Sinemayı yazan adam ve ona soru soran adam: Atilla Dorsay ve Rıza Kıraç

Atilla Dorsay: Sinemayı Yazan Adam adlı nehir söyleşi kitabı, yalnızca usta sinema yazarının hayatıyla ilgili bilinmeyen pek çok noktayı aydınlatmıyor, onun güncel konularda merak edilen kimi görüşlerine de ev sahipliği yapıyor. Yönetmen, sinema yazarı ve başarılı bir romancı olan Rıza Kıraç‘ın sorularıyla şekillenen kitap Say yayınlarından çıktı. Kitap raflardaki yerini çoktan aldığına göre soru sorma sırası şimdi bize geçmiş oluyor. Hem Rıza Kıraç’a, hem de Atilla Dorsay‘a yöneltiyoruz sorularımızı…

Günümüz medyasında röportaj yapmayı evde soru hazırlayıp sonra sırayla onları sormak ve bu cevapları aynen deşifre edip yazıya aktarmak olduğunu sanan gazeteciler var hala. Siz çok ünlü isimlerle sayısız röportajlar yapmış bir gazetecisiniz. Size göre nasıl bir röportajcı Rıza Kıraç?


Atilla Dorsay: Zararsız türünden! (şaka şaka..). Şair-yazar yanı öne çıkan, sorular sorarken bile kendi iç dünyasında yaşayan bir adam. Kimi zaman basın dünyasından habersizlik durumu insanı şaşırtıyor: örneğin Sabah’ı hala Turgay Ciner’in çıkardığını sanıyordu!…Ama öte yandan has bir yazar olması, sorularının düzeyini yükseltiyor. Onunla ummadığım kadar içten oldum, cevaplarım için hiç kıvırtmadım. Belki kimi insanları veya kurumları biraz yaraladım, ama başka türlüsü olamazdı. Bu tür bir çalışmada esas olan içtenliktir, eski deyimiyle samimiyettir. İşte onu yakaladık sanıyorum.

Peki röportajcı olarak sizin için zor bir röportaj mıydı bu?

Rıza Kıraç: Atilla Dorsay’la ropörtaj yapmak hele hele böyle bir kitabın içeriğini dolduracak uzunlukta ropörtaj yapmak zevkli bir işti. Kendini anlatmayı seven bir kişi Atilla Dorsay. İnişleri çıkışları olan ama bu iniş ve çıkışları karşısındakinden gizlemeyen, sevaplarını günahlarını olduğu gibi anlatan ama yine de kimi zaman bazı konularda gerçek düşüncelerini gizlediğini hissettiğim biri. Ropörtaj yapacağım kişinin önce güvenini kazanmaya çalışırım, güvenini kazandıktan sonrada bunu boş çıkarmam. Ama bu karşımdaki kişiyi bazı konularda şıkıştırmayacağım anlamına gelmiyor. Atilla Bey’le de böyle bir süreç yaşadık. Ön konuşmalarda kendisine niyetimi açıkça anlattım, o da gördü ve bu yüzden bana elinden geldiğince açık yanıtlar verdi. Bunu hissettim yani. Ama zaten daha önceki işlerimde olduğu gibi Atilla Bey’e de bir malzeme gibi değil, bir hayat hikayesi olarak yaklaştım. O yüzden aramızdaki duvarı yıkmak ikimiz içinde zor olmadı.

© tersninja

Bir sinema yazarı olarak böyle bir duayen bir sinema yazarıyla röportaj yapmak sizi ürküttü mü?

RK: Atilla Dorsay’la ropörtaj yapmanın ürkütücü bir şey olduğunu düşünseydim bu işe hiç kalkışmazdım! Öncelikle kendisiyle meslekdaşız, birbirimizin dilinden anlayacağımızı düşünmüştüm. Büyük oranda da öyle oldu. Sinema bilgisi konusunda eşit olmasak da ikimizinde derinleştiği farklı konular olduğunun farkındaydım. Türkiye sinemasının çok önemli yönetmenleriyle, edebiyatçılarla da ropörtajlar yaptım, hiçbiri beni ürkütmedi. Şayet bir gün ropörtaj yapmak istediğim bir kişi böyle bir şey hissettirirse ropörtajdan vazgeçerim, çünkü o zaman istediğim soruları soramam, karşımdakinin dümen suyuna giderim bu da monologa dönüşür. Ancak Atilla Dorsay’ın zaman zaman bazı olaylar karşısında beklenmedik sert tepkiler verdiğini biliyordum, çalışmamız sırasında böyle bir şey yaşamadık. Demek ki biraz birbirimizi tolere etmişiz diye düşünüyorum.

Biliyorum ki röportajlar bazen insana hiç hesapta olmayan iç hesaplaşmalar yaşatabilir, itiraflar yaptırabilir. Böyle anlar yaşadınız mı röportaj esnasında…

AD: Evet, kuşkusuz. Örneğin Cumhuriyet ve Sabah gazetelerindeki fırtınalı günlerde yaşadıklarımı aslında kendi anılarıma saklamak istiyordum. Ama bir kez sorulunca, yanıtlar da kaçınılmaz biçimde geliyor. Böylece medya tarihimiz açısından kimi ilginç şeyler çıktı sanıyorum. Özel hayatım da öyle. Rıza hınzır biçimde, evli bir adamın altından kolay kalkamayacağı sorular sordu. Ben de söyledim. Allahtan Leman (eşim) son derece hoşgörülü bir kadındır, sorun olmadı. Ama Rıza bir evlenmeye görsün, onunla da bir nehir-söyleşiyi ben yapıp intikamımı alacağım!…

Sizin de, bu kez bir röportajcı olarak böyle bir nehir söyleşi kitabı hazırlamanız söz konusu olsa… Kimlerin kitabını yapmak isterdiniz?

AD: Bilmem, hiç düşünmedim. Sanırım yazar-çizer takımı: Vedat Türkali, Ülkü Tamer, ya da Selim İleri. Belki Müjde Ar veya Hülya Avşar. Kimbilir anlatmadıkları ve ustaca sorulursa anlatacakları daha neler vardır!…

RK: Sait Faik ve Oğuz Atay’la ropörtaj kitapları yapmak isterdim. Bu mümkün olmayacağına göre belki birgün bu isimlerle ilgili biyografi yazabilirim. Ancak bu işin mekanikleşme tehlikesini de gözönünde tutmak gerekiyor. Bu yüzden bu tür çalışmalarda çok seçici olmak gerekiyor.

Kitabı okuyanların Atilla Dorsay algısını nasıl etkileyecek bu kitap sizce?

AD: Onu ben bilemem. Başkaları fikir beyan etmeli. Ama aldığım kimi tepkilerin ışığında belki şunu söyleyebilirim: kimilerinin dediği gibi, beni ukala, ‘entel’, biraz kendini beğenmiş sananlar, kitabı okuyunca öyle olmadığımı anlamışlar….diye duydum. Eğer öyleyse, gerçekten sevinirim. Çünkü o sıfatlarla hiçbir ilişkim yok. Entel değil entelektüelim, ukala değil alabildiğine açık yürekliyim. Ama bu karşılıklıdır. Bana tırnaklarını çıkaranlara ben de öyle yapıyorum. İsa gibi öbür yanağımı çeviremiyorum.

R.K: Kitabın önsözü tam da bu soruya yanıt veriyor. Ropörtajdan önce Atilla Dorsay’ı yeterince tanımıyordum. Ropörtajdan sonra ise ona dair bazı önyargılarım ortadan kalkarken bazıları önyargı olmaktan çıkıp sağlam gerekçelerle biçimlendi. Ama daha önemlisi ben Atilla Dorsay’ında ropörtajdan sonra kendisi ve çevresiyle ilgili bazı konularda fikrinin değiştiğini farkettim. Çünkü bu tür ropörtajlar aynı zamanda kişinin kendisiyle yüzleşmesi anlamına geliyor. Atilla Dorsay belki de bütün bir hayatı boyunca kendi kendine konuştuğu konuların tamamını yaklaşık üç ay benimle konuşmak zorunda kaldığı için, bu durumları, duyguları, anıları benimle paylaştığı için içdünyasına dair bazı konularla da yüzleşti. Bu onun olgunluğuyla ilgili bir şey, bu yüzden içsel değişminin ne kadar olduğunu söylemem ama değişti!

Sinema hakkında bolca yayın yapılıyor ama sinema yazarları ve yazarlığı hakkında fazla bir yayın olmadı bugüne kadar. Bu konuda bir eksiklik olduğunu düşünüyor musunuz? Halihazırda sinema yazarları arasında bu tür bir kitabı hak eden başka isimler var mı?

AD: Ben “Sinemayı Yazan Adam”da bizim sinema yazarlığımızın özet bir tarihçesini çıkardım -Rıza’nın bu konudaki israrlı soruları sayesinde…Hatta bugünkü eleştirmen kadrosuna da –istemediğim halde- değinip panoramik biçimde, ama genelden kişilere inerek baktım. Ama daha ötesini bilemem. Belki sinema yazarlığımızın tarihçesi, geçmişi ve başlıca örnekleriyle ayrı bir kitabın konusu olmalı. Ayrıca diyelim ki Attila İlhan, Oktay Akbal, Halit Refiğ gibi isimlerin bu alandaki katkılarını bilmek ve örnekleriyle karşılaşmak ilginç olabilirdi.

RK: Tabii ki bir eksiklik hissediyorum. Yoksa Atilla Dorsay’la böyle bir kitap yapma ihtiyacı duymazdım. Ama bunlardan yakınmayacağım. Farkındayım herkesin gündemi farklı, öylede olmalı zaten. Sinema yazarlarından bu tür ropörtajları hak eden birçok yazarımız var. Örneğin Giovanni Scognamillo’yla da söyleşi kitabı yapmak istiyordum ama onunla başka yayınevi anlaşmıştı. Ben yapamasam bile buna sevindim. En azından birilerinin aklına gelmiş, bu güzel bir şey. Sonra Rekin Teksoy bir çevirmen, kültür adamı ve sinema yazarı olarak mutlaka gözönüne alınması gerekiyor, Ağah Özgüç, Nijat Özön, Sevin Okyay va rki bu insanlar yazılarıyla düşünceleriyle berni hep beslediler. En azından bir saygı duruşu olarak bu isimlerle ilgili kitaplar hazırlamak gerekiyor. Şimdi onlarla ilgili bir şey yapamasam bile hepsinin önünde saygıyla eğiliyorum!

Daha önce de ünlü Yeşilçam yapımcısı Hürrem Erman’la ilgili bir kitap yaptınız. Bu tarz nehir söyleşi ya da biyografi kitaplarına devam edecek misiniz?

R.K: Garip bir biçimde insanların hayatlarını merak ediyorum. Ama bu magazinel bir merak değil. Bu yüzden hem ropörtaj hem de biyografi yazmaya devam etmek istiyorum. Ama önümde sonuna çok yaklaştığım “Dolphin Video” adlı bir roman var. Önce onu bitireceğim, umarım 2010’da bitirmiş ve yanlanmış olurum. Ayrıca Kültür Bakanlığı’ndan yapım desteği alan “Küçük Günahlar” adlı bir uzun metraj film projem var. Baharda çekimlere başlayacağız ve bu süreçin yazıyla ilgili birçok projeyi ileriye atacağını biliyorum. Film projesi olmasaydı gelecek yılda kafamda olan bir isimle uzun bir söyleşi kitabı yapmak istiyordum. Film bittikten sonra göreceğiz.

Bir roman yazarı olarak sıfırdan bir şeyler yaratma sürecine alışıksınız daha çok. Bu tür kurgu dışı kitaplar yazmanın yazarlığınıza, hissiyatınıza olumlu olumsuz yansımaları oluyor mu?

RK: Konuşmaktan çok insanları dinlemeyi seviyorum. Onların hikayeleri yazdıklarımı besliyor. Beni üretmeye sevk ediyor. Anlatılan hiçbir zaman ham haliyle kalmıyor, zihnimde yeniden biçimleniyor. Ropörtajların da böyle bir yararı var. Ama ropörtaj yapmak, sonra onu kitap haline getirmek sanıldığından daha zor bir iş. İşçiliği yorucu, sonra edebi değeri olmayan ama sözlü tarih açısından önemli işler. Bizde çok karşılığı olmayan bir iş. Biyografi yazarlığı da böyle. Bir kişinin biyografisini yazabilmek için yıllarca hazırlanmak gerekiyor. Bu sırada hayatınızı kim finanse edecek sorusu ortada kalıyor tabiki. Yani yaptığın işin ekonomik karşılığı pek yok. Ropörtaj kitabı hazırlamanın ya da biyografi yazmanın edebiyatla, sinemayla ilişkimi zedelediğini hissettiğimde bu işleri bırakırım diye düşünüyorum.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin