Dünyadaki Son İki Kiralık Katil

Öykülerinizi tersninja@gmail.com adresine yollayabilirsiniz. Çok uzun olmamaları, daha önce bir kitapta yayınlanmamış olmaları dışında öne süreceğimiz bir şart aklımıza gelmiyor. Gerisi öyküyü değerlendirecek yayın kurulumuza kalmış.

Öndeyiş
İnsan öldürmek. Uygarlığın geldiği şu noktada bilinen en büyük suç. Ondan daha kötü bir tek şey var; insanları öldürmek. Söz konusu suçun çoğulu. İşin ironik yanı ise – evet, ne yazık ki böyle bir konunun bile ironik bir yanı olabiliyor hayatta, – insanoğlunun ilk var olduğu günden beri bu suçu öyle ya da böyle işliyor olması. Savaşlar, soykırımlar, töreler… Tüm bunlar insanoğlunun şapka çıkarılası bir yeteneğini daha gözler önüne seriyor: öldürmek için mazeret bulma.

Dünyadaki Son İki Kiralık Katil

Büyük bir depo. Önünde park etmiş büyük siyah bir araba. Hava iyice kararmış. Boş caddeyi dolduran tek şey sessizlik ve ona eşlik eden emektar bir sokak lambasının ölük ışığı. Deponun penceresinden dışarı firar eden ışık içeride insanlar olduğunun kanıtı. Caddenin diğer tarafından kapıya doğru yaklaşıyoruz. Tam kapının önüne geldiğimizde silah sesleri duyuluyor. Şüpheye mahal yok, sesler içeriden geliyor. Bu kadar yakın mesafeden insanın kulağında gökgürültüsü etkisi yaratıyorlar. Birbirinden çok farklı sesler, içeride birbirinden çok farklı silahların ateşlendiği anlamına geliyor. Silah sesleri kapının önünden gerilememize neden oluyor. Şimdi güvenli bir mesafedeyiz. Nasıl ansızın başladıysa, yine öyle kesiliyor sesler. Sessizliğin iktidarı bir kez daha başlıyor.

Kapı aniden açılıyor. İki takım elbiseli adam çıkıyor dışarı. Sırayla. Önce genç olan çıkıyor. Orta boylu, yakışıklı, atletik yapılı bir adam. Saç kesimi modern. Bu aralar gençler arasında epey popüler bu model. Jöle işini iyi yapmış. Sanki silahlı bir çatışmadan değil de, berber dükkanından çıkıyor. O kadar muntazam saçları.

Onun ardından çıkan diğer adam daha yaşlı, daha yapılı. Ve daha temkinli. Çıkar çıkmaz etrafı kolaçan ediyor. Onun saçları kısa kesilmiş. Dümdüz. Yakışmış ama. Hava bu kadar karanlık olmasa kolayca fark edilebilecek, aralara saçılmış beyaz saçlar ona olgun ve ciddi bir hava veriyor. İnsanların tipinden mesleklerini tahmin edebileceği üstüne iddiaya girmeyi adet edinmiş biri, onun ordudan emekli bir subay olduğuna yemin edebilir. Ama yalan yere yemin etmiş olur. Bu yüzden cehenneme gitmeyi hak etmez. Çünkü cehennem bundan daha önemli konularda yalan yere yemin edenlerle dolup taşmaktadır.

Hiç oyalanmadan deponun önünde bekleyen arabaya biniyorlar. Arabayı temkinli olan kullanacak. Bu onlar için iyi. Hız yüzünden bir polis tarafından durdurulmayı göze alamazlar. Karşılığında para almayacaklarsa birini öldürmek angaryadan başka bir şey değil çünkü. Polis öldürmek ise, ister para alsın, ister almasınlar hiç bulaşmak isteyebilecekleri türden bir şey değil. Arabayı temkinli adamın kullanması polisler için de iyi.

Bir saat geçti son işlerinin üstünden. İki kiralık katil otomobil farlarının acımasızca deştiği aysız gecede zor seçilen otobanda yol alıyor. Depoda iki kişiyi öldürdüler. Onları hedefleri hakkında pek bilgilendirmemişlerdi. Kolay bir iş oldu. Adamların tam olarak saat kaçta gelecekleri belliydi. Tüm yapmaları gereken depoda beklemeleriydi.

Adamlar geldi. Teslimatı almaya geldiklerini söylediler. Bu iki katilin beklediği işaretti. Silahlarını çektiler. Bir buçuk saniyelik avantaj hedeflerine birkaç kurşun birden saplamalarına yetti. Yine de adamlar silahlarını çekmeyi başardılar ve karşılık verdiler. Aslında ölmüşlerdi ama beyinlerinin daha bu gerçeğin farkına varmamış olmasının avantajını kullanıyorlardı. Heyhat, bedenlerine girip organlarını ve kemiklerini parçalamış kurşunlarla siper almış birine isabet kaydetmeleri çok düşük ihtimaldi. Nitekim katillerine en ufak bir zarar veremediler.

İki katil birbirlerini çok iyi tanımıyor. Bu iş için özel olarak bir araya getirildiler.
Genç olanı yeni mesleğiyle hala barışık değil. Kafasında sorular var ve yanındaki tecrübeli adamın bu soruların yanıtını bildiğini farz ederek başlıyor konuşmaya. Ya da belki de yalnızca aralarında asılı duran, görünmese de elle tutulabilecekmiş kadar yoğun olan sessizliği dağıtmak için… Öylesine…

Genç Adam: Bunca ölüm. Seni hiç rahatsız etmiyor mu?

Tecrübeli Adam: İnsanoğlunun gerçek doğasını anladığında rahatsız olmuyorsun.

GA: Neymiş insanoğlunun gerçek doğası?

TA: Kötülük!

GA: Özlerinde kötülük olduğu için öldürülmelerinde sakınca yok diyorsun yani.

TA: Öldürülenlerden bahsetmiyordum.

GA: Ne?

TA: Öldürme güdüsü hepimizde var. Yeterince iyi dinleyebilirsen, sesi sen de duyabilirsin? Öldür, öldür.

GA: Saçma?

TA: Askerler neden var sanıyorsun. Neden çocuklar tabancalarla oynamayı seviyor. Neden aksiyon filmlerine bayılıyoruz. Sniper bir arkadaşım vardı. Karıncayı bile incitebilecek biri değildi. Ama o tüfeği eline aldığında, beş yüz metre ötedeki birini dürbününün hedefine yerleştirdiğinde kendini nasıl tanrı gibi hissettiğini anlatırdı. Birinin ölmesi ya da yaşaması konusunda söz sahibi olabilmek. Şimdi kendinden nefret ediyor ama o zaman ki hissettiklerinin yanına hiçbir şeyin yaklaşamadığında da hala ısrarcı.

GA: Ama neden?

TA: Çünkü öldürebilmek güç demektir. Her insan güçlü olmak, tanrıyı oynamak ister.

GA: Sana göre hayvanlardan bile aşağıyız o zaman biz. Çünkü onlar yalnızca karınlarını doyurmak için, kendilerini ve yavrularını korumak için öldürüyorlar. Belki aslında biz de öğrendiğimiz şeyi yapıyoruz sadece. İlk insanları düşün… Hayatta kalmak için avlanmak hatta yaşam alanı için birbirlerini öldürmek zorundaydılar.

TA: Buna iyimser düşünmek derim ben. Sana hayvanlardan söz edeyim. Katil Balinalar örneğin… Fokları avlarlar. En önemli besin kaynaklarıdır foklar. Genelde ikili saldırırlar. Tuzak kurarlar. Birisi bir foku sürüden ayrılması için kovalar, öteki de diğer tarafta fokun kucağına düşmesini bekler. Sürüden yakaladıklarıyla karınlarını iyice doyururlar. Sonra bir foku daha sırf eğlence, ya da ne bileyim antrenman amaçlı yakalarlar. Aralarında oynamaya başlar iki kafadar. Top gibi birbirlerine atarlar foku. Hani eski Türk filmlerinde kötü adamlar esas oğlanı aralarına alıp Japon Kale oyunundaki top gibi birbirlerine iterler ya, aynen öyle işte. Ama asıl nokta şu; iki katil balina oyunlarından sıkılınca, sersemlemiş foku kıyıya kadar getirip bırakırlar. Onu öldürmezler, incitmezler çünkü karınları toktur, bu onların öldürmek için bizimkinin aksine bir dürtülerinin olmadığının kanıtıdır. Biz onların durumunda öldürmek için mazeretler bulur dururuz kendimize. Savaşların bile temelde asıl nedeni budur. Birbirimizi öldürmek için yarattığımız bir mazeret….

GA: Sen de bir katilsin, kiralık katil. Yaptıklarının sorumluluğunu almak yerine böyle bir mazeretin arkasına saklanıyor olmayasın?

TA: Mazerete ihtiyacım yok, çünkü zaten benim sorumluğumda değil hiçbir şey.

GA: Nasıl?

TA: Ekmeğin dilimlenmesini gözünün önüne getir. Bunun sorumlusu bıçak mıdır yoksa o bıçağı tutan el mi?

GA: Ne alakası var?

TA:
Dilimlenmiş ekmek benim öldürdüğüm insan. Bıçak benim. Bana öldürmem için parayı veren de bıçağı tutan el. Ben yalnızca bir aracım anlayacağın. Başkasının vicdanındaki lekenin benim vicdanıma sıçramasının yolu yok.

GA: Bu da bir yaklaşım. Ben de bir romanda rast geldiğim bir konuşmayı paylaşayım seninle. Bir roninin hikayesini anlatıyordu bu Japon romanı. Sırf ondan hoşlanmadığı için kendisini öldürmek isteyen başka bir samurayla dövüşe tutuşuyor. Karşısındaki adamın böyle basit bir gerekçe ile adam öldürebilmesi, başkalarının hayatına karşı kayıtsızlığı hayrete düşürüyor onu. Bu adam o derece umursamaz, o derece nihilist ki varoluş nedenini son derece basite indirgiyor; “Yaşıyorum çünkü kimse beni öldürmüyor.” Bizimkisi ise mecbur kalıp adam öldürdüğünde bile canını aldığı adamdan af dileyip üzgün olduğunu belirtiyor her seferinde. Peki hala neden mi öldürüyor? “Öldürüyorum çünkü ölmek istemiyorum,” diye açıklıyor motivasyonunu.

TA: Sen hangisiyle özdeşleştiriyorsun kendini?

GA: Ben para için yapıyorum bu işi. Öldürmekten zevk almıyorum, hatta rahatsız oluyorum bile diyebilirim. Ama kaç kişi sevdiği bir işi yaparak hayatını kazanma şansına sahip ki bu hayatta? Her gün sabahın köründe kalkıp günün bilmem kaç saati nefret ettiği insanların ağız kokusunu çekip istemediği şeyleri yapan milyarlarca insan var bu dünyada. Eminim, çoğu benim yerimde olabilmeye can atardı.

TA:
Yeterli parayı versem babanı vurabilir misin peki?

GA: Benim de sınırlarım var, dostum.

TA: Profesyonellik bunun neresinde?

GA: Şöyle diyelim o zaman… Babamı öldürmeye ikna olmama yetecek bir miktar yok?

TA: Bu yanıt seni aziz yapmaz, yalnızca pahalı yapar.

GA:
HI?

TA: Çok zengin bir adamın verdiği yemekte sosyeteden simalar buluşmuş. Yemekte konu fahişelerden açılmış. Adamlardan biri inandığından değil ama zevzekliğinden ve bir şekilde sohbete katılıp fikir ileri sürme ihtiyacı duyduğundan, fahişeliğin çok saygın bir meslek kabul edildiği toplumlar olduğundan söz etmiş, hatta İsa’nın Maria Magdalena’yı halka karşı savunmasını hatırlatmış. Kadınlardan biri, “50 dolar için herkesle yatabilir bu kadınlar. Saygınlık bunun neresinde anlamadım,” diye yanıt vermiş adama. Görmüş geçirmiş bir adam olan evsahibi kadına dönmüş ve “Hanımefendi, benimle bir kere birlikte olmanız için size yüz bin dolar önersem kabul eder misiniz?” diye sormuş. Kadın teklifi pek ciddiye almamış ve reddetmiş. Ama evsahibi gayet ciddi bir ifade ve ses tonuyla teklifini bir milyon dolara çıkarınca kadın parayı öncesinde alırsa bunun olabileceğini söylemiş. Ev sahibi, “Gördünüz mü hanımefendi, sizin o beğenmediğiniz fahişelerden hiçbir farkınız yok, yalnızca biraz daha pahalısınız” diye yanıt vermiş.

Kısa bir sessizlik oldu. Genç adam tecrübeli adamın söylediklerini kafasında iyice evirip çevirdi. Bir sigara çıkarıp yaktı. Derin bir nefes çekti ama dumanı hemen üflemedi dışarı. İyice tuttu içeride. Sonra dumanın dışarı verdiği nefesle birlikte çıkmasına izin verdi. İnsanların sigaraları değil de, sigaraların insanları içtiğini düşünürdü zaman zaman. İnsanlar ölene ya da kanser olana kadar sürdüğü düşünülürse keyifleri insanlarınkinden çok daha uzun vadeliydi sigaraların. Tekrar konuştukları konuyu düşündü. Bu sohbeti bitirmek istemiyordu. Konu ilginçti. Ama daha da önemlisi bu adam ilginçti. Hazır, kalın kabuğunda bir çatlak oluşturmayı ve onunla iletişime geçmeyi başarmışken bu konuşmayı devam ettirmeliydi.

GA:
Siyah ve beyazdan ibaret değil bu hayat. Gri de var. Hem de en az siyah ve beyaz kadar. Değil mi?

TA: İşte bunu güzel dedin. Bu da benden bak. Akıl sağlığına değer veriyorsan griden uzak dur. Griye giden yol çok düşünmekten geçer. Çok düşünme, kafanı dağıt, hedefe konsantre ol.

Sonra aklına bir şey gelmiş gibi sustu tecrübeli adam. Uzun sürmedi.

TA: Bazen düşünmek insanın en büyük defosu gibi geliyor bana. (Yalnızca bir es verdikten sonra…) Birazdan orada olacağız.

GA:
Anlamadım.

TA: Paramızı alacağımız adamlar buluşacağımız yere.

Konu konuya o kadar hızlı geçmişti ki, yetişememişti ona genç adam. Böyle bir geçişi, tecrübeli adamın artık bu konuda daha fazla konuşmak istemediği şeklinde yorumladı. Sorun yoktu. Birazdan paralarını alacak ve ayrılacaklardı. Ömürlerinin sonuna dek bir daha karşılaşmayacaklardı belki de.

Gidecekleri deponun bulunduğu caddeyi buldular. Numaralara bakarak ilerlediler caddede. Havanın aydınlanmasına bir şey kalmamıştı. Aradıkları numaranın bir depoya ait olduğunu gördüler. Gizlilik gerektiren bir durum yoktu. Arabayı hemen deponun önüne park ettiler.
İçeri girerken pencereden giren ışığa gözü takılan tecrübeli adam bu manzaranın tanıdık geldiğini düşündü bir an. Normalde, onun gibi temkinli bir adamın yapacağı bir iş değildi bu. Ama bu onun son işiydi. Bu pahalı iş onun emeklilik ikramiyesi olacaktı. Erken girilen bu rehavet havası gardını indirmesine neden olmuştu. İçeri girdiler. Deponun kapısı kapandı.

Caddenin karşısından görülebildiği kadarıyla 2 numarası var kapının üstünde. Emin olmak için caddenin diğer tarafından kapıya doğru yaklaşmak gerekiyor. Ve içeride neler olup bittiğine bakmak için… Tam kapının önüne geldiğimizde silah sesleri duyuluyor içeriden. Birbirinden farklı silah sesleri…

Silah sesleri kapının önünden gerilememize neden oluyor. Şimdi güvenli bir mesafedeyiz. Nasıl ansızın başladıysa yine öyle kesiliyor sesler. Yine sessizlik.

Kapı aniden açılıyor ve dışarı iki adam çıkıyor sırayla. Demin içeri giren adamlar değil bunlar. Ama biliyoruz ki onlarda arabaya binip hızla uzaklaşacaklar buradan. Biliyoruz ki, onlar dünyada kalan son iki kiralık katil.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin