Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (14 Ocak 2011)

6 filmlik dolu bir vizyon haftasına giriyoruz. Ama seçeneklerin çeşitliliği kaliteye yansımıyor maalesef. Buna rağmen Tilda Swinton’ın döktürdüğü Benim Adım Aşk ve leziz bir süper kahraman parodisi olan Megazeka seyirciyi tatmin etmeye yetecektir. Hepinize iyi seyirler…

Aşk Sarhoşu
Love and Other Drugs

Yönetmen: Edward Zwick

Senaryo: Charles Randolph , Edward Zwick , Marshall Herskovitz

Oyuncular: Jake Gyllenhaal, Anne Hathaway, Judy Greer, Hank Azaria, Oliver Platt, Katheryn Winnick

Yapım: 2010, ABD, 112 dk.

Anne Hathaway‘in canlandırdığı Maggie karakteri, özgür ruhlu bir genç kadındır. Kolay kolay kimseye bağlanmayan bu kadının, karşı konulmaz bir cazibeye sahip olan Jamie (Jake Gyllenhaal) ile karşılaştığında ona aşık olacağını kimse tahmin etmemiştir. Jamie ise tıbbi ilaç pazarlaması yapan ve bunu yaparken de kadınlar üzerindeki çekim gücünü kullanmaktan çekinmeyen biridir. Ancak ikisinin ilişkisi ilerledikçe ikisi de gerçek bir ilaçla karşılaşır: aşk…

Film çekim aşamasındayken başroldeki ikilinin beraber verdikleri çıplak pozlar ile adını duyurmayı başarmıştı. Ancak sonucun Glory (1989), Legends of the Fall (1994), The Siege (1998), The Last Samurai (2003) ve Blood Diamond (2006) gibi filmlerin yönetmeni Edward Zwick‘e yakışmadığı söyleniyor. Seyirci beğenisini yansıtan IMDB‘den 6,6 puan alabilen film, eleştirmenlerin değerlendirmesini yansıtan metacritic‘de de 55/100 puanda kalmış.

Benim Adım Aşk
I Am Love / Io sono l’amore

Yönetmen: Luca Guadagnino

Senaryo: Luca Guadagnino

Oyuncular: Tilda Swinton, Flavio Parenti, Edoardo Gabbriellini, Alba Rohrwacher, Pippo Delbono

Yapım: 2009, İtalya, 120 dk.

Luca Guadagnino‘nun stilize melodramı, Rusya’dan gelin gelen Emma (Tilda Swinton)’ı merkezine alarak aristokrat bir ailenin çözülüşünü konu alıyor. Solgun güzelliği ile dikkat çeken Emma, zaman içinde Rus kökenlerinden tümden sıyrılmış, tam bir İtalyan kadını haline gelmiş. Recchi ailesinin bir ferdi olarak içine hapsolduğu rolün hakkını veren, aileyi ayakta tutan bir sac ayağına dönüşmüş. Aile servetinin kaynağı olan fabrikanın yönetimi kocası ve oğluna devredilince, kızı da sanat eğitimi için başka bir şehre yerleşince büyüyen yalnızlığı, oğlunun alt sınıftan aşçı arkadaşıyla yaşadığı aşk ile doluyor. Bu sırada oğlu Edo da dedesinin manevi mirasını kapitalist yeni düzende devam ettirememenin sıkıntısıyla boğuşuyor.

Recchi ailesinin mekanlarındaki karanlık tonlar ve izleyicinin kendisini kaçak bir ziyaretçi gibi hissetmesini sağlayan kadrajlar, yönetmenin aristokratik geleneğe eklemlenmiş burjuva hayatına nasıl baktığını göstermeye yetiyor. Hikayenin aşk boyutunda ise dramatik yükü Tilda Swinton‘ın omuzlarına yüklerken odak dışı çerçevelemeleri, keskin görsel kurgusu ile estetik yapısını ön plana çıkarmayı tercih ediyor. Bu yüzden Guadagnino‘nun filmin ne’sinden çok nasıl’ına daha çok kafa yorduğunu düşünüyorum. Filmin ilk bir saati hem tasvir ettiği dünyanın boğuculuğunu hem de Emma’yı sürükleyen karakter gelişimini aktarmada boşluklar barındırıyor.

Bütün olarak bakıldığında ustalıklı bir anlatım, harika bir Tilda Swinton, zihnimizi meşgul edecek bir tema var karşımızda. Bu sayede senenin dikkat çeken filmlerinden biri olduğuna şüphe yok. Ancak zenginliğin de bir esaret olduğunu görmek ve köle-efendi diyalektiğini hatırlamak için Per Fly‘ın Arven (The Inheritance, 2003) filmi daha iyi bir tercih.

[ Deniz Akhan ]

Cadılar Zamanı
Season of the Witch

Yönetmen: Dominic Sena

Senaryo: Bragi F. Schut

Oyuncular: Nicolas Cage, Ron Perlman, Stephen Campbell Moore, Robert Sheehan, Claire Foy

Yapım: 2010, ABD , 113 dk.

Nicolas Cage ve Ron Perlman‘ın canlandırdığı; savaşı, dövüşü adeta bir bayram havasında idrak eden iki ‘kahraman’ şövalyenin de içinde yer aldığı Haçlı orduları, bilmem kaçıncı seferlerinde Anadolu ve havalisini yıkıp yağmalamakta, önüne çıkanları da bi güzel doğramaktadır.. Asıl harekete geçiricinin, ağız sulandırıcı ganimetler olduğunu biz gayet iyi bilmekteyiz; lakin, resmi açıklamalara uygun söyleyecek olursak: Önce kilisenin, sonra Tanrı’nın rızası için girişilen bu katliamların sonuncusunda iki kahramanımız, düşman ordusu olarak görüp de öldürdüklerinin, kadın ve çocuklardan oluştuğunu anlayınca, ‘sayıyla’ kendilerine gelirler..

Hassas bünyeleri olanlara dayanamayan muhteşem ikili, ordudan ayrılmış, ‘yok orası senin yok burası benim’ deyu gezip tozmaktadırlar.. Veba belasının kol gezdiği topraklardaki bir memlekette, bütün bu lanetin müsebbibi bir cadı olarak suçlanıp da zindana kapatılan bir kızın varlığı, hem kahramanlarımızı bu serserilikten kurtaracak, hem de hikayeyi -biraz olsun- renklendirecektir.. Korkusuz şövalyelerin yeni görevi, bu cadıyı sağ salim olarak, çok uzaklardaki bir manastıra götürmektir.. Zira, cadı lanetini ya da vebayı ortadan kaldırmanın tek çaresi, o manastırdaki keşişlerin -kitaba uygun olarak- yapacakları ayinlerle mümkündür..

Atlattıkları bir çok badireler sonrasında menzile varmayı başaran (sıkıysa bi de başaramasalardı!) ekibi bekleyen sürprizi ise ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim..

Öncelikle, filmin yiğit kahramanlarının ve hikayenin selameti açısından önemli bazı iyi ya da kötü karakterlerin burunlarının dahi kanamaması için gerekli dikkati gösteren; son âna kadar kötü gelişen olayların, o anda iyiye dönmesi gibisinden klişeleri ise sektirmeden uygulayan yönetmen Dominic Sena‘yı, izninizle -şöyle bi güzel- kutlamak istiyorum.. Zira gördüm ki ‘adamım’ Nicolas Cage‘i baya bi eğlendirmeyi başarmış görünüyor..

Bırakın türüne önemli bir fark getirmesini, her açıdan saçmalayan, sıkıcılıkta da sınır tanımayan; haçlı seferli, şövalyeli ve cadılı ve dahi şeytan çıkarmalı bu fantastik serüveni haftanın en ‘lüzumsuz’ filmi ilan etmekte hiç bir mahzur görmüyorum..

[ Numan Serteli ]

Kağıt

Yönetmen: Sinan Çetin

Senaryo: Sinan Çetin

Oyuncular: Ayşen Gruda, Ahmet Mekin, Zeynep Beşerler, Uğur Bilgin, Öner Erkan, Asuman Dabak

Yapım: 2010, Türkiye, 84 dk.

Ülkemin güzel insanlarının politik bilinç seviyelerinde zirve yaşadığı, 1970’li yıllardayız.. Genç yönetmen Emrah (Öner Erkan), emekli gümrük muhafaza müdürü olan babası Mehdi Bey (Ahmet Mekin)’in, kendisi hakkında kurduğu ‘eczacı oğul’ hayalinden epeyi uzakta bir solcu oğlandır..

İşçi sınıfının sorunlarına eğildiğini, çektiği bazı sahnelerden anladığımız ilk filmini tamamlayarak, halkının görüşüne sunmak, Emrah ve arkadaşlarının en büyük hayalidir.. Yalnız, bir filmi çekmeden önce, ilgili bakanlıktan izin alınması gerektiğini bilmeyen, fazlasıyla amatör bu gençlerin sinemacılık arzuları, -filmin bazı sahneleri basına da yansıdığından kelli- kursaklarında kalacak gibidir..

Bakanlıktaki işlerinin yürümesi için, öncelikle, memure Müzeyyen Hanım (Asuman Dabak)’ın imzası gerekmektedir.. İzin alınmadan çekimine başlanmış, üstelik bir de işçi sınıfından, devrimden falan bahseden bir filme izin vermek, bürokrasinin yılmaz neferi görünümündeki Müzeyyen’in kitabında yazmamaktadır ki sayın seyirciler..

Emrah’ın annesi Şahane Hanım (Ayşen Gruda) da dahil, izin için Ankara’ya yapılan sayısız seferlerden hep eli boş dönülmüş; sonunda film, ailenin kendi imkanlarıyla ve evleri ipotek edilerek bitirilmişse de gösterime sokulamadığından, yapımcılardan para alınamamıştır.. Üstüne üstlük siyasi suçlu damgası da yiyen ve sonuçta hem kendisi, hem de ailesi resmen darmaduman olan Emrah’ın yapabileceği pek bi şey kalmamış gibidir..

Sinan Çetin‘in yönettiği ilk film olan Bir Günün Hikayesi (1980)’nin çekim serüveninden esinlenerek yapıldığı açıklanan Kağıt, yönetmenin, filmlerinde sık sık önümüze çıkan, devlet bürokrasisi takıntısına ya da düşmanlığına bir açıklama niteliğinde.. Çetin‘in bu düşmanlığında ne kadar samimi olduğu konusuna şimdilik girmek istemiyorum; lakin, bu ‘görevini’ yaparken, klasik ‘Sinan Çetin yüzeyselliği’ bu filmde de yine kendini gösteriyor.. Karakterlerin, hem oyunculuk, hem de görüntüleri açısından stilize edilmiş, karikatürleştirilmiş hallerinden amaçlanan şey, derinliği olmayan bu düşünceleri, yenir yutulur kılmak olsa gerek..

Filmin, ‘normal’ bir vatandaşın karşı çıkmayacağı, hatta tüm kalbiyle de destek vereceği ‘çok doğru’ sözleri yinelemesi, onun epeyi gecikmiş, hatta ‘demode’ bir yapım olduğu gerçeğini de değiştirmiyor.. Öte yandan Kağıt‘ı, titizlikle işlenmiş görüntü ve üslup çalışmasıyla, Türk Sineması’nın değilse de Sinan Çetin‘in iyi filmlerinden biri olarak göstermek de mümkün bence..

[ Numan Serteli ]

Megazeka 3D
Megamind 3D

Yönetmen: Tom McGrath

Senaryo: Alan J. Schoolcraft, Brent Simons

Orijinal seslendirme: Will Ferrell, Brad Pitt, Jonah Hill, Tina Fey, Ben Stiller

Yapım: 2010, ABD, 96 dk.

Gezegenleri bir kara delik tarafından yutulmadan önce anne ve babası tarafından roketle Dünya’ya gönderilen Megazeka, bu yolculuğunda yalnız değildir. Komşu gezegenden de bir bebek aynı rotayı takip etmektedir. Superman’den bildiğimiz üzere, uzaylı bir bebeğin kaderi roketinin düştüğü yere bağlıdır. Komşu gezegenin gürbüz bebesi zengin bir konağa düşerken bizim koca kafalı mavi Megazeka’mız bir hapishaneye düşer maalesef. Kendisini yetiştiren mahkumlardan edindiği davranış tarzının yanında sosyal iletişimde de sakar olun Megazeka, kötülüğün kitabını yazmaya karar verir. Bu yolda tam da dişine göre bir rakibi vardır zaten. Komşu gezegenden gelen o gürbüz bebek de iyiliğin timsali Metroman olmuştur.

Megazeka’nın her şeytani planı Metroman tarafından bozguna uğratılır, ama önemli değildir, çünkü Megazeka için yaşamın anlamı bu mücadeledir. Ancak hiç ummadığı halde Metroman’i yok etmeyi başarınca boşluğa düşer. Mücadele edeceği bir kahraman olmadıktan sonra kötülük yapmanın ne anlamı olabilir ki? Bu yüzden Metroman’in DNA’sından bir formülle sıradan bir kameramanı süper güçlü Titan’a dönüştürür. Titan’ı gerçek bir kahraman gibi yetiştiren Megazeka, dişine göre bir rakibe kavuşur yine. Ama Megazeka varlığını unuttuğu kalbini bir kadına kaptırırken, Titan’ın aslında başka niyetleri olduğununu fark edemez.

Filmin dayanağını oluşturan fikir esas olarak bir çizgi roman dizisine dayanıyor. Superman: Red Son adlı bu dizide Superman’i taşıyan roket ABD’ye değil de Sovyet Rusya’ya düşer. Bu nedenle komünist bir birey olarak yetişen Superman, Stalin’in ölümünün ardından bütün dünyaya düzen getirmek için komünist diktatörlüğünü  ilan eder.

Tom McGrath‘in yönettiği animasyon, çizgi roman temelli bu fikri biçimlendirirken süper kahraman dünyasının oldukça lezzetli bir parodisini sunuyor bizlere. Zeki göndermelerle dolu hikayenin en büyük artısı ise sadece sesini değil ruhunu da katan Will Ferrell. Son dönemde art arda süper kahraman uyarlamaları seyrettiğimiz için sadece çizgi roman severlere hitap eden bir film değil Megazeka. Koltuklarına kıvrılıp fantastik ve komik bir maceraya kendini kaptırmaya hevesli herkesin beğeneceği bir animasyon.

[ Deniz Akhan ]

Tehlikeli Aşk
Kites

Yönetmen: Anurag Basu

Senaryo: Anurag Basu, Robin Bhatt

Oyuncular: Hrithik Roshan, Bárbara Mori, Steven Michael Quezada, Luce Rains, Kabir Bedi, Kangana Ranaut, Nicholas Brown, Anand Tiwari, Jamie Haqqani, Yuri Suri

Yapım: 2010, Hindistan, 90 dk.

Geçtiğimiz aylarda sinema sektöründe önemli bir haber gazetelere düştü. Dünyanın iki büyük sinema endüstrisi olan Hollywood ile Bollywood, filmlerin ortak prodüksiyonu ve dağıtımını öngören bir anlaşma imzaladı. Tehlikeli Aşk bu anlaşmanın meyvelerinden biri. Çünkü uluslararası dağıtım için Rush Hour serisi ve X-Men: The Last Stand filmiyle bildiğimiz Brett Ratner tarafından yeniden kurgulanmış.

Bilindik bir Hint melodramı olmasına rağmen bu sayede oldukça modern ve Amerikanvari bir yapısı var filmin. Hint versiyonunda yer alan bütün şarkılı/danslı sahneler, uluslararası versiyonda atılmış. Bollywood’un alameti farikaları eksilince,  üstüne üstlük hikaye Amerika’da geçince post-modern bir garabet çıkmış ortaya.

Bütün o Hollywood aksiyonuna rağmen bilindik bir Hint melodramı Tehlikeli Aşk. Böylesi bir sulu ve çiğ romantizme neden ihtiyaç duyalım, buna aklım ermiyor işte. Ama sizi uyarmanın gönül rahatlığıyla avunabilirim sanırım.

[ Deniz Akhan ]

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin