Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (25 Mayıs 2012)

Yaza dolu dizgin giriyor dağıtımcılarımız; yedi filmden mürekkep bir vizyon haftasıyla daha karşı karşıyayız! Üstelik Angelina Jolie’nin ilk sinema filmi yönetmenliği denemesi olan Kan ve Aşk ve Wes Anderson’un son mucizesi Moonrise Kingdom gibi iki önemli yapıt da vizyonun rengini daha bir arttırıyor. Haftanın bir diğer ağır abilerinden Siyah Giyen Adamlar 3, serinin takipçilerini mutlu edecek kalibrede gibi. 48. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü kazanan Canavarlar Sofrası, evet yerli film; fakat bu demir leblebi sıradan yerli film takipçilerinin dişine göre olmayabilir, aman dikkat! Dört kopyayla seyircisine ulaşmaya çalışacak olan, Matthew Lewis’in başat eserlerinden The Monk’un uyarlaması Şeytanın Yüzü, gothicseverlerin dikkat etmesi gereken bir film. Haftanın çerezleriyse Sevimli Kedi İş Başında ve Edepsiz Kız. Herkese iyi seyirler…

Kan ve Aşk (In The Land of Blood and Honey)

[xrr rating=4/5]

Yönetmen: Angelina Jolie

Senaryo: Angelina Jolie

Oyuncular: Zana Marjanovic, Goran Kostic, Rade Serbedzija

Yapım: 2011 / ABD / 127 dk.

1992-1995 yılları arasında yaşanan Bosna Savaşı, yaklaşık 100 bin kişinin hayatına mal olmuş, iki milyona yakın insanın da göç etmesine sebep olmuştu. Angelina Jolie’nin ilk uzun metraj sinema filmi yönetmenliği olan Kan ve Aşk (In The Land of Blood and Honey), 1992 yılından başlayarak savaşla birlikte iç içe yaşanan, gelişen çetrefilli bir aşk hikâyesini anlatıyor esasen.

Sırp Danijel (Goran Kostic) ile Müslüman ressam Ajla (Zana Marjanovic), savaştan önce birbirlerine ilgi duymaya başlıyorlar. Tam da dansa çıktıkları akşam, savaşın ilk bombalarından biri onların bulunduğu binayı vuruyor. O hengâmeden sağ çıkmayı başarıyorlar, fakat savaşın başlamasıyla iki ayrı kampın mensubu oluveriyorlar birdenbire! Babası Başkomutan Nebojsa’nın (Rade Serbedzija) emrinde bir Sırp subayına dönüşen Nanijel, Ajla’ya sahip olabilmek için babasını dahi karşı durabilecek midir?

Sırplar Uluslar arası Kamuoyunda kendilerine haksızlık yapıldığı, filmin tek taraflı olduğu gerekçesiyle karalama kapmayası başlatmışlardı. Gelgelelim filmin öyle bir art niyeti yok! Her savaş filminde olduğu gibi Kan ve Aşk’ta da belli bir ölçekte sertlik, şiddet mevcut. Söz konusu şiddet, bir tarafı eleştirmekten çok, militarizme karşı eleştiri için yerleştirilmiş filme bana kalırsa. Tabii, bu Sırpların hiç eleştirilmeyeceği anlamına gelmiyor. Başta Srebrenitsa katliamı olmak üzere, birçok savaş suçunun faili sonuçta, o zamanki Sırp Cumhuriyeti Ordusu…

Kan ve Aşk, daha girizgâhta geçilen bilgilerle bir arada yaşam ve çok kültürlülüğe dair barışçıl bir deneme olduğunun altını çiziyor. Filmin bir yerinde Ajla, dedesinin eski bir Partizan olduğundan, kendisine Sırplar, Hırvatlar ve Müslümanlar arasında bir fark olmadığının öğretildiğini söylüyor Miloseviç’i imleyen Başkomutan Nebojsa karakterine. Film, Emir Kusturica’nın Yeraltı’sı (Underground) gibi ‘Büyük Yugoslavya’ hasretiyle yanıp tutuşmasa da, onun özlemini dile getirmeden edememiş.

Goran Kostic çok ama çok iyi! Zana Marjanovic’in karakterinin zayıflığından da kaynaklanan bir akor tutmazlığı var; arada sendelese de, o da karakterinin hakkını gayet iyi veriyor. Gelelim Rade Serbedzija’ya; Kapışma’nın (Snatch.) ‘Bıçak Boris’i, Başkomutan Nebojsa’da kısa, fakat eşine zor rastlanır türden bir komutan kompozisyonu çizmiş!

Kan ve Aşk’ı ‘bir savaş filmi’ olarak görmek yanlış aslında. Savaş zamanında geçen bir aşk hikâyesi ilerliyor çünkü filmin omurgasında. Dramatizasyonunda yer yer boşluklar olsa da, akıcılığıyla bir nebze olsun affettiriyor bu handikabını film. Yukarıda da belirttiğim üzere Kan ve Aşk, bence objektif bir film, hiçbir tarafı tuttuğu yok, aşktan başka! Bunun yanında uyandırdığı ‘savaşa karşıtı’ duygulanım da cabası…

Ercan Dalkılıç

***

Moonrise Kingdom

[xrr rating=4/5]

Yönetmen: Wes Anderson

Senaryo: Wes Anderson, Roman Coppola

Oyuncular: Jared Gilman, Kara Hayward, Bruce Willis

2012 / ABD / 94 dk.

 Wes Anderson, kendisine has mizahı ve ele aldığı konularla imzasını filmlerinde hemen hissettiren yönetmenlerden. Son filmi Moonrise Kingdom da yine kendisine has üslubunu konuşturan yönetmen sevenlerini üzmeyecek gibi.

1965 yılında Penzance Adası’nda Suzy Bishop (Kara Hayward) ailesiyle birlikte yaşarken Sam Shakusky (Jared Gilman) 55. İzci birliğine bağlıdır. Başlangıçta aynı bölgede yaşamaları dışında iki çocuk arasında hiçbir bağlantı yok gibidir. İzcibaşı Randy (Edward Norton) bir sabah izcileriyle birlikteyken Sam’in kaçtığını öğrenir. Durumu Şerif Sharp’a (Bruce Willis) haber verir.

İzciler ve şerif Sam’i ararken Sam, Suzy ile buluşur ve yanına onu da alarak kaçmaya devam eder. Sharp ve Randy Sam’in ailesini arayarak durumu bildirmek istediklerinde Sam hakkında bazı gerçekleri öğrenirler. Bu esnada adaya kuvvetli bir fırtına yaklaşmaktadır.

Moonrise Kingdom, Henry Purcell’in bir bestesi üzerine İngiliz besteci Britten’in tüm orkestra çalgılarının sırayla çalınışını anlattığı “Gençler için Orkestra Rehberi” plağıyla açılıyor. Bundan sonra da bütün film boyunca çalgılar misali aile ve toplum üyelerinin hayatlarını görüyoruz. Suzy ailesinin yanında mutlu olmazken, Sam izci grubuyla iyi geçinemiyor. Bu yalnız iki çocuk mutluluğu birbirlerinde bulurlarken, büyüklerin dünyası onların bu yakınlaşmasına, kaçmalarının da etkisiyle, pek iyi gözle bakmıyor.

Anderson büyüklerin kurduğu dünyaya bireysel olarak başkaldıran ve kendi dünyalarını kurmak isteyen iki çocuk ile diğer filmlerinde de yerverdiği çocukluğu temasını başrole taşıyor. Bu arada Anderson filmlerinin olmazsa olmazı Bill Murray, Suzy’nin babası Walt Bishop rolünde karşımıza çıkıyor. Filmin oyuncu kadrosunda Murray dışında Edward Norton, Bruce Willis, Frances McDormand, Tilda Swinton, Harvey Keitel gibi ünlü oyuncular da mevcut. Ancak bütün bu yıldızlar Sam ile Suzy’e yardım eden roldeler.

Cannes Film Festivali’nin açılış filmi olan Moonrise Kingdom’ın önceki Anderson filmlerinden ayrılan noktasıysa yönetmenin bu sefer kendileri olmak isteyen iki çocuk üzerine yoğunlaşması. Diğer filmlere nazaran alt hikayeler bu sefer daha az.

Film boyunca Sam ve Suzy’i izlerken arada büyüklerin dünyasındaki kalp kırıklıklarını, kendini ispat etme çabalarını, bir şekilde toplumla iyi geçinme dertlerini kısaca görünüyor ancak yan karakterlerin dünyasına derinlemesine bakılmıyor.

Britten’in “Gençler için Orkestra Rehberi” ile başlayan film yine aynı şekilde biterken aile denilen orkestrayı oluşturan fertlerin tek başlarına iyi ses çıkarsalar da orkestra olmak için bazen özveride bulunmaları gerektiğini görüyoruz.

Ali Abaday

***

Siyah Giyen Adamlar 3 (Men in Black III)

[xrr rating=2.5/5]

Yönetmen: Barry Sonnenfeld

Senaryo: Etan Cohen, Lowell Cunningham, David Koepp

Oyuncular: Will Smith, Tommy Lee Jones, Josh Brolin

Yapım: 2012 / ABD / 103 dk.

Malum, Siyah Giyen Adamlar dünya dışından gelen yaratıkları takip eden federal bir birim. ‘İyi huylu uzaylılar’a oturum izni verip onları kontrol altında tutarken, kötü emelleri olanlarla amansızca mücadele ediyor. MIB‘nin birinci sınıf ajanları K ile J, usta-çırak ilişkisi içinde uzaylıları bertaraf ediyor. Serinin üçüncü filmi, kötü emelli uzaylı yaratıklardan Bogloditlerin son üyesi ‘Hayvan Boris’in Ay’daki hapishaneden kaçmasıyla başlıyor. Boris’in amacı, 1969 yılında kendisini tutuklayıp hapse atan Ajan K’yı öldürmektir. Ajan K ile J arasında ise başka bir mesele vardır. Ajan J, K’nın neden bu kadar soğuk, somurtkan ve suskun olduğunu merak etse de cevap bellidir: “Cevabını bilmek istemediğin soruları sorma!” Ajan K’nın hayatı ve gezegenin kaderi risk altındayken, Ajan J’nin zamanda geriye gidip olayları düzeltmesi gerekir. Ajan J’nin esas derdi, Ajan K’nın ona asla anlatmadığı sırları öğrenmektir. Bu sırlar, Ajan J’nin ortağını, çalıştığı kurumu ve insanlığın geleceğini kurtarmak üzere geçmişe gidip genç Ajan K ile birlikte çalışmaya başlamasıyla birer birer ortaya çıkar.

Siyah Giyen Adamlar‘ın üçüncü filmi, yeni bir düşman ve yan karakterlerle yola düşse de, ağırlık noktasında Ajan K’nın geçmişine yaptığı duygusal ve nostaljik yolculuk var. Hayvan Boris, aksiyon serilerinin vazgeçilmez teması, kişisel hesaplaşma motivasyonu ile hikâyeye dâhil oluyor. 1969’da kolunu koparan ve kendini hapse atan Ajan K’yı öldürmek için geçmişe gider. Bu arada, Ajan Z vefat etmiş; Ajan O, teşkilatın başına geçmiştir. Seriyi, usta-çaylak dedektif/ajan/polis hikâyesi ile uzaylı/yaratık filmlerinin başarılı kombinasyonunda buluşturan zıtlıklar komedisi, bu bölümde çok üst seviyede değil. Bu yönüyle 2002’deki ikinci filmin ilerisinde olsa da, birincisinin birazcık gerisine düşüyor. Fakat burada, 1960’lara yapılan yolculuk vesilesiyle öyküyü kaplayan nostaljik hava, espri patlamasını da beraberinde getiriyor. Özellikle Mick Jagger üzerine yapılan bir espri var ki, serinin en iyisi olmaya aday. Andy Warhol‘un ünlü mekanı ‘Factory‘de geçen bölüm ise filmin en çok akılda kalan kısmı. Fakat, yükseklik korkusu olanlar için ‘en heyecanlı bölüm’, Ajan J’nın New York’un sembollerinden Chrysler Binası’nın meşhur kartal başları üzerinden yaptığı ‘zaman atlayışı’ olacaktır.

Oyunculuklarda, Tommy Lee Jones bildik poker suratı, Will Smith de her zamanki ‘zıpırlığıyla’ göz önünde olsa da filmin asıl yıldızı, Ajan K’nın gençliğindeki performansıyla Josh Brolin oluyor. Değeri yeterince bilinmeyen Brolin, sanki Jones‘un gençliğini oynamıyor da, Tommy Lee Jones onun yaşlılığını canlandırıyor. Griffin rolünde Michael Stuhlbarg da kısa ama parlak bir oyunculuk sergiliyor. Emma Thompson ile Jemaine Clement ise senaryonun izin verdiği ölçüde üzerine düşeni yapıyor.

Sonuç? Serinin ikinci filminden iyi olan Siyah Giyen Adamlar 3, ilkinden geride kalıyor. Karakterlerin geçmişine yapılan sondaj, hikâyenin açılımına katkı sağlasa da, MIB tarzının aşırı, uçuk, zıt, uyumsuz komedisine fazla gelen bir duygusallığa da sebep oluyor. Öte yandan, gayet sıkı birkaç espirinin de yer aldığı eğlenceli ve komik öykü, inandırıcılığından, sürükleyiciliğinden bir şey kaybetmiyor.

 Ali Koca

***

Canavarlar Sofrası

[xrr rating=4/5]

Yönetmen: Ramin Matin

Senaryo: Kamdine Khosrowkhavar

Oyuncular: Gizem Erem, İbrahim Selim

Yapım: 2011 / Türkiye / 85 dk.

 

Bu seneki Ankara Film Festivali’nde gördüğüm Canavarlar Sofrası, ilk distopik Türkiye filmi olma gayretinde oldukça ayrıksı bir denemeydi. İranlı bir baba ve Türkiyeli bir annenin oğlu olan Ramin Matin’in ilk uzun metrajı olan film, totaliter bir rejimin egemenliğindeki isimsiz bir ülkede geçiyor; düşünce ve konuşma özgürlüğünün yok edildiği bu ülkede, tüketim kültürüyle sarmalanmış, ahlaki bakımdan çürümüş ‘burjuva öyküntüsü’ toplumun eleştirisine soyunuyordu bir nevi.

Gelecekteyiz, maden suyunun dahi yasaklandığı bir devirde, şekerin çok ama çok kıymetli olduğu bir ‘yoklar çağı’nda. J. ve M. akşam yemeğinde Avrupa’dan yeni dönmüş, uzun zamandır görmedikleri K. ve D.’yi ağırlarlar. Yemek sırasında dışarıda polisler birini -galiba bir komşuyu, öldürür kimse aldırmaz, çiftler birbirlerinin eşine sarkar kimse ses çıkarmaz, kısacası sistem bütün değerleri altüst etmiştir.

Bir tek mekân anlatısı olan Canavarlar Sofrası, kabaca tiyatral bir distopya filmi olarak değerlendirilse de, referansları vampir türüne değin uzanıyor aslında. Filmin İngilizce olarak çekilmesinin ve karakterlerin isimsiz oluşunun nedeniyse, karakterlerinin herhangi bir ülkenin, ırkın, dinin mensupları olabileceği iması.

Kamdine Khosrowkhavar’ın senaryosunu kaleme aldığı Canavarlar Sofrası, 1984 ve Fahrenheit 451’in ardılı bir distopya olarak nitelenebilecek, yaşadığımız çöküş çağının alegorisine soyunan çok cesur bir film. Eksiklikleri yok mu, var fakat bu ufak tefek kusurlar onun öneminden pek bir şey eksiltmiyor.

Ercan Dalkılıç

VİZYONA GİREN DİĞER FİLMLER:

Edepsiz Kız (Dirty Girl)

Yönetmen: Abe Sylvia

Senaryo: Abe Sylvia

Oyuncular: Juno Temple, Jeremy Dozier, Milla Jovovich

Yapım: 2010 / ABD / 90 dk.

 

 

***

Sevimli Kedi İş Başında (Don Gato y su pandilla)

Yönetmen: Alberto Mar

Senaryo: Kevin Seccia, Timothy McKeon

Oyuncular: Rául Anaya, Jorge Arvizu, Mario Castañeda

Yapım: 2011 / Meks-Arj-BK / 90 dk.

 

***

Şeytanın Yüzü (Le moine)

Yönetmen: Dominik Moll

Senaryo: Matthew Lewis, Dominik Moll, Anne-Louise Trividic

Oyuncular: Vincent Cassel, Déborah François, Joséphine Japy

Yapım: 2011 / İspanya-Fransa / 101 dk.

 

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin