Bir Senarist ve Türk Sineması 2: Ahmet Soner (Bölüm 3)

ahmetsoner

Ertekin Akpınar‘ın ilk sözlü tarih çalışması olan 10 Yönetmen ve Türk Sineması kitabının ardından yayımlanmasını planladığı 10 Senarist ve Türk Sineması için Ahmet Soner ile yaptığı röportajın üçüncü bölümününde şimdi sıra. Devamı yine gelecek hafta bu sayfalarda olacak.

Ertekin-Akpınar Ertekin Akpınar

Önceki Bölümler: Bir Senarist ve Türk Sineması 2: Ahmet Soner (Bölüm 1)

                                           Bir Senarist ve Türk Sineması 2: Ahmet Soner (Bölüm 2)

Kronolojinize baktığımda o dönemde belgesellerde yapmışsınız. Çingeneler, Ekmek Masalı gibi.

Evet haklısın. Bir taraftan belgeseller yapıyordum.

Gerze Tütün Mitingi var 1969 yılında yapmış olduğunuz.

O genç sinema dönemi.

O dönemden bahseder misiniz biraz?

Türk Haberler Ajansı’nda çalışırken patronları zorluyordum. Orada kameralar, bir sürü insan boş oturuyoruz.

Neden?

Haber bekliyoruz.  Bende bu sırada, “İşte böyle bir belgesel fikrim var gelin onu çekelim. Sağda solda bir sürü festival var. Oralara göndeririz” diyordum. Böyle zorlamalarım sayesinde yapılan şeylerdir o belgesel filmler. Anlayacağın bütün bunları zorla yaptırdım.

O dönemin ruh haline gelmek istiyorum…

O yıllarda senaryo yazılmıyor, doğru dürüst film yapıldığı da yoktu. Sonra TRT dizileri rutine girdi. Bir parça o işlere girdim. Sonra işte senin sorduğun soruya geldik.

Evet, 12 Eylül…

Her açıdan bir yıkımdı. Büyük bir şok oldu bizim için. Bütün her şey bir anda ortadan kalktı. Tamam belki 1978’lerde ilk defa Yavuz Özkan’ın farklı bir denemesi oldu. Yavuz Özkan Maden filmi için dört kişiyi filme ortak etti: Cüneyt (Arkın), Tarık (Akan), kendisi bir de Arif Keskiner. Mesela böyle şeyler başlamıştı. Artık gidip o filmi nasıl yapacağız diye bir şey düşünmüyorlardı. Para kazanacaksak kendimiz kazanalım. Oyuncuları buna katmak da kolay, zaten film de yapıyorsunuz. Böyle birliktelikler zaman zaman oluşmuştur, iyi niyetli şeyler bunlar. Bir tanesini daha söyleyeyim: Önceki yıllarda Karanlıkta Uyananlar’ı da yapan ekip aynı yola başvurmuştu. Vedat Türkali, Ertem Göreç, Beklan Algan ve organizatör olarak da Lütfi Akad vardı işin içinde. Böylelikle Yeşilçam’da da yapımcılık kurumu çökmeye başlamıştı.

Türk sinemasın için çok önemli bir kırılma noktasından bahsediyorsunuz.

Evet. Çünkü şöyle bir şey olmuştu: Eski Yeşilçam yapımcıları yaşlanmıştı ve Türk sinemasına gelen yeni yönetmenler, “Madem biz bu işi yapacağız. O zaman film çekmek için finans çözümünü de kendimiz bulalım.” Böyle bir arayış başlamıştı. Hatta şunu da söylemek mümkün, ‘Paramız olmasa ya batarız ya çıkarız’ gibi bir düşünceyle artık yapımcıların baskılarından, şu oynayacak bu oynayacak şu çekecek bu çekecek gibi direktiflerden de kurtulmuş oldular.

kopuk-filmi-

 “LÜTFİ AKAD DİYET FİLMİNİN SENARYOSUNU BÜLENT ORAN’A YAZDIRDI. NİYE? PRATİK ADAMDIR DA ONDAN.”

Bu iyi mi yoksa kötü mü oldu?

İşte o konuda tereddütlerim var. Aslında yapımcılık çok zor bir iştir. Bu işte mutlaka profesyonel birinin olması gerekiyor. Yönetmen bu işi üstlendiği zaman film çekmeye mecali kalmıyor. O kadar uğraşıyor ki bu para bulma sürecinde, o kadar yoruluyor ki ondan sonra da filmi ‘hadi iş olsun’ diye çekiyor gibi geliyor. Çünkü ona artık yoğunlaşacak bir enerjisi kalmıyor. Bir şey hakkında ne kadar çok sözü edilirse artık gittikçe sakız gibi olur diye düşünüyorum. Para bulmak için o kadar çok dil döküyor ki! Artık anlatacağı hikâyeye o kadar yabancılaşıyor. Kendisi de soğuyor, belki uzaklaşıyor beğenmez oluyor o filmden. O yüzden mutlaka gerçekten profesyonel birilerinin yapması gereklidir para işini. Senaryo yazım işi de aynı şekilde şimdi yönetmenlere kalmış durumda. Artık senarist diye bir şey de pek kalmadı. Sadece televizyon dizilerine senaryo yazan insanlar var. Her yönetmen kendi senaryosunu kendisi yazıyor artık. Böyle bir uygulamaya gidildi. Bu çok yorucu bir duygudur. Tamam, tabii ki yazarlar ama bugüne kadar hiç imzalarını koyamadılar. Ben kendi çalıştığım insanlardan biliyorum. Mesela Lütfi Akad, Diyet filminin senaryosunu Bülent Oran’a yazdırdı. Niye? Pratik adamdır da ondan.  Bülent Oran’a anlatıyor, “Sen böyle bir şey yaz” diye. Yazıyor geliyor hazır, diyaloglar hazır. Yüz elli sayfa yazmış Bülent Oran. Lütfi Akad oturup senaryoyu yeniden yazıp doksan sayfaya indiriyor. Kendine göre değişiklikler yapıyor. Bülent Abi senaryo yazarken diyaloglarda daha çok mizahi şeyler de yapar. “Böyle bir ciddi filme böyle şeyler yakışmaz” diyerek Lütfi Akad da ayıklar onları. Vedat Türkali de aynı şeyleri Kopuk’u çekmeden önce yapmıştı. Onun senaryosunu da Bülent Oran yazmıştı. Senaryo geldi yine geldi yüz yirmi sayfa. Oralar çizildi, buralar çizildi senaryo çekilir hâle geldi sonunda. Ama bunu yaptıkları halde kendi isimlerini yazmazlardı. Senarist olarak, Bülent Oran’ın adı geçerdi. Şimdi yönetmenlerin tamamı her şeyi kendileri yapıyor.

Ama çok ciddi handikapları da oluyor. Bir insanın enerjisi nereye kadar yetebilir ki?

Nereden bileyim! Hikâye bu noktalarda içe kapanıyor diye düşünüyorum. Her şey böyle at gözlüğü gibi oluyor diye düşünüyorum. Ben şuna inanıyorum: Bir konunun önceden mutlaka tartışılması gerektiğine. Yani kişinin ya da yönetmenin güvendiği insanlar vardır. Bir şey yazmışsanız verin insanlara okusunlar. Türk sinemasında böyle şeyler sır gibi gizleniyor: Aman çalacaklar senaryomu! Eeee o zaman git notere! Böyle saklanıyor, hiç kimseye bir şey söylenmiyor. Adam onu çekiyor, sonra biz eleştirdiğimiz zaman belki değiştirir! Akıl akıldan üstündür. Benim dediğim o her ihtimali düşünme meselesi var ya o çok hoş bir şeydir aslında. Yani ilk akla gelen yazılır belki, öyle düşünüyorum gerçekten. Adam çalakalem yazıyor, kendi yazdığı için de çok seviyor, çok beğeniyor. Ama yazdığı o senaryoyu altı ay sonra okusun.

Memduh Ün bana şunu söylemişti: “Bir  film yaptığımız zaman veya bir film yapmadan önce, Halit Refiğ’i, Atıf Yılmaz’ı, Metin Erksan’ı çağırırdım.” Bu bana gerçekten çok hoş bir alicenaplık örneği olarak gelmişti. Bu durumda asla bir filmin kötü olacağını düşünemiyorum. Düşünsenize en yakın arkadaşlarınız Türk sinemasının en önemli yönetmenleri…

Memduh abi yapar öyle şeyler. Çok akıllıca bir yöntemdir bu.

