Bir süper kahraman yalnızca kahraman değildir!

Önce westernlerle geldiler. George Barnes’ın Büyük Tren Soygunu‘nda üzerimize doğru ateşlediği silahı, Vahşi Batı’dan Ortadoğu’ya, dünyanın hiçbir bölgesinde işlerin eskisi gibi olamayacağının işaret fişeğiydi adeta. 

  Tuncer Çetinkaya

Şimdilerde sunulduğu üzere yalnızca serbest girişimciliğin değil, yayılma politikalarının da ilk adımını oluşturan “Go west young man!” şiarıyla yollara düşen “öncülerin” medeniyet kavgası (!) beyazperdeye yansıyan görüntülerden çok farklıydı. Kahraman imgesini pekiştirmeye yönelik görüntüler; kervanlarda sürüp giden yolculuğun aşkla ve macerayla yoğrulduğunu fısıldasalar da, gitar ve mızıkanın ezgileri Monument Vadisi’nde hiç durmadan yankılansa da gerçek bambaşka şeyler söylüyordu. Hep bir ağızdan söylenen o göçmen şarkıları, katliamlarla yok edilen yerli halkların çığlığını bastıramadı.

Demir At’ın açtığı yolda ilerleyen beyaz kahraman, uygarlığın anıtlarını birer birer dikmeden önce kalabalıkları taktı ardına; sonra silahını kuşandı ve yeterince güçlendiği anda kötülüklere tak başına meydan okuyabileceğini hissetti. The Covered Wagon‘un Louise’e sevdalı Jack’i yalnızlığı seçti ve düştü yollara. Süvari Birliği’nin hücum borusunun işitilmez olduğu bu erkekler dünyasında, kimi zaman bir adalet dağıtıcı / kahraman şerif, kimi zaman da acımasız bir intikamcı olarak epey rol kesti. Tehlikenin bertaraf olduğu ve kart dağıtıcısının yeni roller biçtiği bir dünyada yaşamasının olanağı kalmadığı anda, tam da kendine yakışan bir tavırla kendi ipini kendi çekti. Kimileri The Man Who Shot Liberty Valance‘in işlevini yitiren kovboyu gibi köşesine çekilirken, kimileri de yeniden bir araya gelerek The Wild Bunch‘ın gururlu serserileri gibi, kendi kurdukları düzene meydan okudular. Yok oldular…

Süper kahramanların çizgi roman macerasının miladı, Büyük Bunalım’la 2. Dünya Savaşı arasında bir yerlerdedir. Gelecekleri parlak görünmüyordu, yola çıkmak için yanlış zamanı seçmişlerdi. Kahramanın en kırılgan döneminden geçtiği günlerde, ortalık Frank Capra’nın sabun köpüğü gibi; ama işlevsel Joe Americano’larına kalmıştı. Gökyüzünde süzülüp bir yaraya merhem olmak şöyle dursun, milyonlarca işsiz ve aç insanın arasına sıkışmış durumdaydılar. Yıllar önce, dev çarkların tekerine çomak sokmayı başaran küçük “serseri”nin cesaretine sahip olmayan bu adamlar, sistemin emirleri doğrultusunda “içinizdeki en sıradan kişi bile kahraman olabilir” diye haykırıyorlardı. Jimmy Stewart ya da Gary Cooper’da temsil bulan popcorn (gerçekte Capracorn) karakterlerin yüksek Amerikan değerleri çevresinde hizaya geçtikleri günleri, savaş yılları takip etti.

Güneş nihayet süper kahramanların üstüne doğmaya başlamıştı.

Bir kurgu karakter olarak zayıf noktası yok denecek kadar az olan renksiz Süpermen, Metropolis semalarında süzülürken, bireyciliğin doruklarında yaşayan bir playboy, dağa taşa yarasa silueti işleyip duruyordu. Hepsinin ötesinde ve muhakkak ki üzerinde bulunan Kaptan Amerika, Hitler’e çevirdiği kalkanını kısa sürede antifaşist algıdan kurtaracaktı.

Savaştan muzaffer ayrılan kahramanlar, geride bıraktıkları milyonlarca cesedin üzerine basarak yeni bir dünyanın inşasına soyunmuşlar, öncü ikili; Harika Kadın, Hawkman, Flash, Martian Man ve Aquaman’in de katılımı ile Amerika Adalet Birliği’ni oluşturmuş, X Men, Örümcek Adam ve türevleri ufukta görünmeye başlamıştı.

Kahramanlarımızın 60’lardaki seyri iniş çıkışlarla doluydu; ancak on yılın son çeyreğinde yaşananlar, kendileri açısından iç açıcı sonuçlar doğurmadı. “Gerçekçi olup imkânsızı isteyen” yeni kuşakların gidişata itirazları vardı: Yayılmacı Amerikan siyasetinin önce Domuzlar Körfezi, ardından da Vietnam duvarına çarptığı bu dönemin kahraman imgesinde; adaleti sağlayan, temiz yüzlü ve gerçek dışı adamlara yer yoktu. Cool Hand Luke‘un kahramanı “iletişim sorunları”na vurgu yaparken, “Beklenmeyen Misafir, orta sınıf liberal ailenin ırkçı genleriyle oynamaya başlamış, “Mezun” bir genç, Capra’ya nazire yaparcasına cinsel özgürlük sularına yelken açmıştı. 60’ların karşı figürleri, anti kahraman ibaresini göğüslerinde bir rozet gibi taşıyıp kısa süreliğine de olsa Hollywood’un temellerine dinamit koydular. Aynı günlerde denemesi yapılan iki süper kahraman filminin hüsrana uğramasını sinema teknolojisindeki yetersizliklere bağlamak çok naif kalmaktaydı.

Sistemin kendisini revize etme çabalarıyla geçen on yılın sonunda ortaya çıkan Yeni Sağ, Soğuk Savaş’ın ardından gelen “ikinci doğuş”tu kahramanlarımız adına. “Bir, iki, üç, daha fazla Vietnam!” sloganının karşısına dikilen Rambo, yanına Chuck Norris’i de alarak politik başarısızlıkları unutturmak istercesine geçmişin intikamına girişti; tıpkı adaleti kendi bildikleri yollarla sağlamaya çalışan Kirli Harry’ler gibi. Böylelikle Richard Donner’ın yönetmenliğini üstlendiği ilk Süpermen filmi, başarılı bir sinema deneyimi olarak yeni bir dönemin önünü açtı. Zaman içinde düzeyleri giderek düşen üç devam filmi; Rocky, Rambo ve Terminatör‘ün gerisinde kalsa da işlevini fazlasıyla yerine getirmişti.

Küreselleşme formülünün tıkır tıkır işlediği, tüm coğrafyalara çekidüzen verildiği 2000’lerin başlangıcında, kahramanın en nihayetinde bir insan olduğu gerçeğinden yola çıkan sevimli Örümcek Adam arz-ı endam etti perdeye. Ah, bir de ikiz kulelerin arasına uzattığı ağıyla New York semalarında süzülmeyi düşündüğü bir anda o hain saldırı gerçekleşmeseydi: Yine paranoya, yine kabuğuna çekilen insanlar, yeni bir Soğuk Savaş dalgası!

Hayali düşmanlar yaratıp savaşmaya bayılan Amerikan dış politikası, planlı bir oyunu adım adım sahnelerken, kahramanlar adına durum yine parlak sayılmazdı. Gerek Nolan’ın Batman’i, gerek yeni Süpermen ve özellikle üçüncü öyküsünde Örümcek, hızla içe dönen kırılgan karakterlere dönüştüler. Kimi kalemlerin “kahramanlık imgeleminin anlamını sorgulama” olarak niteledikleri bu tutum, dünya konjonktüründeki gelişmelerden bağımsız değildi oysa. Varoluşunun anlamını arayan üstün adamların türe yenilik kazandırdıkları iddiaları bir yana; benzer bir durum coğrafyamızın yakından tanıdığı mitolojiden beslenen kahramanları da içine aldı. Titanlar‘ın Perseus’u ya da Ölümsüzler‘in Theseus’u, yaşamdan zevk duymanın en renkli ifadesi olan Eski Yunan söylencelerinin yeraltının karanlık dehlizlerine hapsedildiği bir dünyada, inanç ikileminin içinde buldular kendilerini. Muhafazakârlığın yalnızca topraklarımıza has bir durum olmadığını kanıtlayan bu filmler, kahramanlarına koşulsuz biçimde inanmayı ve itaat etmeyi şart koştu, tıpkı evrim geçiren süper kahramanlar gibi.

2012’de gösterime giren üç film; The Avengers, The Amazing Spider-Man ve The Dark Knight Rises, kahramanlarımız adına kâbus dolu günlerin sona erdiğini müjdeliyor. Başta Ortadoğu olmak üzere, tüm dünyada dizginleri bir kez daha eline geçiren ABD; hiç olmadığı kadar sağ ve sığ bir yorumla Batman’i rahatlıkla toplumsal bir devrimin karşısına dikebilir, Örümcek Adam’ın yeni açılacak ticaret merkezlerinin arasında ağ savurmasına olanak tanıyabilir, hatta tüm süper adamları yeniden bir araya toplayıp ülkenin geleceğini onlara emanet edebilir. (Biz yine de uyarımızı yapalım: yalnız kovboyun kalabalıklaşması, western adına hiç hayırlı olmamıştı!)

Bakalım beyazperdede yeni bir süper kahraman görmek için ne kadar bekleyeceğiz ve dünya daha kaç yıl ABD’nin üstün kurtarıcılarına boyun eğmeyi sürdürecek? Son söz Can Baba’nın olsun: “Kurtarıcılar / kurtara kurtara / kurtardılar memleketi / memleket olmaktan.”

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin