Asghar Farhadi, orijinal adı Jodaeiye Nader az Simin olan 2011 yapımı Bir Ayrılık’ta bir vicdan ve ahlak meselesi üzerine gidiyor. En İyi Yabancı Film Oscar’ı dahil katıldığı her yarışmadan ödülle dönen yapım, merkezine 11 yaşındaki kızının daha iyi bir geleceği olması için Amerika’ya yerleşmek isteyen bir kadınla, hasta babasını İran’da tek başına bırakıp gitmek istemeyen bir adamın boşanma sürecini alsa da bunun çok ötesine geçiyor.

Filmin orijinal adının tam çevirisi Nader ve Simin’in Ayrılığı olunca izleyici ister istemez başroldeki bu iki karakterin boşanma hikayelerini izleyeceği zannına kapılıyor. Aslında öyle de oluyor ama bu boşanma davasını fon alan film İran’daki toplumsal yaşamın birçok alanına dokunmadan geçmiyor.

İranlı orta sınıf bir ailenin ekseninde başlayan Bir Ayrılık, Nader’in hasta babasına bakmak için tutulan daha alt sınıftan bir bakıcı kadının hayatlarına dahil olmasıyla sosyolojik bir gerilime evriliyor. İngilizce öğretmeni olan Simin’in gerekirse yuvasını dağıtmak pahasına ülkeyi terk etmek istemesinin nedeni filmde fazla detaylandırıl(a)mıyor. Ancak filmin geçtiği ülke hafızalarımıza baskıcı şeriat rejimiyle kazınmış İran olunca, sorunun kadının toplumdaki yeri olduğunu hissetmemek mümkün değil. Zaten bunu film ilerledikçe bakıcı kadının baktığı hasta, erkek olduğu için yaşadığı sıkıntılardan, kendi iç çatışmalarıyla başa çıkamayıp dini fetvaya başvurmasından da anlıyoruz. Senaryo öyle incelikle işlenmiş ki film her mahkeme sahnesinde İran hukuk sistemini de hedef alan ince göndermeleri ile katman katman önümüze seriliyor. Farhadi’nin ustalığını kusursuz şekilde gösterdiği anlar tam da bu anlar işte. Filmdeki sorgu odası, sadece karakterlerin değil hepimizin ahlak anlayışının sorgulandığı bir yer aynı zamanda. Yönetmen karakterleri öyle içselleştirmemizi sağlıyor ki kendimizi önce hâkim kürsüsünde sanıp onları yargılarken, sona doğru aslında sanık sandalyesine kendimizin buluyoruz.

Farhadi tüm bunları yaparken Jafer Panahi, Abbas Kiarostami, Bahman Gobadi gibi muhalif İranlı yönetmenler kadar sert sistem karşıtı mesajlar vermemeye de özen gösteriyor. Gerçi İran’da rejim yanlısı bazı yazarların, filmdeki imajın Batılıların İranlıları görmek istedikleri kirli resmi yansıttığını iddia ettikleri göz önüne alındığında yönetmenin dengeyi koruma yönündeki çabasının pek de haksız olmadığı anlaşılıyor. Filmin alışıldık İran sinemasından bir başka farklı yöne de sadece din ve toplum baskısı altında yaşayan bireylerin değil kentli orta sınıfın seküler yaşamlarındaki gündelik sorunlara da odaklanıyor olması. Seküler bir yaşam süren Simin ve Nader’in aksine bakıcı olarak eve gelen Razieh ve kocası din temelli bir hayata sahip alt sınıfı temsil ediyor. Bu anlamda filmin dengesi o kadar başarılı kurulmuş ki suçlu kim sorusunun cevabını ararken kişisel önyargılarımıza kapılıp gitmeden iki tarafa da eşit mesafeden bakabiliyoruz.

Film boyunca sorular peş peşe geliyor; suçlu kim, suç ne, kim doğruyu söylüyor… Ancak filmde öyle bir an geliyor ki bildiklerimizin ya da gerçeğin ne olduğunun bir önemi kalmıyor. Yönetmen, bazı durumlarda gerçeğin ne kadar önemsiz olduğunu vurgulayan bu tavrıyla her şeyi bilme arzumuzla adeta alay ediyor. Zaten finalde de filmin düğüm sorusunun cevabı izleyenin vicdanına terk edilerek, belki de bir üçüncü sayfa haberi olmanın ötesine geçemeyecek bir olaydan geriye sınıf farkı, kadının toplumdaki yeri ve İran hukuk sistemi üzerine sorular kalıyor.

HENÜZ YORUM YOK