BİZİ TAKİP ET...

Sitede ara...

Basın Bülteni

Ayvalık Uluslararası Film Festivali 2026 Programı Açıklandı!

Seyir Derneği tarafından Ayvalık Belediyesi işbirliğiyle düzenlenen Ayvalık Uluslararası Film Festivali, 14 Eylül’de başlıyor. 20 Eylül’e kadar sürecek festival, dünyanın dört bir yanından 76 filmi seyirciyle buluşturacak. Film gösterimleri sonrası gerçekleşecek söyleşiler, paneller, konser ve yan etkinliklerle festival havası tüm Ayvalık’a yayılacak. Festivalin biletleri 5 Eylül’den itibaren Biletix, Biletinial ve Fabrika Ayvalık’taki gişe üzerinden satışta olacak.

Festival programı bu yıl da kurmacadan belgesele, animasyondan deneysele pek çok farklı alan ve türden filmi bir araya getiriyor. Festivalde gösterilecek yerli kurmaca filmler bu yıl “Orta Sınıflar Nereye Gidiyor?” başlıklı özel bir tema etrafında toplandı. Kısa metrajlı filmler bu yıldan itibaren Akbank Sanat ile Kısalar başlığı altında gösterilecek ve yerli yapımların yanında yabancı kısa filmler de programda yer alacak.  Bu yılın bir yeniliği de animasyonlara ayrılan Mumyaların Hayal Görmeye Gittiği Yer başlıklı özel bölüm. Uluslararası Seçki dünya festivallerinden merakla beklenen pek çok yapımı barındırırken Farklı Gözle Bakanlar, İnsan Nedir Ki, İki Film Birden, Sinematek ile, Gaiaporosis: Müştereklerin Tüketilmesi, Belgeseller, Anılarına ve Çocuklar İçin festivalin diğer bölümleri. 

Ayvalık Belediyesi Büyük Park Amfitiyatro’da düzenlenecek açılış gecesiyle başlayacak festivalde gösterimler bu yıl Rauf Denktaş Kültür Merkezi, Ayvalık Belediyesi Vural Sineması, Fabrika Ayvalık ve Yeni Mahalle’de gerçekleşecek. ASKEV Sera ise festival söyleşilerine ev sahipliği yapacak. Biletler Biletix ile Biletinial siteleri üzerinden ve Fabrika Ayvalık’ta açılacak gişeden satışa çıkacak. Bilet fiyatları 5-13 Eylül tarihleri arasındaki ön satış döneminde indirimli 200 TL, tam 250 TL; 14 Eylül’den itibaren indirimli 250 TL, tam 300 TL olacak. Açılış gecesi biletleri ise 500 TL’den satışta olacak. Yeni Mahalle gösterimleri ise ücretsiz gerçekleştirilecek.

Festival, Pedro Almodovar’ın son filmi Buruk Noel’in Türkiye Prömiyeri ile açılacak

Ayvalık Uluslararası Film Festivali, 14 Eylül akşamı Ayvalık Belediyesi Büyük Park Amfitiyatro’da Kurukahveci Mehmet Efendi’nin ev sahipliğinde düzenlenecek açılış töreniyle beşinci yaşını kutlayacak. 

Festivalin açılış gecesinde Kurukahveci Mehmet Efendi’nin sponsorluğunda bu yıl ilk kez verilecek “Kahve İçen Yorulmaz Geleceğin Sinemacıları Ödülü” sahibini bulacak. 200 bin TL değerindeki ödülün kazananı, Alin Taşçıyan, Berkay Ateş, Elif Ergezen, Cem Kaya ve Pelin Esmer’den oluşan seçici kurul tarafından belirlenecek. 

Törenin ardından Pedro Almodóvar’ın bu yıl Cannes Film Festivali’nde yarışan yeni filmi Buruk Noel / Bitter Christmas / Amarga Navidad Türkiye’de ilk kez Ayvalık’ta gösterilecek. 

Geçtiğimiz yıl Ayvalık Kış Festivali’nde Yandaki Oda filmi izleyiciyle buluşan usta yönetmen Pedro Almodóvar, Buruk Noel’de otokurmaca temasına geri dönüyor. Büyük bir kaybın yas sürecindeyken kendini işine veren bir yönetmenin hikâyesi olarak başlayan film kurmaca ve gerçeklik arasında çok katmanlı bir yapı kuruyor. Buruk Noel, uluslararası prömiyerini yaptığı Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasından Cannes Soundtrack Ödülü’yle döndü ve yönetmenin sanat üretimi konusunda oluşturduğu dürüst anlatıyla beğeni topladı.

Uluslararası Seçki 

90’larda çektiği Ergen Kıyameti üçlemesiyle kuşağının önemli yönetmenlerinden biri hâline gelen Gregg Araki’nin on iki yıl sonra sinemaya dönüşünü müjdeleyen Seni İstiyorum / I Want Your Sex, bu yılın hit filmlerinden biri. Dünya prömiyerini Sundance’te yapan film o tarihten bu yana merakla bekleniyor. Başrollerine Olivia Wilde ve Cooper Hoffman’ı taşıyan, oyuncu kadrosunda Johnny Knoxville ve Charli XCX gibi farklı isimleri barındıran film, güncel sanatçı Tracy ve yeni asistanı Elliot’ın arasında başlayan sıradışı ilişkiyi anlatıyor. 

Be My Star ve Western gibi filmleriyle tanınan Valeska Grisebach’ın yeni filmi Düşlenen Macera / The Dreamed Adventure / Das geträumte Abenteuer, Bulgaristan’ın güneydoğusundaki ücra bir sınır kasabasında geçiyor. Filmde, derin duygusal bağlar paylaştığı bir adama yardım etmek isterken yasa dışı bir sevkiyatın ortasında kalan bir kadının hikâyesini izliyoruz. Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında yapan ve burada Jüri Ödülü’ne layık bulunan Düşlenen Macera / The Dreamed Adventure / Das geträumte Abenteuer, festivalin bu yıl öne çıkan yapımları arasında yer aldı.

The Wailing ve The Chaser gibi filmleriyle adını duyuran Güney Koreli yönetmen Na Hong-jin‘in yeni filmi Hope, klasik canavar filmleriyle modern aksiyon sinemasını harmanlayan türler arası bir film. Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında yapan Hope, yüksek temposu ve sinemanın farklı unsurlarını Güney Kore’ye dair sosyopolitik bir okumayla birleştiren dengeli yapısıyla dikkat çekiyor.

Dünya prömiyerini Berlinale’de yapan Isabel‘in yönetmenlik koltuğunda Brezilyalı Gabe Klinger oturuyor. Başroldeki Marina Person‘un performansı ve ‘hayallerinin peşinde koşma’ temasına gerçekçi yaklaşımıyla dikkat çeken film sizi her şeyin mümkün olduğu bir fanteziye değil, zorlukların ortasında hayallerini diri tutmaya çalışmanın öyküsüne davet ediyor.

Başrolüne Juliette Binoche’u taşıyan Kraliçe Zor Durumda / Queen at Sea, dünya prömiyerini Berlin Film Festivali’nin ana yarışmasında yaptı ve burada hem Jüri Ödülü hem de Yardımcı Rolde En İyi Performans Ödülü’nü kazandı. Lance Hammer’ın yazıp yönettiği Kraliçe Zor Durumda / Queen at Sea, evrensel ve insani dertleri melodrama kaçmadan ele alıyor.

Ida ve Soğuk Savaş filmleriyle tüm dünyaya adını duyuran Paweł Pawlikowski, yeni filmi Ata Yurdu‘yla siyah-beyaz üçlemesini tamamlıyor. Bu kez edebiyat tarihinin büyük isimlerinden Thomas Mann ve kızının beraber çıktığı bir yolculuğu izliyoruz. Ata Yurdu / Fatherland, dünya prömiyerini yaptığı 79. Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında En İyi Yönetmen ödülünü kazandı. Başrollerine Avrupa sinemasının iki büyük oyuncusunu, Sandra Hüller ve Hanns Zischler‘i taşıyan film savaşın bilhassa Almanya üzerindeki etkilerini inceliyor. 

Son Yemek / Morte Cucina, 90’ların sonundan itibaren yükselişe geçen Tayland sinemasının önemli isimlerinden Pen-ek Ratanaruang‘ın yeni filmi. Geçmişin izlerini ve intikam duygusunu gastronomiyle birleştiren filmin görüntü yönetmenliğini ise Chungking Express, In the Mood for Love, Hero ve Paranoid Park gibi filmlerle kendi imzasını yaratmış Christopher Doyle üstleniyor. Son Yemek / Morte Cucina, San Sebastian ve Tokyo gibi uluslararası festivallerin programlarında yer aldı.

Yine Sandra Hüller‘in başrolünde yer aldığı Rose, 17. yüzyılda Almanya’nın izole bir Protestan kasabasında geçiyor. Gizemli bir askerin terk edilmiş bir çiftliğin varisi olduğu iddiasıyla kasabaya gelişini izliyoruz. Rose‘un yönetmenlik koltuğunda daha önce Michael Haneke, Ulrich Seidl ve Jessica Hausner gibi isimlerle birlikte çalışmış Markus Schleinzer var. Schleinzer, üçüncü uzun metrajıyla Berlinale’nin ana yarışmasına seçildi ve film Sandra Hüller’e En İyi Başrol Performansı dalında Gümüş Ayı kazandırdı. Haneke’nin “başyapıt” olarak nitelendirdiği, bilhassa siyah-beyaz sinematografisi ve Hüller’in bedensel performansıyla beğeni toplayan Rose, Carl Theodore Dreyer’in masalvari filmlerine benzetiliyor.

Başrolünü John Turturro‘nun üstlendiği Son Yankesici / The Only Living Pickpocket in New York, oyunculuk kariyeriyle tanıdığımız Noah Segan‘ın yazıp yönettiği bir suç ve gerilim filmi. Turturro’ya Giancarlo Esposito, Will Price, Steve Buscemi ve Jamie Lee Curtis gibi isimlerin eşlik ettiği film dünya prömiyerini Sundance’te, Avrupa prömiyerini ise Berlinale’de yaptı. Festival gösterimlerinde hem eleştirmenlerin hem de seyircinin beğenisini kazanan yapım bilhassa eski usul New York filmlerinin ruhunu taşımasıyla övgü topladı.

Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nin ana yarışmasında yapan En Sevdiğim / The Beloved / El ser querido, bilhassa başroldeki Javier Bardem‘in performansıyla şimdiden zihinlere kazındı. Bir baba-kız hikâyesini takip ederken sinema sanatının kendisine dair bir anlatıya uzanan filmin yönetmenlik koltuğunda ise 2022’de Canavarlar / As Bestas ile dikkat çeken Rodrigo Sorogoyen var.

Neredeyse tamamı tek bir mekânda ve dört karakter arasında geçen Davet / The Invite, dört yetenekli oyuncunun performansıyla yükseliyor: Olivia Wilde, Seth Rogen, Penélope Cruz ve Edward Norton. Wilde‘ın aynı zamanda yönetmenlik koltuğunda oturduğu film başta basit görünen apartman içi bir meseleden ilişkilerin kırılganlığına ve insan duygularının karmaşıklığına dair konuşkan bir komediye dönüşüyor.

Farklı Gözle Bakanlar 

Bu yıl şubat ayında gerçekleşen Berlin Film Festivali’nde Jüri Büyük Ödülü (Gümüş Ayı) kazanan Kurtuluş festivalde Farklı Gözle Bakanlar bölümünde gösteriliyor. Emin Alper’in yönettiği Kurtuluş, kapalı bir topluluğun korkularının yol açtığı paranoya ve sanrılara bakıyor. Gerçek olaylardan esinlenen film, rüyalarla gerçeği birbirine karıştırarak, geçmişte yaşanan bir çatışmanın bugün yeniden üretilmesini anlatıyor. İki köy arasında paylaşılamayan topraklar üzerinden yaşanan mülkiyet kavgası çok daha büyük bir iktidar meselesine dönüşürken film yakın tarihimize dair hayati meseleleri, toplumsal histeri ve kitle psikolojisinin kodlarıyla ele alıyor. Kurtuluş, oyuncu kadrosunda yer alan Caner Cindoruk, Berkay Ateş ve Feyyaz Duman gibi isimlerin performansıyla da dikkat çekiyor. 

Sinemanın malzemesine yaratıcı bir gözle bakan ve sınırları esneten pek çok film Farklı Gözle Bakanlar bölümünde bir araya geliyor. İlk üç filmiyle kendine has bir sinema üslubu yaratmayı başaran, yakın dönem Çin sinemasının en heyecan verici yönetmenlerinden Bi Gan‘ın yeni filmi Diriliş / Resurrection / Kuang ye shi dai de onlardan biri. Film dünya prömiyerini Cannes ana yarışmada yaptı ve burada jüri tarafından Prix Spécial ile ödüllendirildi. Bi Gan, sinema tarihinin farklı noktalarına temas ettiği epizodik filmi Diriliş‘te bir mecra olarak sinemanın kendisi üzerine düşünüyor. Sinemanın rüyalarla ilişkisini, hikâye anlatmaya dair duyduğumuz ihtiyacın nedenlerini, insan duyularının işlevini bu eklektik yapının parçaları hâline getiriyor. Geçmişle bugün, var oluşla yok oluş, duyularla düşünceler arasında çok katmanlı bir dünya kuruyor.

Avusturyalı yönetmen Sandra Wollner’ın yeni filmi Her Defa / Everytime ise bu yılın sürpriz cevherlerinden biri. Cannes Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış Ödülü’ne layık bulunan bu sarsıcı film trajik bir kaybın ardından zamanın ve gerçekliğin kırıldığı gerçeküstü bir sürece odaklanıyor. Filmde, geçmişte gerçekleşemeyen bir aile tatilini tamamlamak üzere çıkılan yolculuğu izliyoruz. Bugün ve geçmiş, yas ve suçluluk, gerçek ve fantezi birbirine karışırken film sizi duygusal ve düşünsel yolculuğuna ortak ediyor. Sandra Wollner‘ın özgün hayal gücünü aile ilişkilerinin nüanslı dünyasında dolaştırdığı psikolojik dram, zihninizde özel bir iz bırakmaya şimdiden aday. Filmin ardından SİYAD işbirliğiyle sinema yazarı ve küratör Müge Turan seyircilerle bir sohbet gerçekleştirecek.

Cannes Film Festivali’nde büyük beğeni toplayan Miyazma Kampı / Camp Miasma, 80’ler ve 90’lar sinemasının kült slasher filmlerinin mirasından kişisel ve oyunbaz bir hikâye çıkarıyor. Filmin arka planına aldığı bu sinemasal mirasın anlatıyı giderek ele geçirmesini ve genç kuşakla karşılaşmasını izliyoruz. Filmde yönetmen Jane Schoenbrun meşhur slasher serilerinden birinin devam filmi için kamera arkasına geçmeye hazırlanan genç ve kuir bir karakterin kendini hiç beklemediği olayların içerisinde bulmasını anlatıyor. Bilhassa Hannah Einbinder ve Gillian Anderson’ın karşılıklı performansları dikkat çekici. 

Romanya sinemasının Altın Ayı ödüllü yönetmeni Radu Jude’nin yeni filmi Octave Mirbeau’nun aynı adlı eserinden ilham alıyor. Film, dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nin Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde yaptı ve bilhassa eleştirmenlerin beğenisini kazandı. Bir Oda Hizmetçisinin Güncesi / The Diary of a Chambermaid / Le journal d’une femme de chambre filminde Radu Jude, Bordeaux’da burjuva bir ailenin yanında çalışan genç Rumen kadın Gianina’nın hikâyesini anlatıyor. Özlem, mesafe ve aile bağları hakkındaki bu dokunaklı hikâye vizyoner yönetmenin ellerinde göçün ekonomik, duygusal ve ailevi sonuçlarını irdeleyen bir anlatıya dönüşüyor.

Sinemanın sınırlarını test etmesiyle tanıdığımız yönetmen Bruno Dumont, yeni filminde gözünü çocukların naif dünyasına çeviriyor. Fransız Rivierası’ndaki bir sahil kasabasında geçen filmin neredeyse bütün oyuncuları çocuklar. Yazlık bir bölgede kendi aralarında vakit geçirmelerini, şakalaşmalarını, denize girip çıkmalarını, âşık olmalarını, rekabet etmelerini izliyoruz. Kızgın Kayalar / Red Rocks / Les Roches Rouges, bu yıl Cannes Film Festivali’nin dikkat çeken yapımları arasındaydı. Film, büyüklerin çocukların dünyasına yönelttikleri yansıtmaların tersine, yazlık yerdeki bir grup çocuğun paylaştığı oyun ve çete ruhunu hem ısrarla çocukların gözünden hem de yönetmen Bruno Dumont’nun imzası olan sert, süssüz bir üslupla anlatıyor. 

İnsan Nedir Ki 

Altın Ayı ödüllü Beden ve Ruh / On Body and Soul’un yönetmeni Ildikó Enyedi’nin yeni filmi Sessiz Dost / Silent Friend / Stille Freundin merkezine kadim bir “mabet ağacı”nı alıyor. Tek bir ağaç üzerinden üç farklı döneme ve üç farklı öyküye uzanan film 1908’den başlayıp 1972’ye ve 2020’ye geçiyor. Film üç farklı kuşaktan insanın hikâyesini anlatırken doğanın sessiz dönüşümü ve gizemli gücünün hayatlarımızdaki etkisini gösteriyor. Sessiz Dost dünya prömiyerini 82. Venedik Film Festivali’nde yaptı ve burada hem FIPRESCI hem de Marcello Mastroianni (Luna Wedler) ödüllerini kazandı. Film, oyuncu kadrosunda Wedler’in yanı sıra Tony Leung Chiu-wai ve Léa Seydoux gibi isimleri de barındırıyor.

Macar yönetmen György Pálfi endüstriyel bir çiftlikten kaçıp kendi yolunu kendi çizmeye çalışan bir tavuğu takip ettiği yeni filminde bir hayvanın gözünden insanların dünyasına bakıyor. Bu sefer hayvanlar insanların hikâyelerine eşlik eden birer araç değil; hikâyenin merkezinde kendi iradesiyle hareket eden bir tavuk var. Bu tavuğun gözünden gördüklerimiz ise insan dünyasında özgürlüğün kimin için olduğuna dair pek çok soruya alan açıyor. Tavuk / Hen / Kota, geçtiğimiz yıl Toronto Film Festivali’nde gösterildi ve buradaki Platform Prize yarışmasında mansiyon kazandı. 

Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nin Yönetmenlerin On Beş Günü seçkisinde yapan Dişi Köpek / La Perra, Şilili yönetmen Dominga Sotomayor‘un yeni filmi. Too Late to Die Young ve Thursday Till Sunday gibi filmleriyle uluslararası festivallerde birçok önemli ödül kazanan Sotomayor, Dişi Köpek / La Perra‘da insanın kendisiyle, etrafındakilerle ve hayvanlarla kurduğu ilişkiye farklı yönleriyle bakan bir hikâye anlatıyor. Bir insanın bir köpekle kurduğu ilişkiye ilgi duyanlar Silvia ve Yuri’nin hikâyesini kaçırmamalı.

Kanada’nın Churchill, Manitoba bölgesinde kutup ayıları ve insanların geliştirdiği ilişkiyi anlatan belgesel Yaramaz Ayı / Nuisance Bear, Werner Herzog’un Grizzly Man’inin dışa dönük bir akrabası gibi. Bölgedeki kutup ayılarının göç yolunun üzerinde bulunan bu küçük kasabadaki insanlarla hayvanlar arasında alışılmadık bir ilişki oluşmuş durumda. Dahası, bu durum Churchill için bir turizm malzemesi artık. Kasaba “Dünyanın Kutup Ayısı Başkenti” lakabını almış. Aynı adlı bol ödüllü kısa filmden uyarlanan Yaramaz Ayı / Nuisance Bear, doğal yaşama ait vahşi hayvanların insan egemenliğindeki dünyada var olma çabasının hikâyesi. Film dünya prömiyerini Sundance’te yaptı ve burada belgesel dalında verilen büyük ödülü kazandı.

Animasyon: Mumyaların Hayal Görmeye Gittiği Yer

Ayvalık Uluslararası Film Festivali, bu yıl programında animasyon sinemasına özel bir yer ayırıyor. Animasyonun biçimsel ve tematik açıdan ne kadar geniş bir dünyaya sahip olduğunu ortaya koyan ilk filmlerle alanın usta isimlerinin filmlerini bir araya getiren bir seçkiye yer veriyor. Bu seçkiyle bağlantılı olarak Kutlukhan Kutlu da festival kapsamında bir konuşma yapacak. 

Altı filmden oluşan animasyon bölümündeki filmlerden ilki Louis Clichy imzalı Demir Çocuk / Iron Boy / Le Corset. Pixar klasiklerinde (Wall-E, Up) animatörlük yapmış ve Alexandre Astier ile imza attığı Astérix: Tanrıların Konağı ile César Ödülü kazanmış yönetmenin ilk solo uzun metraj filmi izleyicileri 1980’lerin Fransa kırsalına, son derece kişisel ve dokunaklı bir büyüme hikâyesine davet ediyor. Dijital kalıpların yerine Çin mürekkebi ve suluboyanın organik ışığıyla bezeli geleneksel çizim tekniğini kullanan, doğal seslendirmeleri ve özgün müzik tercihleriyle öne çıkan Demir Çocuk, prömiyerini yaptığı Cannes Film Festivali Belirli Bir Bakış bölümünde Jüri Özel Ödülü’ne layık görüldü.

AJ Dungo’nun aynı adlı otobiyografik grafik romanından uyarlanan, aşk, kayıp ve yeniden hayata tutunma üzerine bir hikâye anlatan Dalgalarda / In Waves, kısa filmleriyle César ve Oscar adaylıkları bulunan Vietnam asıllı yönetmen Phuong Mai Nguyen’in ilk uzun metraj filmi. Film, Los Angeles’ta utangaç bir lise öğrencisi olan AJ ile sörf tutkunu Kristen’ın hastalığın gölgesindeki dokunaklı aşkını ve yas sürecini odağına alıyor ve bu yas sürecini karanlık bir dram yerine yaşama sevinci, dostluk ve sarsılmaz bir direnci kutlayan görsel bir şölene dönüştürüyor. Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali Eleştirmenler Haftası’nın açılış filmi olarak gerçekleştiren Dalgalarda, grafik romanın minimalist estetiğini David Hockney tablolarından ilham alan canlı Kaliforniya ışığı ve renkleriyle buluşturuyor. 

Sarah Leavitt’in dünyaca ünlü otobiyografik grafik romanından uyarlanan ve dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yapan Çöz Beni / Tangles, Leah Nelson imzasını taşıyor. Nelson, ilk uzun metraj filminde 1990’ların San Francisco’sundaki hareketli hayatını bırakıp annesinin ilerleyen Alzheimer hastalığı nedeniyle, kaçtığı muhafazakâr kasabasına dönmek zorunda kalan Sarah’nın yaşamını odağına alıyor. Alzheimer hastasının zihninden ziyade, annesinin hastalığı karşısında ne yapacağını anlamaya çalışan Sarah’nın kaygılarına, anılarına ve duygularına odaklanan film, Julia Louis-Dreyfus, Bryan Cranston, Abbi Jacobson ve Seth Rogen gibi yıldız isimlerden oluşan seslendirme kadrosuyla öne çıkıyor. 

Japon yönetmen Kohei Kadowaki’nin ilk uzun metraj animasyonu Biz Uzaylıyız / We Are Aliens / Wareware wa uchûjin, çocukluğun masumiyeti ile yetişkinliğin yükleri arasındaki mesafeyi büyüleyici bir gerçekçilik ve duygusal derinlikle beyazperdeye taşıyor. Küçük bir Japon kasabasında sıradan bir çocuğun sessiz ihanetiyle başlayan hikâyede, insan ilişkilerinin karmaşıklığı ve unutulmak istenen vicdani yükler gibi evrensel temalar tarafsız ve içten bir bakış açısıyla ele alınıyor. Rotoskopi tekniğinden yararlanarak çocukların gündelik hayattaki küçük ve “gereksiz” hareketlerini doğal biçimde yansıtan film, Sylvain Chomet, Norman Rockwell ve Johannes Vermeer esintileri taşıyan gözlemci kadrajlarıyla öne çıkıyor. Biz Uzaylıyız, Cannes Film Festivali Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde izleyiciyle ilk kez buluştu.

Animasyon sinemasının özgün ve usta yönetmenlerinden Sylvain Chomet, Belleville’de Randevu ve Sihirbaz gibi filmleriyle kurduğu kendine has dünyayı bu kez Fransız edebiyatının ve sinemasının efsanevi ismi Marcel Pagnol’ün hayatına taşıyor. Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yapan el çizimi 2D animasyon yapım Muhteşem Bir Hayat / A Magnificent Life / Marcel et Monsieur Pagnol, Fransız edebiyatının ve sinemasının en büyük anlatıcılarından Marcel Pagnol’ün çocukluk anılarını kaleme alırken kendi geçmişiyle, çocukluğuyla ve hayatını şekillendiren efsanevi figürlerle yüzleşmesini odağına alıyor. Gerçek oyuncularla önceden çekilen sahnelerin animasyona referans oluşturduğu filmde Chomet, ilk kez yoğun biçimde diyalog kullanıyor, gerçek görüntüler ve arşiv kayıtlarını animasyonla buluşturuyor. Filmin müzikleri ise dünyaca ünlü caz ve klasik müzik sanatçısı Stefano Bollani imzasını taşıyor.

Katsuhiro Ôtomo’nun kendi çizgi romanından beyazperdeye uyarladığı 1988 yapımı distopik animasyon efsanesi Akira, siberpunk türünün mihenk taşı ve dünya sinemasının kült eserlerinden biri olarak tazeliğini korumaya devam ediyor. Akira, toplumsal kaosu, iktidar hırsını ve insan evriminin karanlık sınırlarını görkemli bir distopya atmosferinde inceliyor. Geleneksel el çizimi (cel animation) tekniğinin zirvesi kabul edilen 24 karelik kusursuz görsel işçiliği, Geinoh Yamashirogumi imzalı geleneksel ve endüstriyel seslerin sentezlendiği ikonik müzikleri ve sinema tarihine geçen görsel atmosferiyle Akira, Japon animasyonunun küresel bir fenomene dönüşmesini sağladı ve modern popüler kültürü derinden etkileyerek zamansız bir başyapıt hâline geldi. Bu zamansız klasik, Ayvalık’ta 20. yılına özel restore edilmiş yeni kopyasıyla seyirciyle buluşacak.

İki Film Birden 

Bu yıl, uluslararası festivallerde seyirci karşısına çıkan iki Kosova filmi, farklı zamanlarda geçseler de birbiriyle diyalog hâlinde. Biri 90’lı yılların sonunda, Kosova’da NATO müdahalesinin beklendiği günlerde geçerken; diğeri aradan geçen yıllarda Amerikan müdahalesinin şekillendirdiği hiper-kapitalist düzenin ülkeyi nasıl bir ekonomik çöküşe ve derinleşen sınıf eşitsizliğine sürüklediğine bakıyor. 

90’larda Yugoslavya’nın dağılması sonrası Balkanlar’ın neredeyse tamamını ele geçiren savaş ve şiddet günlük hayatın tam ortasına çökmüştür. Film, bu koşullar altında büyümek zorunda kalan Dua adlı Kosovalı bir gencin öyküsünü anlatırken tüm dünyanın gözleri önünde yaşanmış bir kıyımı kişisel bir hikâyenin sahiciliğiyle perdeye taşıyor. Dua, dünya prömiyerini Cannes Film Festivali Eleştirmenler Haftası’nda yaptı ve burada SACD Ödülü’nü kazandı. Yönetmenliğini 2021 yapımı Hive filmiyle hatırladığımız Blerta Basholli‘nin üstlendiği Dua, savaş şartlarında büyümenin sancılarını ele alan bir dram.

Aynı Dua gibi Kosova’yı mesken edinen Ailem İçin / Shame and Money ise yönetmen Visar Morina’nın imzasını taşıyor. Morina’nın senaryosunu Doruntina Basha ile birlikte yazdığı film, hiper-kapitalist bir sistemin insan onurunu ve daha iyi bir yaşam umudunu nasıl yuttuğunu, karakterlerinin giderek sıkıştığı bir gerilim atmosferi içinde anlatıyor. Dünya prömiyerini 2026 Sundance Film Festivali’nde yapan ve burada uluslararası kurmaca dalında verilen büyük ödülü kazanan Ailem İçin / Shame and Money, kırklı yaşlarındaki iki karakter üzerinden kırsaldan kente göç, geçim sıkıntısı, aile ilişkileri ve aidiyet temaları üzerine evrensel bir hikâye anlatıyor. 

Sinematek ile

Festivalde üzerinden yıllar geçse de eskimeyen filmleri bir kez daha beyazperdede izleme imkânı sunan Sinematek ile bölümünde iki film yer alıyor. Bunların ilki Kurukahveci Mehmet Efendi’nin desteğiyle Sinematek/Sinema Evi tarafından 2025 yılında restore ettirilen Drakula İstanbul’da. Bram Stoker’ın romanının 1928 yılında Ali Rıza Seyfi tarafından Türkçeleştirilen versiyonu “Kazıklı Voyvoda”dan uyarlanan film, yerli sinemadan diğer pek çok adaptasyon gibi, yıllar içerisinde kültleşmiş yapımlardan biri. Yerelleştirilen Batı menşeli doğaüstü hikâyelerin en bilinen örneklerinden olma özelliği de taşıyan Mehmet Muhtar yönetmenliğindeki Drakula İstanbul’da restorasyon çalışmasının ardından görsel potansiyelini ortaya çıkarıyor. Gösterimden önce yazar Şaziye Karlıklı ve restorasyon sürecini yöneten Ahmet Hızarcı bir sohbet gerçekleştirecek.

Eye Film Museum işbirliği ile gösterilecek diğer filmse 1906-1920 yılları arasında üretilmiş kısa metraj sessiz filmlerden oluşan Harika Çiçekler / Fantastic Flowers derlemesi. Şablon baskı teknikleriyle renklendirilmiş filmlere odaklanan bir restorasyon projesi olan Harika Çiçekler, günümüz sinemaseverlerine bir asırdan fazla bir süre önceki izleyicilerin deneyimini yaşatmayı amaçlıyor. Fabrika’da yapılacak gösterime müzik küratörü ve DJ Kornelia Binicewicz de canlı müzik performansıyla eşlik edecek. Ayrıca Eye Film Museum’dan Elif Rongen eski renklendirmelerin bugünün dijital sinemasına nasıl aktarıldığını örnekleriye gösteren bir konuşma yapacak. Her iki gösterim de ücretsiz olarak gerçekleşecek.

Orta Sınıflar Nereye Gidiyor?

Festivalde gösterilecek uzun metraj kurmaca filmler bu yıl özel bir tema etrafında toplandı. Gösterilecek yedi filmin ortak teması, ağırlıklı olarak orta sınıfların hâli. Çoğumuzun toplumun temel direği kabul ettiği orta sınıflar krizde. Türkiye’nin orta sınıflara atfettiği önem giderek küçülmüş, durum hem yaşlı hem de genç kuşaklar tarafında endişe verici bir manzara arz etmekte. Festival kapsamında film gösterimlerinin yanı sıra bu başlıkta bir de konuşma düzenlenecek. Fatih Özgüven moderatörlüğünde gerçekleştirilecek konuşmada akademisyen Polat Alpman, senarist-yönetmen Arda Ekşigil, yapımcı Enis Köstepen ve yönetmen Pınar Yorgancıoğlu yer alacak. 

Berlinale’de büyük ödül Altın Ayı’yı kazanan İlker Çatak imzalı Sarı Zarflar, politik içerikli paylaşımları nedeniyle işlerini kaybeden tiyatrocu çift Aziz ve Derya’nın yaşamları üzerinden orta sınıf bir aile manzarası resmediyor. İlker Çatak’ın Berlin’i Ankara’ya, Hamburg’u ise İstanbul’a dönüştürerek anlattığı, gerçek olaylardan esinlenen bu politik hikâye, günümüz dünyasında demokrasinin kırılganlığının belirli ülkelerle sınırlı kalmadığını vurguluyor. Öte yandan Türkiye’nin entelektüel orta sınıf yaşamına dair de önemli sorularla örülü bir çerçeve sunuyor. Bilhassa başrollerdeki Tansu Biçer ve Özgü Namal’ın performanslarıyla dikkat çeken film yalnızca bu yılın en önemli filmlerinden biri değil, aynı zamanda tarihe düşülmüş bir tanıklık işlevi taşıyor. 

Önce bol ödüllü kısa filmleri, sonra da ilk uzun metrajı Ela ile Hilmi ve Ali’yle tanıdığımız yönetmen Ziya Demirel, yeni filmi En Güzel Cenaze Şarkıları’nda bir cenaze evinden çoğulcu bir orta sınıf portresi çıkarıyor. Bol karakter ve diyalog kullanılan, epizodik yapısıyla birçok küçük hikâyeyi birleştiren filmin esas gücü ölüm, yalnızlık ve karşılıksız arzu gibi ağır meseleleri sürekli absürt olanla yan yana getirmesinde. Ziya Demirel’in filmi dünya prömiyerini Tokyo Film Festivali’nde yaptı ve ardından Antalya, İstanbul, Ankara film festivallerinde gösterildi. 

El Yazısı ve Saf filmlerinin yönetmeni Ali Vatansever’in dünya prömiyerini Tallinn Black Nights Film Festivali’nde yapan ve burada En İyi Yönetmen Ödülü’nü kazanan filmi Bir Arada Yalnız aileye ve yaklaşan ölüme dair bir hikâye anlatıyor. Anne baba ve erkek çocukları ölüm karşısında birbirlerine tahammül, şifalı ilaçlara umutsuzca bel bağlama ve koyu bir yas sarmalı içinde Bursa’da bir toplu konutun 20. katında mücadele etmektedir. Anne ve baba çaresizliğin girdabından kendi alışkanlıklarına uygun çıkış yolları ararken, genç erkek çocukları sanal dünyaya sığınmıştır.

İsimsiz Eserler Mezarlığı’nın merkezinde Aslı ve Murat var. Aslı, eğitimini aldığı fotoğraf sanatına dair çalışmalarını güncel sanat piyasasında görünür kılmak için bir uğraş içerisindedir. Geçim sıkıntısı ve gelecek kaygısı her şeyin önüne geçince ev arkadaşı Murat’la birlikte bu çabanın dozunu artırmak zorunda kalırlar. Yönetmenliğini Melik Kuru’nun yaptığı İsimsiz Eserler Mezarlığı, yetişkinliğe adım atan bir kuşağın günümüz toplumunda yer bulma çabasını anlatıyor. Dünya prömiyerini Tallinn Black Nights Film Festivali’nde gerçekleştiren filmin başrollerinde Manolya Maya ve Ekremcan Arslandağ var. 

Adını ilk uzun metrajı Güvercin ile duyuran Banu Sıvacı’nın ikinci filmi Günyüzü, yıllar sonra yeğeninin düğünü için köyüne dönen müzisyen Suna’nın unutmaya direnmesinin öyküsü. Kaybettiği kız kardeşinin akıbetini köydekilerin huzurunu kaçırma pahasına sorgulayan Suna, hem kendisi hem de ahali için mecburi yüzleşmeler yaratacaktır. Sinemamızın taşraya bakışına kendine has bir yaklaşım getiren film, dünya prömiyerini Berlinale Forum’da yapmıştı. 

Pınar Yorgancıoğlu’nun ilk uzun metrajı Karanlıkta Islık Çalanlar, orta sınıf bir çekirdek ailenin yaşamını anlatıyor. Her biri farklı hayallere ama aynı gerçekliğe sahip aile üyelerinin çıkışsızlığını merkeze alan hikâye, terk edilmiş hayallerin ‘hayaletleri’yle farklı bir boyut kazanıyor. Müfit Kayacan, Hülya Gülşen ve İnci Sefa Cingöz’ün oluşturduğu oyuncu kadrosunun uyumlu sahiciliğiyle şekillenen Karanlıkta Islık Çalanlar, çizdiği aile portresiyle öne çıkıyor. Film, dünya prömiyerini 56. Hindistan Uluslararası Film Festivali’nde yaptı ve ardından 45. İstanbul Film Festivali’nde İnci Sefa Cingöz’e En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandırdı. 

Süt Çiftliği, farklı sebeplerle öksüz-yetim kalmış İrem’le Halid’in taşrada kurulmuş yarı-endüstriyel bir süt üretim tesisinde geçen hikâyelerini anlatıyor. Annesiyle babasını bir trafik kazasında kaybeden İrem, taşınmak zorunda kaldığı bu süt çiftliğindeki görünmez bir haksızlığı fark edince hem kendini hem de ‘kendisi gibi’ Halid’i bir kurtarma operasyonuna sürüklüyor. Çocukluğun saf dürüstlüğünü insanlığın çelişkileriyle karşılaştıran Süt Çiftliği’nin yönetmenliğini ve senaristliğini Elif Eda üstleniyor. 

Belgeseller 

Festivalin bu yılki belgesel seçkisi dünyaca ünlü bir sanatçıyı, bir cenaze şirketi sahibini, bir çobanı, sinemamızın en büyük isimlerinden birini, adı dünyaya mal olmuş bir devrimciyi, Türkiye’nin en büyük rock gruplarından birini, İran’da bitmeyen devrim provalarını ve depremin yıktıklarından umut devşirmeye çalışan Antakya halkını bir araya getiriyor. 

Her Şey Dâhil belgeseliyle tanıdığımız yönetmen Volkan Üce‘nin yeni filmi 2m², nevi şahsına münhasır bir karakteri takip ediyor: Hızır Cenaze Şirketi’nin sahibi Tayfun Arslan. Belçika’da, çoğunlukla Türkiye’den gelen göçmenlerin cenazeleriyle ilgilenen Arslan, dışa dönük karakteri ve yaşam enerjisiyle kamera önünde dinamik bir figür. Volkan Üce, bu ilginç girişimciyi takip ederken hem Avrupa-Türkiye hattında göç manzaralarını kayda alıyor hem de ölümün sert gerçekliğini günlük hayatın olağanlığıyla birlikte düşünme alanı açıyor. 2m², dünya prömiyerini 55. Rotterdam Film Festivali’nde yaptı. 

Yönetmenliğini Letisya Tapan‘ın yaptığı İki Boşluk Arasında, elli yılı aşkın süredir Türkiye’de yaşayan sanatçı Nancy Atakan’ın dünyasına kapılar açan bir film. Seyirciyi sanatçının kişisel arşivinden, anılarından, eserlerinden ve günlük yaşamından parçalara ortak olmaya davet eden film Atakan’ın kariyeri üzerinden kolektif bilince, kimliğe, hafızaya ve aidiyete uzanıyor. İki Boşluk Arasında, bir sanatçının sanat üretimiyle ve kendi tarihiyle ilişkisi üzerine düşünme ve tanıklık alanları sunan yaratıcı bir belgesel. 

Yönetmenliğini Evrim Çervatoğlu‘nun yaptığı Keçi 501, Doğu Karadeniz yaylalarında yaşayan çoban Cengiz Taşçı’yı takip ediyor. Cengiz’in keçileriyle, dağlarla, toprakla iç içe yaşamını sessiz bir tanık gözüyle izleyen kamera bir yandan gündelik hayatı kayda alırken diğer yandan seyircisini doğanın tekrarlara dayalı döngüsüne ortak olmaya davet ediyor. Cengiz’in doğayla hemhâl olmuş hâli, sürüsüne çobanlıktan ziyade yoldaşlık edişi, Çervatoğlu‘nun şiirsel yaklaşımıyla anlam kazanıyor.

Kuzeyden Gelen Adam, Yeşilçam denince akla gelen ilk isimlerden Kadir İnanır’ın yaşamöyküsü. Yönetmenliğini Hüseyin Karabey‘in üstlendiği film İnanır’ın 1960’lı yıllarda fotoromanlarla başlayan kariyerini farklı yönleriyle takip ederek bugüne kadar ulaşıyor. Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz usta oyuncunun aynı zamanda anlatıcı görevini de üstlendiği Kuzeyden Gelen Adam böylece otobiyografik bir nitelik kazanıyor. İnanır’ın gençlik yıllarından başlayan tanıklık etme ve kayda alma merakının bir uzantısı olarak kendi arşivinden fotoğraf, video ve günlükler oyuncunun ağzından sunulurken, film sinema tarihimiz için de önemli bir belgeye dönüşüyor. Festivalde ayrıca Kadir İnanır anısına Ömer Kavur imzalı Kırık Bir Aşk Hikâyesi filmi de ücretsiz olarak gösterilecek. 

Yaşamaya Mecbursun! Türkçe sözlü rock müziğin kült gruplarından Bulutsuzluk Özlemi’nin hikâyesi. Başta kurucular Nejat Yavaşoğulları ve Sina Koloğlu olmak üzere grupta farklı zamanlarda müzik yapmış kişilerle yapılan söyleşilere dayanan film, aynı zamanda döneme tanıklık etmiş müzik yazarlarının ve müzisyenlerin katkılarıyla zenginleşiyor. Yönetmenliğini Caner Kaya‘nın yaptığı Yaşamaya Mecbursun! yalnızca Bulutsuzluk Özlemi’nin tarihi değil; 1970’lerin sonundan 2020’lere uzanan bir Türkiye portresi. Grubun toplumsal olaylara ve politik meselelere karşı muhalif tavrı belgeselin de ana fikrini oluşturuyor. Festivalde film gösteriminin yanı sıra 18 Eylül Cuma akşamı Pür Cunda’da bir de Bulutsuzluk Özlemi konseri olacak. 

Yönetmenliğini Bingöl Elmas’ın yaptığı Yeni Han ise İstanbul’daki sığınmacıların hayatını anlatan bir belgesel. Suriye’den Somali’ye, Uygur bölgesinden Kazakistan’a dünyanın farklı yerlerinden İstanbul’un Aksaray semtine gelmiş sığınmacıların hayatını takip eden filmin merkezinde ise Yeni Han var. Hanın içi ve dışı arasındaki kontrast her şeyi olduğu gibi filmin tonunu da belirliyor. Yeni Han, umut, belirsizlik, aidiyet, kırılganlık ve varlık mücadelesi üzerine bir film. 

Festivalin Belgeseller bölümünde gösterilecek bir diğer filmse Christophe Dimitri Reveille imzalı Che Guevara: Son Yoldaşlar / Che Guevara: The Last Companions adlı yapım. Ernesto Che Guevara’nın Bolivya ordusu tarafından yakalanması ve öldürülmesinin hemen öncesinde yanında olan altı yoldaşının hikâyesini anlatan film, bu altı devrimcinin ve Che Guevara’nın mirasının belgeseli. Dünya prömiyerini Cannes’da yapan, anlatıcılığını Fransız oyuncu Vincent Lindon’un üstlendiği belgesel arşiv görüntülerini, Che’yle birlikte mücadele etmiş yoldaşlarıyla yapılmış görüşmeleri ve bu görüşmelerden yola çıkılarak oluşturulmuş canlandırmaları harmanlıyor. Hikâyesi defalarca anlatılmış bir kahramanın görece az bilinen günlerine ışık tutan film mikrofonu o kahramanın gölgesinde gururla yaşamış karakterlere uzatıyor.

İranlı sinemacı Pegah Ahangarani’nin imzasını taşıyan Devrim Provaları / Rehearsals for a Revolution belgeseli ise İran’ın yakın tarihine kişisel bir bakış atıyor. Çocukluk yaşlarından itibaren oyunculuk yapmaya başlayan ve aradan geçen sürede kırkın üzerinde filmde rol alan Ahangarani son dönemde çektiği belgesellerle dikkat çekiyor. Genelde kişisel hafıza ve bunun sosyopolitik karşılıkları üzerine belgeseller üreten Ahangarani, yeni filminde de hayatındaki beş farklı karakter aracılığıyla ülkesinin tarihini 1979 Devrimi’nden bugüne kadar takip ediyor. Dünya prömiyerini Cannes Film Festivali’nde yapan ve burada festivalin tüm belgesel filmlerini kapsayan L’Œil d’or ödülünü kazanan film son dönemde sayıları giderek artan İranlı kadın belgeselcilerin sesini yükseltiyor. 

Beytna Kolektif ve Ayvalık Tabiat Platformu İşbirliğiyle 

Yönetmenliğini Nesime Karateke’nin yaptığı Seva, 6 Şubat Depremleri’ni en sert biçimde hisseden kentlerden biri olan Antakya’nın yaşadığı yıkım, yas ve hayata tutunma çabasını konu alan bir belgesel. Odağına kadınları, çocukları, gençleri alarak, sanat, üretim ve dayanışma ile yaşamı yeniden filizlendirmek için emek verenlerin yolculuklarına tanıklık eden film bu büyük yıkımın enkazları arasından iyileşme ve umut çabasını çıkarıyor. 

Gitmedik Buradayız ise Antakya’nın geride kalan değerlerine sahip çıkmasının öyküsü. Yönetmen Sheida Kiran, belgeselinde Antakya’nın Dikmece köyünde yaşayan Meryem’i, ailesini ve katıldığı mücadeleyi takibe alıyor. Hükümetin zeytinliklere el koymasıyla bölgede nesillerdir devam ettirilen zeytinciliğin tehlike altına girmesi köyün üzerine çökerken köy halkı bu korkuya boyun eğmek yerine mücadeleyi seçer. Meryem, yüzyıllık mirasını ve kadınların emeğiyle şekillenen yaşamlarını korumak için direnişe katılırken, eline aldığı kamerayla toprakları için verdikleri mücadeleyi kayda alır.

Beytna Kolektif ve Ayvalık Tabiat Platformu işbirliği ile gösterilecek bu 2 belgesele paralel olarak bir de konuşma düzenlenecek. Documentarist’in direktörü Necati Sönmez, Gitmedik Buradayız filminin kahramanı Meryem Kutlu filmler ve deprem sonrası Antakya’daki durum üzerine konuşacaklar. 

Akbank Sanat ile Kısalar

Bu yıl Akbank Sanat işbirliğiyle festivalde yer alacak kısa metraj bölümündeki yerli filmler farklı kuşakların hikâyelerini bir araya getiriyor. Aidiyet, hafıza, karşılaşmalar, şahsi mücadeleler ve günlük yardımlaşmalar gibi farklı temalara dokunan pek çok kısa film Akbank Sanat ile Kısalar seçkisinde yer alıyor. Uluslararası kısa metraj filmlerin de gösteriminin yapılacağı bölüm kapsamında Akbank Kısa Film Festivali sanat yönetmeni Senem Erdine moderatörlüğünde bir de panel düzenlenecek. 

Dalya Keleş’in dünya prömiyerini Berlinale’de yapan ve İstanbul’da En İyi Kısa Film Ödülü’nü kazanan filmi Yerçekimi, 12 yaşındaki Deniz’in aidiyet karmaşasını ümitli bir yoldan ele alıyor. Tuna Kaptan imzalı İshak, savaşın aldığı canların yarattığı boşlukta en baştan tanışmak durumunda olan bir torun-büyükanne hikâyesini anlatırken yönetmenliğini Çağla Demirbaş’ın yaptığı Oda Servisi, aralarındaki yaş farkını beklentisiz bir dayanışma ânıyla aşan biri genç biri yetişkin iki kadının tanışmasını konu alıyor. 

Kısalar bölümü, tıpkı uzun metraj kurmaca filmlerde olduğu gibi yetişkinliğe adım atmaya çalışan genç kuşakların hikâyelerini barındırıyor. Simay Başık’ın Yerden Yüksek’i bir gece eğlencesi çıkışında tesadüfen tanışan iki genç kadının oyunbaz ilk karşılaşmasını; Sevgi Şanlı’nın Birbirimize’si ise 18 yaşındaki üniversite öğrencisi Güneş’in rızanın hassasiyetini vurgulayan hikâyesini anlatıyor. Yönetmenliğini Salih Ortaçay’ın üstlendiği Gece Mesaisi bir otelin resepsiyonunda çalışan genç Emrah’ın gözetleme meraklısı patronuyla mücadelesini mizahi bir tonla perdeye taşırken Berna Sitera Değirmen’in kısası Aşk ve Diğerleri ise orta yaşlı erkeklerin savaş ve baskı diline iki gencin barış ve sevgiyle cevap verdiği bir öykü anlatıyor. Yine festival programında yer alan Kuru Taşın Başı’nın ortak yönetmenliğini ve görüntü yönetmenliğini üstlenen Selen Heinz’ın çektiği Akışta ise üç şehirli genç kadının birbirlerinden bağımsız ama bir o kadar da beraber yaşantılarını resmediyor. 

Akbank Sanat ile Kısalar seçkisindeki filmler farklı kuşaklar arasındaki karşılaşma anlarına da yer veriyor. Beril Tan’ın yeni filmi Alis, 76 yaşındaki yalnız yaşayan Ermeni bir kadının kentsel dönüşüme karşı şahsi mücadelesini konu ediyor. Başrolüne Deniz Türkali’yi taşıyan film, Adana Altın Koza Film Festivali’nde En İyi Kısa Film ödülünü kazanmıştı. Farklı kuşaklardan iki yetenekli oyuncuyu, Menderes Samancılar ve Gülçin Kültür Şahin’i bir araya getiren Deniz Koloş imzalı Ölüm Bizi Ayırana Dek ise kişisel dertlerin ve çıkmazların karşısına tesadüfi karşılaşmaları ve yardımlaşmayı koyuyor. Yönetmenliğini Deniz Uymaz’ın üstlendiği Kraliçe ise boşanma arifesinde genç bir kadının annesiyle arasındaki çatışmayı beklenmedik ve cesur bir dille aktarıyor. 

Kısalar bölümü her yıl olduğu gibi bu yıl da farklı sinema üsluplarını ve türlerini barındıran filmleri de bir araya getiriyor. Doğa Kılcıoğlu’nun diyalog kullanmadan çektiği kısa animasyonu Kirpik küçük bir kız çocuğunun dev bir gözün kirpiklerinin altında büyüme hikâyesini anlatırken, Ceylan Özgün Özçelik’in Ada’sı ise var olabilmek için yok eden bir genç kızın parçalanmış hafızasında gezinen deneysel bir gündüz gerilimi olarak dikkat çekiyor. Uyuyamadım, Eve Gidiyorum’da yönetmen Elit İşcan’ın biri suskun diğeri konuşkan genç bir çiftin farklı dillerdeki dünyasını aktarırken ilişkilerdeki mesafe duygusunu vurguluyor; Burak Çevik’in dünya prömiyerini Berlinale’de yapan kısası İki Laborantın Yorgun Saatleri ise zıt kutupların simetrisinden bir ironi yaratıyor. 

Uluslararası Kısalar 

Festivalin Kısalar bölümünde bu yıl dört uluslararası film de yer alıyor. Bunların en dikkat çekeni, festivalde Bir Oda Hizmetçisinin Güncesi adlı filmi de yer alan Radu Jude’nin Adrian Cioflâncã’yla birlikte yönettiği yeni kısa filmi Açı, Karşı Açı / Plan Contraplan. Amerikalı gazeteci Edward Serotta, 1985-87 yılları arasında Romanya’nın dört bir yanını gezer. Hem ülkenin katı gerçeklerini hem de Romanya’daki Yahudi cemaatini fotoğraf kamerasıyla kayda alır. Kırk yıl sonra Serotta’nın arşivini kullanarak bu kısa metraj belgeseli kurgulayan Radu Jude, filminin ikinci yarısına muzip bir sürpriz saklıyor. Aynı süreçte gizli servis de Serotta’nın attığı her adımı fotoğraflamıştır. Fotoğrafın tanıklık ve gözetim işlevlerini bir arada düşünürken tarihe kendine has bir bakış atan yaratıcı bir belgesel.

Yönetmenliğini Isabella Fellinger’in yaptığı Işığın Hayaletlerine Dair / Von Lichtergeistern ise Traunsee gölünde her yılın 5 Ocak akşamı yapılan Ebensee Çan Çalıcıları resmî geçidi hakkında bir kısa belgesel. Filmde bu geleneğe katılan tek kadınlar grubunu izliyoruz. Dış sesler kadim bir mitin içerisinde bize kılavuzluk ederken film ışık, tarih ve bunların kayboluşu üzerine bir tanıklığa dönüşüyor. 

Giorgi Gago Gagoshidze, Graft Versus Host’ta kendi kanser tedavisinden yola çıkarak Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Gürcistan’da yaşanan ekonomik ve politik dönüşümlere bakıyor. Bedenine nakledilen yeni bağışıklık hücreleriyle yaşadığı çatışma, başka bir sistemin gelişiyle değişen bir ülkenin uyum mücadelesiyle yan yana geliyor. Arşiv görüntüleri, animasyon ve kişisel anlatıyı bir araya getiren bu makale film, mizahi bir yaklaşımla, geçmişte yaşanan dönüşümlerin bugün hâlâ hissedilen yan etkilerini araştırıyor.

Yönetmenliğini Alia Wilhelm ve Callie Keels’ın üstlendiği Kabarcıklar / Blisters, seyircisini 1983 yazına, Manhattan’a götürüyor. Türk bir babanın ve artık hayatında olmayan Koreli bir annenin kızı olan on beş yaşındaki Moon, babasının işlettiği bakkalda ona yardım ediyor. Girişimci babasının dükkânı 24 saat açık tutma fikrini hiç de ‘cool’ bulmayan Moon, o gece şehirdeki David Bowie konserini düşünüyor. Tıpkı kendini sürekli yeniden yaratan rock yıldızı gibi, üzerine yapışan kimlikleri ve sınırları aşmanın, kendini sıfırdan var etmenin hayalini kuruyor.

Gaiaporosis: Müştereklerin Tüketilmesi 

Bremen Sanat Üniversitesi’nde ve Lahey’deki Kraliyet Sanat Akademisi’nde Medya Teorisi ve Görsel Kültür dersleri veren Prof. Dr. Füsun Türetken’in hazırladığı bölüm kavramsal olarak Türetken’in “Gaiaporosis”inden yola çıkıyor. Bu kavram hammadde çıkarımıyla dünyanın maddi olarak tükenmesi ve dijital iletişimin altyapıları ve ekonomileri aracılığıyla demokratik yaşamın aşınmasını ifade ediyor. Bu bölüme paralel olarak, programda filmi gösterilecek Angela Melitopoulos ve Füsun Türetken bir de konuşma gerçekleştirecek.

Zama, La ciénaga ve The Headless Woman gibi filmlerin Arjantinli yönetmeni Lucrecia Martel‘in yeni filmi Bizim Toprağımız / Landmarks / Nuestra Tierra, Latin Amerika’nın kolonyalizmle örülü geçmişine ve bugününe kapı açan bir belgesel. Arjantin’deki toprak mülkiyeti meselesini 2009’da yaşanan çarpıcı gelişmeler üzerinden inceleyen film bir yandan tarihe tanıklık ederken bir yandan bütün kıtaya genişletilebilecek bir kolonyalizm çerçevesi sunuyor. Arjantin’in Tucumán eyaletinde yaşayan Chuschagasta adlı yerli halkın topraklarını koruma mücadelesini ve yerli lider Javier Chocobar’ın öldürülmesini takip eden film Chuschagasta topluluğunun üyeleriyle yapılan röportajları, arşiv belgelerini ve dava sürecini barındırıyor.

Yeşim Ustaoğlu imzasını taşıyan Kuru Taşın Başı, Yusufeli baraj projesi nedeniyle kuşaklar boyunca yaşadıkları toprakları ve Çoruh Nehri’ni terk etmek zorunda kalan yöre halkının izini süren bir belgesel. Ortak yönetmenliğini ve görüntü yönetmenliğini Selen Heinz’ın yaptığı film, yaşam alanını kaybetmiş bir topluluğun kendileri için inşa edilen ‘beton ve tüketim odaklı’ yeni dünyada hayata tutunma çabasına kulak kabartırken bölgenin doğasını, havasını, suyunu, hayvanlarını ve ağaçlarını insanların dünyasıyla bir tutuyor. Dünya prömiyerini Selanik Uluslararası Belgesel Festivali’nde gerçekleştiren Kuru Taşın Başı, “suyun, toprağın ve hafızanın ölümüne” tanıklık ediyor. 

Ursula Biemanni ve Paulo Tavares’in yönettiği Orman Kanunu / Forest Law, ormanı hem canlı bir coğrafya hem de çekişmeli bir hukuki ve politik alan olarak incelemek üzere Amazon’a yönelir. Yerli bilgisini, ekolojik araştırmaları ve sömürgeci-ekstraktif şiddetin tarihini bir araya getiren film, ormanı yalnızca bir “kaynak” olarak kurgulayan kalkınmacı modellere karşı, ormanın hukuki varlığının tanınması ve korunması için verilen mücadeleleri izler. Burada orman, sadece muhafaza edilecek bir çevre değil; toprağın gasp edildiği hukuki ve ekonomik sistemlere meydan okuyan ilişkiler, bilgi birikimleri ve yaşam formlarından oluşan karmaşık bir varlık alanıdır.

Angela Melitopoulos’un maden sahaları ile mülteci kampları arasında mekik dokuyan yapıtı Geçişler / Crossings, madenciliği, borçlandırarak değer sömürme ve insan hareketliliğinin denetlenmesi süreçleriyle ilişkilendirir; bu birbiriyle eklemlenmiş sistemlerin ürettiği toksik ekolojileri ve eşitsiz risk dağılımlarını görünür kılar.

Anılarına

Bu yıl kaybettiğimiz üç sinemacıyı, kariyerlerinden seçilmiş çok özel birer filmle festival programında anıyoruz. 

Ocak ayında kaybettiğimiz Béla Tarr, son filmi Torino Atı / A Turin Horse / A Torinói Ló‘yu “insan varoluşunun ağırlığı” üzerine bir film olarak tanımlar. Friedrich Nietzsche’nin 1889 yılında İtalya’nın Torino kentinde bir faytoncunun kırbaçlamakta olduğu bir ata sarılıp ağlamasıyla başlayan meşhur anekdottan ilham alan film seyirciyi birlikte yaşanan ortak bir kıyamet duygusuna doğru sürükler. Ayvalık’ta Béla Tarr’ın anısına yeniden seyirciyle buluşacak Torino Atı aynı zamanda sinemanın tanık olduğu en büyük yönetmenlerden birinin vedası anlamını taşıyor.

Marjane Satrapi’nin aynı adlı otobiyografik grafik romanından Vincent Paronnaud ile birlikte uyarladığı Persepolis, yakın dönem animasyon sinemasının en önemli eserlerinden biri. 1979’daki İran Devrimi’nin küçük bir kız çocuğunun büyüme hikâyesi üzerinden anlatıldığı bu modern klasik, yirmi yıla yaklaşan geçmişine rağmen taze kalmaya ve seyirci kitlesini yeni kuşaklarla genişletmeye devam ediyor. Persepolis, Haziran ayında kaybettiğimiz Marjane Satrapi’nin anısına Ayvalık seyircisiyle buluşacak.

Sinemamızın klasiklerinden 1981 yapımı Kırık Bir Aşk Hikâyesi, yıllar sonra çekildiği şehirde, Ayvalık’ta tekrar seyirciyle buluşuyor.  Ömer Kavur’un Selim İleri ile birlikte yazdığı senaryo, Ayvalık’a tayini çıkan edebiyat öğretmeni Aysel ve ilçe eşrafından zengin bir ailenin kızıyla istemediği bir evliliğe zorlanan Fuat arasındaki aşkı melodram formunda ele alır. Aysel ve Fuat ilişkilerini gizlice sürdürmeye çalışırken, toplumsal baskı ve ikiyüzlülüğe çarpar durur. Başrollerdeki Hümeyra ve Kadir İnanır‘a birbirinden deneyimli isimlerden oluşan bir yardımcı oyuncu kadrosunun eşlik ettiği film, Cahit Berkay imzalı müzikleriyle de unutulmazlar arasına girmiştir. Kırık Bir Aşk Hikâyesi, 26 Haziran 2026’da kaybettiğimiz Kadir İnanır’ın anısına yeniden Ayvalık seyircisiyle buluşacak. 

Çocuklar İçin

Çocuklar İçin bölümümüzün bu yılki filmi Cesur Kedi Moxy / Miss Moxy. Vincent Bal ve Wip Vernooij’in yönettiği Hollanda yapımı animasyonda bir kedi, bir köpek ve bir kuşun dostluğunu izliyoruz. Güney Avrupa’ya doğru bir yolculuğa çıkan bu eğlenceli grubun maceraları genç izleyicilerimize Bremen Mızıkacıları havasını yaşatacak. Film 19 Eylül Cumartesi akşamı 20.30’da Yeni Mahalle Düğün Alanı’nda ücretsiz gösterilecek. Filmden önce Ayvalık Çocuk Çalışmaları Topluluğu hazırladıkları atölyelerle çocuklarla buluşacak. 

Festival Mekânları ve Biletler

Ayvalık Belediyesi Büyük Park Amfitiyatro’da düzenlenecek açılış gecesiyle başlayacak festivalde gösterimler bu yıl Rauf Denktaş Kültür Merkezi, Ayvalık Belediyesi Vural Sineması Nejat Uygur Sahnesi, Fabrika Ayvalık’ta, söyleşi ve konuşmalar ASKEV Sera’da gerçekleşecek. Ayvalık Uluslararası Film Festivali için biletler 5 Eylül’de Biletix ve Biletinial siteleri üzerinden ve Fabrika Ayvalık’ta açılacak gişeden satışa çıkacak. Bilet fiyatları 5-13 Eylül tarihleri arasındaki ön satış döneminde indirimli 200 TL, tam 250 TL; 14 Eylül’den itibaren indirimli 250 TL, tam 300 TL olacak. Açılış gecesi biletleri 500 TL’den satışta olacak. 

Ayvalık Uluslararası Film Festivali; Ayvalık Belediyesi, Kurukahveci Mehmet Efendi, Akbank Sanat, Kürşat Ayvalık, Macaron Kolonyaları, Macaron Muhallebicisi, OGM Pictures, Bilginer-Melin Ayvalık Sanat Kültür Eğitim Vakfı, Asteros Film, Ayvalıkzade, Whub Your Social Watch Hub, Küçük Han, Çöp Madam, Hollanda Konsolosluğu, Institut Français, Avusturya Kültür Ofisi, Tarabya Kültür Akademisi’nin değerli destekleri ve festival dostları Fatma-Mustafa Kürşat, Emine Öz, Tibet Akhuy, Mis Güleryüz-Şerif Kaynar, Esra Başak, Eren Tapan, Duygu 

Ayvalık Uluslararası Film Festivali’nin basın sponsorları ise Açık Radyo, Ajandakolik, Altyazı, Anka Haber Ajansı, Aposto, Ayvalık Magazin, Bağımsız Sinema, Bant Mag, Beyazperde, Bianet, Birgün, Bu Hafta Ne İzlesem?, Dadanizm, Dizidoktoru, Episode, Fil’m Hafızası, Gazete Ayvalık, Gazete Pencere, Kutsal Motor, Kültür Sanat Gazetesi, Milliyet Sanat, the Magger ve Üretim Kaydı.

Bunları da beğenebilirsiniz...

Gezdim, Gördüm, Doydum

Topağacı’nda yeni yapılan bir apartmanın altına, tam olarak MOC’un sağına konumlanan Gasto Street & Local Food adından da anlaşılacağı gibi yerel sokak lezzetlerini şık...

Liste

80'ler dendiğinde akla ilk gelen şey o dönemin şarkıları olsa gerek. O dönemin bir başka alameti farikası da tüm yurdu saran Betamax, sonrasında da...

Bana Onun Portre-sini Getirin

Tarık Akan’ın, Ediz Hun’un, Hülya Koçyiğit’in, Necla Nazır’ın, Oya Aydoğan’ın, Selda Alkor’un, Tamer Yiğit’in, Süleyman Turan’ın, Gülşen Bubikoğlu’nun, Ajda Pekkan’nın… Bu isimler ilk kez...

Liste

Sırf o güzel şarkıları bir kez daha anmak adına yaptığımız Tüm Zamanların En İyi 15 Türkçe Rock Şarkısı araştırmasının bir parçası oldular.

Copyright © 2008 - 2026 Ters Ninja

  • Bizi takip et