Altın Portakal’dan 6 ödülle dönen filmin yönetmeni Hüseyin Tabak: “Birbirimizi Anlamamız Gerek”

Bir filmi önce yarışmadan attırmakla tehdit eden; ardından yapımı uzmanlara (!) seyrettirerek, arkadaşları tarafından kamuoyu önünde kınanan ilk Jüri Başkanı olarak Türk sinema tarihine geçen Hülya Avşar’ın varlığına rağmen, kararlarda çok büyük sürprizlerin yaşanmadığı bir Altın Portakal’ı daha geride bıraktık.

 Tuncer Çetinkaya

Güzelliğin On Par’ Etmez’in En İyi Film’in de dâhil olduğu altı ödülle gecenin kazananı olduğu festivalde, Köy Enstitüleri’ni gündeme getiren Toprağın Çocukları haklı bir Özel Ödül kazanırken, eleştirmenlerin favorisi olan Zerre; En İyi İlk Film, SİYAD ve Yönetmen ödülleriyle yetinmek durumunda kaldı. Venedik’ten Genç Aslan’la dönerek yarışmanın en büyük favorileri arasına eklemlenen Küf’ün hayal kırıklığı yaşadığı gecenin en radikal kararı, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nün 12 yaşındaki Abdulkadir Tuncer’e gitmesi oldu. Jale Arıkan’ın mutlak favori gösterildiği En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nün, Elveda Katya‘daki performansıyla Anna Andrusenko’ya verilmesinin yankıları sürerken, Adana’da Ulusal Uzun Metraj kategorisinde yarışarak özel bir ödül alan Siirt’in Sırrı‘nın Portakal’da En İyi Belgesel olarak ödüllendirilmesi de festivaller tarihinde yaşanan bir başka ilk anlamına geliyordu.

Bu tabloya, yüzde sekseni ve en iyi olarak seçileni ilk film olan bir festivalde, ayrıca En İyi İlk Film kategorisi eklenmesinin tuhaflığını ekleyerek, sözü Güzelliğin On Par’ Etmez‘in yönetmenine bırakalım:

Birkaç gün önce bu sütunlarda, festivalin Zerre ile birlikte en büyük favorisi olduğunu iddia ettiğimiz Güzelliğin On Par’ Etmez, sonradan itirafçı olan siyasi mülteci bir babanın 12 yaşındaki oğlunun öyküsünü konu alıyor. Dilini konuşamadığı ve uyum sağlayamadığı bir ülkede, iletişim sorunlarının had safhada olduğu ailesiyle yaşayan Veysel, hayallerine sımsıkı sarılıp aşkın peşine düşerken, komşusu Cem’den aldığı hayat derslerini uygulamaya çalışıyor.

İlk uzun metrajlı filminde büyük bir başarıya imza atan Hüseyin Tabak’la ödüllerin açıklanmasına saatler kala bir söyleşi yapma olanağı bulduk:

Politik arka planı belirgin olan bir senaryodan insancıl bir sonuç çıkarabilmek ve bunu geniş kitlelere beğendirmek kolay olmasa gerek. Bu durumu neye borçluyuz?

Bunu benim dünyaya bakışımla açıklayabiliriz sanırım. Festivaller için mi, yoksa gişeyi hedefleyerek mi sinema yaptığım çok soruldu bana. Buna tek bir yanıtım var: Hocam olarak adlandırdığım Yılmaz Güney’in “sanat halk içindir” sözlerinden yola çıkarak; yaptığım filmin seyirciyi duygulandırmasını, öykü üzerine düşünüp kendisine sorular sormasını hedefliyorum. Bundan sonra biçimsel olarak nasıl filmler yapacağımı, nasıl planlar kullanacağımı, kurgu yöntemleri ya da müziğe nasıl yaklaşacağımı söyleyemem; ama insanların içine bakmayı ve hümanist yanı ağır basan öyküler anlatmayı sürdürmek istediğimi söyleyebilirim.

Sanırım sosyal sorunların mahkûm kıldığı yaşamları bir çocuğun gözlerinden aktarmak filmin başarısının altında yatan etkenlerden biri.

Bu bilinçli bir tercihten kaynaklanıyordu. Âşık Veysel’in ortak nokta olarak karşımıza çıktığı bir coğrafyada, 12 yaşındaki küçük Veysel’in hayatı anlamlandırma ve tutunma çabasının bizlere bir şeyler söylediğine inanıyorum. İdeallerinin çocuklarıyla iletişimsizliğe sürüklediği; onlar için verdiğini düşündüğü mücadeleden yine onlar için uzaklaşan baba figürü, bambaşka bir atmosferde yaşamasına rağmen benzer sorunları yaşayan diğer babaları da temsil edebilir. Ama işin en ilginç yanı, “düşman olarak nitelendirdiğiniz bir adam, filmde bir şarkı söyleyecek ve siz ağlayacaksınız” desem kimse bana inanmazdı. Sanırım bunu ancak sinemayla başarabilirdim.

Festival söyleşilerinde politik bir söyleme sahip olan filmlerin, toplumdakine benzer biçimde sert tartışmalara ve gerilime neden olduğunu biliyoruz. “Güzelliğin On Par’ Etmez”, bu anlamda bir ilki başararak farklı görüşlerdeki izleyiciden tam not aldı.

Bu tespitlerin şu an tüylerimi diken diken yaptığını söylemek istiyorum. Filmi çekerken bu kadar güzel tepkilerle karşılaşacağımı düşünmüyordum. Kuşkusuz hayallerim vardı; ama iki tarafın da filmi anlayacaklarına ve bağırlarına basacaklarına çok ihtimal vermiyordum. Bundan sonraki en büyük amacım, sağlam bir dağıtım şirketi bulup, filmi mümkün olduğunca çok izleyiciye seyrettirmek ve daha da önemlisi insanları bir araya getirmek, birbirlerini anlamalarını sağlamak. Bu, sadece benim değil Âşık Veysel’in de düşü gibi geliyor bana.

Oyuncu seçimindeki başarıyı da es geçmemek gerekiyor sanırım.

Kesinlikle. Nazmi Kırık’ı daha senaryo aşamasında düşünmüş ve rolü ona göre biçimlendirmiştim. Veysel ise benim 12 yaşındaki halimi simgeliyor ve Abdulkadir, onlarca kişi arasından rolünü söke söke aldı. Şu anda Almanya’da çok tanınmış bir dizinin kadrosunda yer alıyor, sinema filmlerini de sürdürüyor. Lale Yavaş’ı Türkiye’deki önemli dizilerden tanıyorsunuz. Yuşa Durak ve Orhan Yıldırım da ilk sinema deneyimlerinde bence harikalar yarattılar.

Son bir soru: Her ne kadar topu seyirciye atmış olsanız da, Veysel ve ailesini sizce nasıl bir son bekliyor? Bu soru sanki ülkenin kaderini de belirleyecekmiş gibi geliyor; ama onlar için umut var mı?

Doğrusu kimsenin sormadığı güzel bir soru bu. Aslında filmden çıkan insanları mutlu etmiş görünse de, senaryoyu yazarken “happy end” bir final düşünmemiştim. Zannediyorum ki seyirci, Veysel’in derslerini iyi çalışıp ailesinin orada yaşamasını sağlayacağına inandı; ama çok farklı bir sonuçla da karşılaşabilirler. Yine de karar izleyicinin olsun.

Filmdeki umut ışığını sizde göremedim?

(Doğrularcasına kafasını sallıyor, sonra yanıtın henüz olgunlaşmadığını ima ediyor.)

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin