer. Adını bile Amerikanvari bir telaffuza uydurur: Ani.
Anora’nın hikâyesi yalnızca bir karakter portresi değil, aynı zamanda kimliğin ve aidiyetin parçalanışı üzerine bir gözlemdir. Dil üzerinden kurulan bu çatışma filmi boyunca karakterler arasında dağınık bir İngilizce-Rusça-Ermenice sarkacında sürer. Ne tam olarak bir yere ait olabilmekte ne de geldiği yeri taşıyabilmektedirler. Bu da Baker’ın göçmenliğe dair geliştirdiği anlatının en güçlü yönlerinden biridir: Bir yere ait olamamanın kalıcı, gündelik ve sıradanlaştırılmış hali.
Dil ve kimlik
Baker sinemasında dil yalnızca bir iletişim aracı değil, aynı zamanda karakterin içsel bölünmüşlüğünün bir dışavurumudur. Anora’da bu, adeta bedenleşir. Ani isminin telaffuzundaki zorlama, Rusçadan kaçışı, Amerikalı gibi davranmaya çalıştıkça daha da yabancılaşması bu içsel bölünmüşlüğün hem simgesel hem de pratik yansımasıdır. Bu yalnızca bireysel bir tercih değil, sistemin dayattığı asimilasyonun sessiz bir zorbalığıdır.
Kaos ve kakafoni
Baker’ın filmlerinde hikâyeler kaotik bir yapı içerisinde akar. Diyaloglar, ortamlar, karakterler çoğu zaman üst üste biner. Özellikle Anora, bu kakafoniyi en yüksek frekansta hissettiren filmlerden biridir. Film boyunca sesler birbiriyle çakışır, görüntüler kalabalığın içinde kaybolur, mekanlar ve zamanlar arası geçişler netlikten çok karmaşa üretir. Fakat bu kaos sadece biçimsel değildir. O aynı zamanda karakterlerin iç dünyasındaki dağınıklığın, belirsizliğin ve yalnızlığın yansımasıdır.
Baker’ın bu kakafoniyi mizahi bir zemine oturtma biçimi de özgündür. Ortaya çıkan komiklik, seyirciyi eğlendirmekten çok acı bir gülümsemeye zorlar. Çünkü bu durumlar, karakterlerin çaresizliğini göz önüne sererken aslında sistemin ne denli duyarsız ve baskıcı olduğunu da ifşa eder.
Gündelik hayatın sineması
Baker’ın filmleri dramatik yapıların mekanik formüllerini reddeder. Onun anlatıları, tıpkı karakterlerinin hayatı gibi dağınık, ön görülemez, çelişkili ve kesintilidir. The Florida Project’te küçük Moonee’nin gündelik keşifleriyle şekillenen yapı, aslında çocukça bir oyun gibi görünürken yetişkinlerin dünyasında bir kriz anatomisine dönüşür. Hikâyeler bir sonuca ulaşmak ya da çözüm sunmak yerine, o çözümün imkânsızlığını ortaya koymak için anlatılır.
Anora da bu gündelik anlatı tarzını sürdürür. Ani’nin bir oligarkın oğluyla geçirdiği birkaç gün, büyük olaylardan çok ufak detayların ön plana çıktığı bir seyir izler. Ancak her ayrıntı, sistemin nasıl işlediğini göstermeye hizmet eder. Her yanlış anlaşılma, her dil sürçmesi, her beklenmedik telefon araması karakterin içinde bulunduğu sosyal gerçekliği daha da görünür kılar.
Çocukluk ve büyüme
Baker, çocukluk temasını sadece yaş olarak değil, bir bakış biçimi olarak sinemasının merkezine alır. The Florida Project ve kısmen Starlet, yetişkinlerin karmaşık dünyasını çocuk bakışından yeniden yorumlarken, büyümenin ne kadar sert bir yüzleşme olduğunu da ortaya koyar. Moonee’nin renkli ve neşeli dünyası film boyunca kademeli olarak yerle bir olur. Son sahnede Disney World’e doğru yapılan kaçış, aslında bir kaçış değil, gerçeklikle en sert temastır.
Açık uçlu ve sarsıcı sonlar
Baker’ın filmleri klasik bir final sunmaktan çok, izleyiciye sorular bırakan, duygusal olarak rahatsız edici ya da sarsıcı bir kapanışla biter. The Florida Project’in son sahnesi, çocuk hayal gücünün sistem tarafından nasıl tehdit edildiğini metaforik biçimde işlerken; Red Rocket izleyiciyi etik olarak zorlayıcı bir durumda bırakır.
Anora da bu geleneği sürdürüyor. Finaldeki absürtlük, hikâyenin başından beri tırmandırdığı gerilimi bir anda dağıtır ama hiçbir şeyi çözmez. Ne karakterin geleceğine dair net bir bilgi verir ne de sistemle olan çatışmasını sona erdirir. Bu belirsizlik, Baker’ın sinemasının en tanıdık tonu haline gelir: kapanmayan bir parantez gibi.
Bağımsızlık arayışı
Sean Baker yalnızca tematik olarak değil, teknik olarak da bağımsızlığın sınırlarını zorlayan bir yönetmendir. Sadece düşük bütçeyle film çekmek değil, aynı zamanda biçimsel bağımsızlık da onun için önemlidir. Tangerine’i bir iPhone ile çekmiş olması, ya da Anora’da oyuncuların doğaçlamaya dayalı performanslarına alan tanıması bu anlayışın örnekleridir. Baker’ın kamerası hem sokakta hem de karakterin iç dünyasında dolaşabilen, müdahale etmeyen ama gözlemleyen bir kamera olarak çalışır.
Ekonomik hayatın gerçekliği
Baker’ın karakterleri genellikle yasa dışı yollarla hayatlarını sürdüren bireylerdir. Seks işçiliği, kaçak satış, dolandırıcılık… Ama hiçbir karakterin bu işleri bir tercihten yaptığını söylemek mümkün değildir. Bu, sistemin dışına itilmiş olmanın kaçınılmaz sonucudur. Bu insanlar, yasalar tarafından değil; yoksulluk, eğitimsizlik ve dışlanma tarafından belirlenmiş bir çemberin içindedirler.
Anora da benzer bir ekonomi anlatısını sürdürür. Anora’nın yaşadığı ilişki, bir aşk hikâyesinden çok ekonomik bir pazarlığın içinde sıkışıp kalmıştır. Onun aşkı da bedeni gibi satılık hale gelirken, hayatta kalma mücadelesi tüm insani duyguların önüne geçer.
Yazan: Emre Seven









































































