Yılmaz Güney
Yılmaz Güney

Hatta devam edip şunları da söylemişti: “Onlara senaryomu okuturdum. Hatta çektiğim filmi bile bazen izletirdim. Stüdyoya getirip yani nasıl olmuş? Sizce nerede problem var?” Böyle bir şey de var. Ali Özgentürk anlatmıştı, Yılmaz Güney’in Endişe filmi için bir ay araştırma yapıyor. Bir gün bürosuna gittiğimde masanın bir başında Murat Belge, diğer başında da Can Yücel var. Önlerine projeleri yığmış Yılmaz Güney, “Buradan bana Türkiye’yi sarsacak bir film çıkarın” demiş. Dediğinize o anlamda çok katılıyorum yani mutlaka metnin tartışılması, senaryonun tartışılması bir başkasının yorumu çok önemli.

Bunu Ali Özgentürk mü söyledi?

Evet.

Yılmaz Abi (Güney) öyle biriydi (yine gözleri doluyor, susuyor). Aslında Ertekin, Türk sinemasında insan her şeyin çok güzel olmasını istiyor. Ama öyle olmaması insanın canını acıtıyor. Yazık, günah olmuş birçok şeye.

Bu söylediklerinizi biraz açıklar mısınız?

Şimdi bir film yapıyorsunuz. Bir sürü para harcayıp insanların önüne yenilik diye bir şeyler sürüyorsunuz. Ama öyle olmuyor işte.

Ahmet Bey, yönetmenlerin bir beyin takımı yok mu diyorsunuz?

Hem o, hem de yazdıklarını artık tartışmıyorlar. Ben yaptım oldu mantığı var. Bir yönetmenin öneriye açık olmaması kadar dar bir düşünce ya da kalıp olabilir mi?

Evet haklısınız.

Düşünsenize yapılan işin geri dönüşü yok. Bir film yapıyorsunuz çünkü. Yapılan pahalı bir iş.

 İzninizle konuyu biraz değiştirmek istiyorum. 1981 yılında Gülşah Film’e Herhangi Bir Kadın filmini yapıyorsunuz. Buradan devam edelim…

Şimdi 12 Eylül 1980 darbesi öncesinde bizim için yapılması gereken işler vardı. Yılmaz Güney içerideydi. İlla çekilsin dediği bir film vardı: Yol. Aslında o film Bayram ve Arife adında iki ayrı bölümden oluşan bir filmdi. Adı henüz Yol değildi. Kurban bayramında izne çıkan mahkûmların anlatıldığı bir hikâyeydi. O filmi çekmek bir görevdi. Yılmaz abi içeride, dört duvar arasında, dışarıda bizden yardım istiyor.

Bahsettiğiniz çaresizlik duygusu insanın ruhunu paralıyor…

(Ellerini iki yana açıp) Ama öyleydi. Düşünün bunun filmini bile yapmak olağanüstü bir duygu. Kaldı ki film için her şeyi kendi bulmuş zaten. Parasını, pulunu her şeyini hazır etmiş. Yeter ki film çekilsin. Ben o projenin içinde yoktum zaten. Sonra Erden (Kıral) grubu kurduktan sonra filmi çekmeye başladı. Şerif (Gören) içeriden çıkmıştı. Bir süre sonra Şerif beni aradı. “Yılmaz’ın filmini çekeceğiz” dedi. Öyle bir maceraya girdik. Şerif’le daha önce Yılmaz Güney’in filmlerinde çalışmıştık.

Erden Kıral
Erden Kıral

“ACI VE AĞIT FİLMLERİNDE ÖYLE SAHNELER ÇEKİYORUZ Kİ FİLMİN NEREYE GİDECEĞİNİ BİLMİYORUZ.”

Hangilerinde?

Yarın Son Gündür, Acı, Umutsuzlar’da. O yüzden asistanlık bana kalıyordu. Ama yani o dört filmde hep içli dışlı beraber olmuştuk. Umutsuzlar’ın montajında tabii çekimde bulunduğum için, o da Ağıt’ı montajını yapıyordu. Umutsuzlar’ın kaba montajını ben yapmıştım o zaman. Burada bir şey söyleyeceğim.

Buyurun…

Acı ve Ağıt filmlerinde öyle sahneler çekiyoruz ki… Filmin nereye doğru gideceğini bilmiyoruz.

Bu söylediklerinize inanmamı beklemiyorsunuz değil mi? Acı ve Ağıt filmlerinden bahsediyoruz.

İnanmayabilirsin! Ama ben bunları yaşadım. İki filmin de bütün aşamalarında bulundum.

İçinde bulunduğunuz ruh hali nasıldı?

Meçhul! Şimdi o sahneleri çekerken aks diye bir şey var ve ona göre çekmemiz gerek. Ama çektiğimiz sahnelerin nerelere koyacağımızı bilemiyoruz ki… Yani bir şey çekiyoruz ama ne olacak? Meçhul! (gülüyor) İşte bir takım sahneler çekiliyor. Sonra da işte şunu şuraya koyayım bunu arkasına ekleyeyim. Sen başka amaçla yapmış olsan da, “Bunu şunun öncesine koyarız” diyorsun ama işte hareket yönü açısından oraya koyamıyorsun başka yere koymak zorunda kalıyorsun. Böyle şeyler de olabiliyor, sürprizler! Yol filminin macerası çok uzun sürdü aslında. Benim çalıştığım en uzun film (süre olarak) Yol’dur.

Şerif Gören’le, Yol’un çekimine gittiğinizde orada nasıl bir resimle karşılaştınız? En azından daha önce çekilen iş kopyalarını izlemiş miydiniz?

Hayır, her şey yok edildi. Laboratuvara bile gönderilmedi. Erden (Kıral) kendi çektiği sahneleri çok istemiş olmasına rağmen.

YOL FİLMİNDE ERDEN KIRAL’IN ÇEKTİĞİ SAHNELER YILMAZ GÜNEY’İN EMRİYLE YOK EDİLDİ.”

Bu sahneleri yok eden kim?

Yılmaz Güney’in emriyle yok edildi. Negatifler, laboratuvara bile girmedi. Herhalde negatifleri açtılar. Biz sadece senaryoyu okuduk. Sıkıyönetim şartlarında böyle bir film çekmenin çok zor olduğuna karar verdik. Hatta Şerif (Gören) pazarlık etti, “Ben” dedi, “şu an Bursa otogarındaki sahneyi çekemem” dedi.

O sahne nasıldı?

Güvenlik güçleri, bir militanı kurşuna diziyor. Tabii etrafında otobüsler, insanlar vs. üstelik. Takır takır makinelilerle öldürüyorlar. Şerif kendine göre, “Bunları, bunları çekemem, bunları bunları çekerim” dedi. Filmin ilk halinde on bir kahraman vardı. Şerif, “Bunların altı tanesini çekerim, beş tanesini çekmem” dedi.

Neden peki?

Şundan: Şimdi ilk filmde Erden Kıral’ın oyuncuları var. Onların bir kısmı Erden’in yanında yer aldı. Tarık (Akan) bunlardan biriydi.  Halil (Ergün) zaten piyasada yoktu. Halil sonra geldi. “Rol alanların, rollerini çekmem” dedi Şerif (Gören). Tam olarak dediği buydu ama şuna da kıyamadı: Ömer rolü Necmettin’in (Çobanoğlu) oynadığı rol, onu herhalde Aytaç  (Arman) oynayacaktı filmde. Aytaç da Erden’in (Kıral) yanında yer alanlardan biriydi. Aslında ben o yazıldığı hâliyle çekilmesinden yanaydım. Bayram ve Arife diye iki hikâye ve Kurban bayramında çekilmesinden yanaydım.

yol filminden.kare

Yılmaz Güney’le nasıl irtibat sağlanıyordu?

Ancak telefonla. Her zaman çıkmazdı. Artık Yol filminde Şerif’le çalışmaya karar verilmişti. Ondan sonra yaklaşık dört beş tane sahne yazdık Şerif’le.

Yılmaz Güney buna itiraz etti mi?

“Ne yaparsan yap” dedi bir çeşit. Artık teslim oldu. Çünkü başka bir alternatifi de yoktu.

Sizce Erden Kıral’ın istenmemesi nereden kaynaklanıyordu?

Yılmaz Güney belgeseli yaptığımda ben de bu soruyu herkese sordum. İşte setten fotoğraflar geliyor, yani her çekilen fotoğrafa bakıyor Yılmaz abi. Erden Kıral’ın hiç içeride yatmışlığı yoktu. Dolayısıyla ceza evini bilmiyordu. Erden, Harp Okulu’ndan askeri öğrenciyken uzaklaştırılmış biridir. Yılmaz abi de yıllarca ceza evinde yatmıştı. Yılmaz abiye çekilen sahneler inandırıcı gelmemişti. Erden, sanat yönetmeni falan kullanmıyordu. Aslında o yıllarda sanat yönetmeni diye bir iş kolu da yoktu. Bizim çektiğimiz Derman, Tomruk filmlerinde sanat yönetmeni yoktu. Herkes her işe bir parça karışırdı. Her şey neredeyse el birliğiyle yapılırdı. Ama bu doğru mu? Değildi tabii ki.

Yol’un çekimlerini bitirdiniz. Sonrasında ne oldu?

Çekilen her şey tamamen yurtdışına çıktı. Zaten Yılmaz Güney biraz da acele ediyordu. Aslına bakarsan Şerif’e, “Tamam ne çekersen çek” deme sebebi o. Kararını vermişti. Kendisi zaten hapishaneden kaçacaktı. Filmi kendinden önce yurt dışına çıkaracaktı. Yani bu planlıydı. Hesabını önceden yapmıştı. İyi ki de öyle yapmış nitekim o filmler kurtulmuş oldu.

Sonra ne oldu?

Şerif montaja giremedi.

Neden?

Disk davasından yargılandığı için dışarı çıkış izni yoktu. Sonra biz de kendi aramızda, “Ne yapalım, ne edelim” dedik. Çeşitli projeler konuşmaya başladık. Daha önce anlatmıştım ben askerliğimi Kozlu’da yapmıştım. Romancı İrfan Yalçın, Zonguldaklıdır. Onun bir romanı vardı…

Fareyi Öldürmek mi?

Yok hayır. Daha sonraki kitaplarından biriydi. Konusu madende geçer. İrfan Yalçın oralarda yaşamış bir dönem. Onu yapmaya neredeyse karar vermiş gibiydik. Sonra yapımcının hoşuna gitmedi.  Cihan Ünal ile bir şeyler yapmak istiyorlarmış ama Cihan Ünal daha hiç sinemada oynamamış. Sadece 4. Murat diye bir TRT dizisinde oynamış ve kadınlar çok beğenmişler vs. vs.

Herhangi Bir Kadın filmine hazırlanmaya mı başladınız?

Evet.

tomruk,

“MASA BAŞI SENARYOCUSU DEĞİLİM. OTURDUĞIM YERDEN SENARYO YAZMAM.”

Sizin ilk çekilen senaryonuz.

Tabi daha önce yazdığım sinema senaryolarım vardı. Ama bunların hiçbiri çekilmemişti. Bu anlamda çekilen ilk sinema senaryom Herhangi Bir Kadın’dır. Sonra da üst üste Derman ve Tomruk filmleri çekildi.

Biraz kendi senaryoculuğunuzdan bahseder misiniz? Çalışma yönteminiz nasıldır?

Ben öyle masa başı senaryocusu değilim. Oturduğum yerden yazmam. Olay nerede geçiyorsa ya da geçecekse bir süre gider oraları görürüm, oralarda kalırım. Mesela Derman ve Tomruk filminin mekânlarını senaryoyu yazarken gezmişimdir. Hatta oralarda yaşayan insanlarla oturup sohbet ederim. Önce kendime göre öyküyü kurarım. Film çekilmeden önce de Şerif (Gören) gelmiş, Şerif’e o mekânları tek tek gezdirmişimdir. İşte şu sahne burada, bir diğeri şurada diye anlatırım. Çekimlerinde de hep sette olurum. Hemen hemen bu filmlerin hepsinde ben sette çalışmasam bile asistanlık yaparım veya yapmam ama sette mutlaka olmuşumdur. Böyle bir anlayışım var. Çünkü bana her an ihtiyaç olabilir. Bir senaristin bence böyle bir sorumluluk bilincinin olması gerekir.

Film çekilirken sahnelerinizin değiştirilmesi veya yeniden yazılması gerektiğinde ne yaparsınız?

Şerif (Gören) bunu söylemiştir zaten. “Şu sahneyi yeniden yazalım, buraya uymadı” diye. Ben de oturur hemen hazır kuvvet ordusu gibi (gülüşmeler) yazarım. Böyle şeyler her zaman olabilir.

“SENARYO YAZARININ GÖREVİ FİLM ORTAYA ÇIKANA KADAR BİTMEZ.”

Size göre bir senaryo yazarının görevi tam olarak nerede bitiyor?

Bitmiyor. Daha sonra filmin montajında da olurum başından sonuna kadar. Hatta bazen otururum kurguda kendim çalışırım. Film ortaya çıkana kadar senaristin görevi bitmez. Yani gerçekten sinemayı seviyorsanız, inandığınız bir projeyse sonuna kadar işin takipçisi olmakta yarar var. Çünkü arada hiç ilgisiz insanların işe müdahale ettiğini görebiliyorsunuz. Stüdyoda çıkıp birisi, “şurayı şöyle yapalım” diyebiliyor. Bu yüzden yapılan filmin sürekli başında durmakta yarar var.

Şerif Bey’le, Herhangi Bir Kadın, Derman, Tomruk filmlerinde sorun yaşadınız mı?

Yok, yaşamadık.

İnanalım mı buna?

Tabi tabii.

Peki Tomruk filminden sonra Alişan’ı yapıyorsunuz.

Tomruk’tan önce yaptık Alişan’ı. Aynı yıl olduğu için bir karışıklık olmuş olabilir. Herhangi Bir Kadın’dan sonra Alişan’ı yaptık. Doğrusu budur.

Şerif Gören
Şerif Gören

Alişan’da İbrahim Tatlıses oynuyor. Bu yapımcının bir isteği miydi?

O tabii yapımcının isteğiydi. O filmi yapımcı Kadri Yurdatap’a çektik. İbrahim bey (Tatlıses) film yapmak istiyordu ve bu filmi Şerif (Gören) çeksin istiyordu. Şerif, arabeske karşı olduğu için filmi çekmek istemiyordu. Ben de öyle. Gittik fuarda İbrahim Tatlıses’i gördük. Konuştuk ettik. O memnundu ilk defa Şerif gibi biriyle çalışacağı için. Çünkü o güne kadar hep ikinci sınıf, üçüncü sınıf insanlarla film yapmıştı. Ve istediğimiz öyküyü çektik. Tam da dünya kupası zamanıydı, birebir oturdu hikâye. O filmde işçiler, hep dünya kupasından konuşur. (gülüşmeler). Bir de gerçekten arabesk söyletmedik. Zaten filmin ilk yirmi dakikasında hiçbir şarkı yoktur. Sonra işçiler bir apartmanın en üst katında içerlerken, “Burası Muş’tur yolu yokuştur” türküsünü söylerler. Bu çok eski bir türküdür, seferberlik türküsü. Onu söylettik, bir de Refik Durbaş’tan özel olarak izin aldım “Hasret ne yana düşer usta, sevda ne yana” şiiri için. (güler) Ama birader götürdüler onu bir arabeskçiye yaptırdılar. Yani aslında Refik’in şiiri de biraz arabesktir. Ama işte ben bu arabeski seviyorum. Bu uygun da geliyordu Alişan filminin öyküsüne. Ama iyi olmadı beste. Böyle bir şanssızlığı oldu filmin. Aslına bakarsan, Alişan İbrahim Tatlıses’in en iyi filmi olmuştur.

Senaryo yazım sürecine tekrar geri dönmek istiyorum. Mesela okuduğunuz bir hikâye de sizi ne çeker? Yani o öykünün bir film olma noktasında nasıl karar verirsiniz? Biraz daha ileriye gidip şunu söyleyeyim. Bundan çok iyi bir film olur tespitini neye göre yaparsınız?

Bunu tam olarak söylemek mümkün değil.

ALISAN-IBRAHIM-TATLISES

Neden?

Herkesin yaklaşımı farklı olabilir. Birinin çok beğendiği hikâyeye siz, “hiç bundan da film mi olur?” diye düşünebilirsiniz. Ama yapılır ve iyi bir şey olursa da o zaman sanki her şey yapılabilirmiş geliyor. Yeter ki ona gerçekten inanacak, işte bundan iyi bir şey olur diye inanan bir yönetmen olsun. Ama yazar inanmadığı bir hikâyeyi yazamaz. Yazmamalı. O yüzden şimdi belki de yönetmenlerin yazması bu anlamda doğru gibi geliyor. Çünkü sonuçta o çekecek filmi. Senaryoyu yazar verirsin ama o istediği gibi çeker, kendi ekler çıkarır ve yapar.

Televizyon dizileri de yazmış biri olarak, televizyon senaryosuyla film senaryosu birbirini besleyen şeyler mi size göre yoksa birbirini körelten noktaları var mı?

Televizyon dizisinin uzun olması senaryo yazarını biraz zorluyor. Çünkü bir dizinin bölümleri var. On üç veya yirmi altı gibi. Televizyonlar sezonluk hesap yaparlar. Bu da bir düşünce tarzıdır. Ama ben her şeyi tadında bırakmakta yarar olduğunu düşünüyorum. Artık televizyonlarda şöyle sorunlar var: İzlenme oranı çok yüksek. “Aman devam ettirelim” tavrı var. İşte zorlama ve körelme o noktada başlıyor. Ben özellikle uzun soluklu dizilerde senaryo ekibinin değişiminden yanayım. Hatta yönetmenin bile değişmesinden yanayım. Bu tür değişimler yapılan işe nefes aldırır. Yoksa yapılan o dizi monoton hale gelir. Bizimkiler dizisi en uzun süren diziydi. Evet, sürdü ama neresinden bakarsanız bakın monoton değil mi? Artık her şeyi biliyorsun. Kim hangi katta oturuyor, işi ne, nelerden hoşlanır vs. vs. Söyleyeceğim şey şu, neresinden baksanız biliyorsunuz ne olacağını. Tehlike ve körelme tam da bu noktada başlıyor.

Çözüm öneriniz ne?

Diziyi on altı bölüm mü yazdın, o kadar olacak. On yedi olmayacak. Bu şekilde diretmekte yarar var.

Neden peki?

İşin doğru dürüst işlemesi ve sağlığı için…

Görüyoruz ortalıkta senaryo yazmak isteyen çok insan var. Özel ve devlet üniversitelerini ele aldığımızda ciddi bir potansiyelle de karşı karşıyayız. Bu alana ilgi duyan kişilere neler önerirsiniz?

Senarist olunur mu, olunmaz mı onu bilmiyorum. Bu biraz arz ve talep meselesidir. İstenilen bir senaryo yazarı mısınız? Yoksa değil mi? Stüdyoların ve televizyonların belirli talepleri var mı? Ne bileyim şöyle şeyler de var: “Para pul istemez alın şu kişiyi senaryo grubunda çalışsın.” Aynı şey oyunculukta da var. “Ben oynayayım hiç para istemem yeter ki görüneyim” gibi. Böyle yapan senaryo yazarları da var.  O adamın da işine geliyor, para vermeyecek. “Nasıl olsa bir şey çıkar. O kadar berbat diziler var, yapacağımız herhalde onlardan iyi de olabilir neden olmasın?” diye söylenen. Yani bunlar hoş şeyler değil. Ben her şeyin karşılığının olmasından yanayım. Geçmişte bana şöyle şeyler söylendi: “Sen senaryoyu yaz, denetimden geçerse parasını alırsın” diye. Bunları da hiç kabul etmedim.  “Ben ne yazarsam parasını alırım” derim. Verirlerse yazarım, vermezlerse yazmam. Böyle bir tarafım var. Tabii bu benim biraz da rahat olmamdan kaynaklanıyor. Senaryo yazacak insanlara genellikle bu işin çok zor olduğunu, yani insanın aç da kalabileceğini ve buna dayanabilecekse bu işe girilmesini, yoksa daha köşeyi dönmek için başka daha garantili işler var onları yapmalarını öneriyorum. Senaryo yazarlığı gerçekten zor iştir. İstemediğin işi de yapmamalısın. “Kiralık katilim ben. Yapımcının kiralık katiliyim” der. Onun anlayışı böyledir. Senarist, yapımcının kiralık katili olmamalıdır. Yani senaristin kendisinin dünyaya bakışı, dünya görüşü olmalı. Şimdi bana bugün, “Kurtlar Vadisi dizisini yaz” deseler, “Yazmam” derim.  Ya da yazarım ama bambaşka bir Kurtlar Vadisi ortaya çıkar. (gülüşmeler)

Hiç pişman olduğunuz bir senaryo yazdınız mı?

Bir ara video film senaryoları yazdım.

Bülent Oran
Bülent Oran

Hangi yıllar?

1985-90 arası video furyası patladı. Benim en çok senaryo yazdığım dönem oldu. Neredeyse her ay bir senaryo yazıyordum. Artık her şey otomatiğe bağlanmış gibiydi. Senaryoya ilk başta özenerek yazıyorsunuz. Ama iş bizim istediğimiz gibi gitmiyor ki. Oraya dönüşmüyor. Giderek daha da çabuklaştırmaya, daha da cıvıklaştırmaya falan kalkışıldı. Doğru dürüst bir sinema filmi gibi işler yapalım derken şarkıcı türkücü rezilliğine bulaştı iş. En son baktım ki yazdığım senaryolarda Müslüm Gürses falan oynuyor. Ama ben onun için bu senaryoları yazmıyorum ki. Yılmaz Atadeniz’i kıramadım başlangıçta. Aramızda hak, hukuk var. Dedim ki, “Melodram, komedi, dram yazarım ama arabesk senaryosu yazamam” dedim. O da bana, “Müslüm’ü düşünme sen sanki Cüneyt Arkın’a, Yılmaz Güney’e senaryo yazıyormuş gibi yaz” dedi. Ama ondan sonra da böyle şeyler yaptı. Ben de ondan sonra bıraktım. İstemedim.

Yazdığınız senaryoları daha sonra izlediğiniz zaman, “Benim senaryomdan da işte böyle bir film çekilir mi? Mahvetmişler senaryomu” duygusuna mı kapıldınız?

Bu duyguyu hep yaşadım. “Ben çeksem böyle çekmezdim” diyor ya insan orası öyle. O yüzden insan bence işe bu kadar, benim bulaştığım kadar bulaşmamalı. Kurgusunu yapıyorsun, asistanlık yapıyorsun, mekânı ve ekibi zaten sen buluyorsun.  Bu kadar içli dışlı olduğun zaman gerçekten kendini filme karşı çok sorumlu hissediyorsun. Oysa Bülent Oran gibi senaryo yazacaksın verip karışmayacaksın. O zaman başınız çok ağrımaz. Hatırlarım Bülent Oran senaryo yazarken ağlardı. Bülent Oran demişken birkaç şey söylemek isterim.

Lütfen…

Bülent abiye çok takılırdım. Yaşasaydı da yine takılsaydım. (elini oturduğu koltuğa vuruyor. Bir süre susuyoruz.) Telefon gelirdi, “Yazar mısın?” derlerdi. “Yazarım” derdi. “Kaç para alırsın?” “Şu kadar”. Bülent abi senaryoyu 300 liraya yazıyordu. Ben o zaman 500 lira istiyordum. Bülent abiye giderim derim ki, “Niye böyle 300’e yazıyorsun. Sen bu işin üstadısın.” Ben 500’e yazıyorsam, senin 750 ya da 800 liraya yazman lazım” dediğim zaman şunu söyledi: “Ben” dedi, “yeni bir şey yazmıyorum ki. Açıyorum otuz yıl önce yazdığım bir şeyi alıyorum isimlerini değiştiriyorum. Hürrem’i, Hasan, Ferda’yı Figen yapıyorum. Sonra da senaryonun dilini düzeltiyorum.” (gülüşmeler) Çünkü eski senaryolarda Osmanlıca daha hâkim bir dildi. Onu sadeleştirmek gerekiyor. “Dört senaryo yazdığım zaman bir apartman dairesi alıyorum” derdi. “Peki” dedim “şimdi kaç senaryoyla alabiliyorsun”, “şimdi” dedi “kırk tane yazsam alamam.” “Eeee…” dedim “demek ki böyle götürememişsin kırk yıl içinde.” Sonra da “Dört senaryoyla bir apartman dairesi alacak rakamı kendin devamlı yukarı çekecektin ve biz böyle uğraşmayacaktık bunlarla” falan diye söylemiştim. (gülüşmeler)

Yazdığınız bir filmi televizyonda veya sinemada izlerken ne hissediyorsunuz?

Hiçbir şey hissetmiyorum. (Bir süre susuyor.) Daha önce onun her aşamasını biliyorum. Artık görmüşsün, görmemişsin hiç önemi yok.

Duygusal bir şey hissetmiyor musunuz?

Hayır.

Devamı: Bir Senarist ve Türk Sineması 2: Ahmet Soner (Bölüm 4)

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin