Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (5 Ağustos 2011)

6 filmin vizyon gördüğü bu hafta Amerikan yapımları ağırlıklı. Akılalmaz (Unthinkable) aksiyonseverlere hitap ediyor. Gerilim sineması takipçileri ise daha şanslı; Anneler Günü (Mother’s Day) ve Ruhlar Kasabası (The Village of Shadows) seçenekleri arasında. İmkansızın Şarkısı (Norweigian Wood) romantik zaman geçirmek isteyenler için birebirken; çocuklarla gidilebilecek bir aile filmi olarak Şirinler (The Smurfs) göze çarpıyor. Bu haftanın en ayrıksı, en nitelikli filmi bize kalırsa  Maymunlar Cehennemi: Başlangıç (Rise of the Planet of the Apes). Herkese iyi seyirler…

Akılalmaz
Unthinkable

[xrr rating=3/5]
Yönetmen: Gregor JordanSenaryo: Peter Woodward

Oyuncular: Samuel L. Jackson, Michael Sheen, Carrie-Anne Moss, Stephen Root

Yapım: 2010, ABD, 97 dk.

Filmin hemen başında, Müslümanlığı seçerek Yusuf adını almış Steven Arthur Younger (Michael Sheen)’ı bir video kaydı yaparken görürüz.. Bir zamanlar A.B.D. Ordusu’nda patlayıcı uzmanı olarak da görev yapmış Yusuf, hazırladığı videoda, ABD’nin üç ayrı eyaletine, üç adet patlamaya hazır atom bombası düzeneği yerleştirdiğini ve daha sonra açıklayacağı istekleri yerine getirilmezse de zaman ayarlı bombaların patlayarak milyonlarca insanın ölümüne neden olacağını açıklar..

İlk aşamada FBI ajanı Helen Brody (Carrie-Anne Moss) ve ekibi bu olayın üzerine gidecekken, işe önce, uzun adı Henry Herald Humphries olan ama kendisine kısaca H denilen tuhaf bir adam, sonra da A.B.D. Ordusu karışacaktır..

H (Samuel L. Jackson), derin devletin bir numaralı işkencecisi olarak, kimseye pek nasip olmayacak bir dokunulmazlığın sahibidir.. O, işi sırasında ve sonrasında kimseyi takmayan, özellikle konuşturulması gereken teröristler üzerinde ‘bol kanlı’ ihtisasıyla ünlenmiş olup, aynı zamanda, iki çocuklu ve sevgili karısıyla gayet mutlu bir aile babasıdır..

Bu arada terörist Yusuf, endamını bir AVM’nin kameralarına özellikle göstererek kendini yakalatır..

Ajan Helen’in bütün itirazlarına karşın, orduyu ve hükumeti arkasına almış işkenceci H, Yusuf üzerindeki gayet ‘fenni’ çalışmalarına hemen başlar.. Muhtelif yerlere, muhtelif voltajlarda elektrik vermekten, parmak uçlarından ufak ufak götürmeye, diş etlerini matkapla oymaya kadar, cümle klâsik işkence türlerine kendi yorumunu katan H, ummadığı sertlikte bir kayaya çarptığını anlamakta gecikmez..

Sonradan Müslüman olmanın da gazıyla radikalleşip, ser verip sır vermeyen ve her türlü acıya katlanabilen bir yiğit oğlan kıvamını bulmuş Yusuf’u isteği dışında konuşturmak pek mümkün değildir..

Bir FBI ajanına hiç ‘yakışmayan’ yufka yüreği ve hukuktan yana demokrat kişiliğiyle temayüz eden Helen’in, bu sadist işkenceciyle mecburen sorgulamaya katılması, Yusuf üzerinde âdeta bir ‘iyi polis-kötü polis’ etkisi yaratır da, bombaların yerini öğrenmek mümkün olabilir diye düşünüyorum.. Yine de bu Yusuf, bana kolay kolay konuşmaz, konuşursa da pek bir işe yaramaz gibi geliyor ama, du bakalım!

Gregor Jordan’ın belli bir ustalıkla yönettiği film -ilk bakışta- islamofobiyi körükleyen ya da bu sosyal korkudan ekmek yemeye çalışan bir yapım gibi algılanıyorsa da filmin ilerlemesiyle zihinde oluşan anlam, hiç de bu kadar basit değil..

Hikayesini aktarırken -H’in işkencelerinin de etkisiyle- milyonlarca masum sivilin ölmesine yol açacak teröristin eylemini bir süreliğine haklı görmemize ya da göz ardı etmemize neden olan film, finale doğru, ‘haklı-haksız-mâsum’ anlamında ne bir kişiyi, ne de bir kurumu ortada bırakıyor..

Özgürlük ve demokrasi yalanıyla, kendine tehdit bile oluşturmayan ülkeleri işgal ederek, yığınla insanın ölümüne neden olan ABD mi; bunu protesto etmek üzere bomba patlatarak milyonlarca mâsumun kanına giren terörist mi; yoksa, işkenceye karşı olduğu halde -duruma göre- başını kuma gömerek kendini pis işlere bulaşmamış sayan FBI, ordu veya hükumet yetkilisi mi mâsum?.

Âşikâr ki, insanı insan kılan değerler -misal- filmdeki gibi katliamla, hukuksuzlukla ya da işkenceyle yok edilip silindiğinde, artık ortada ne insan kalmıştır, ne de insanlık.. Geriye kalan, hiçbir niteliğin artık seçilemediği, kopkoyu karanlığın habire körüklediği bir karamsarlıktan ibarettir..

Aslında, ‘patlamaya ayarlı bomba düzeneği’ gibi, hep kullanılagelmiş basit bir gerilim unsuruna bel bağlayan konusu itibarıyla sıradan bir film potansiyeli taşıyan Akılalmaz‘ın, vasatın üzerine çıkabilmesini de işte bu -farkındalık yaratan- gerçekçi özelliği sağlıyor..

Bu arada, Michael Sheen’in ‘parlak’ oyunculuğunun, övgüyü hak ettiğini de ayrıca ekleyeyim..

 [ Numan Serteli ]

Anneler Günü
Mother’s Day
Yönetmen: Darren Lynn BousmanSenaryo: Scott Milam (Charles Kaufman ve Warren Leight’in özgün senaryosundan uyarlama)

Oyuncular: Rebecca De Mornay, Jaime King, Patrick John Flueger, Warren Kole

Yapım: 2010, ABD, 112 dk.

Testere 2, 3 ve 4‘ün yönetmenliğini yapan Darren Lynn Bousman‘ın yeni korku denemesi olan Anneler Günü (Mother’s Day), kafayı sıyırmış bir anne ve soygunculukla geçimlerini sağlayan çocuklarının, ev sahiplerini bir parti esnasında rehin almasını ve daha sonrasında yaşananları anlatıyor. 80’lerin korku filmleri ambiyansına sahip olan filmin başrolünde de Risky Business ve And God Created Woman‘dan tanıdığımız kült kadın oyuncu Rebecca De Mornay bulunuyor. Son dönem dar alanda gerilim yaratmaya çalışan filmlerin izinden yürüyen film, gerilimseverler için iyi bir seçenek sayılabilir.

İmkansızın Şarkısı
Noruwei No Mori / Norweigan Wood

[xrr rating=3/5]
Yönetmen: Tran Anh HungSenaryo: Tran Anh Hung (Haruki Murakami’nin romanından uyarlama)

Oyuncular: Kenichi Matsuyama, Rinko Kikuchi, Kiko Mizuhara

Yapım: 2010, Japonya, 133 dk.

Günümüzün en popüler Uzak Doğulu yazarı Haruki Murakami’nin aynı adlı çoksatar eserinden uyarlanan İmkansızın Şarkısı (Noruwei no mori*); Benim Hırçın Sevgilim’in (Yeopgijeogin geunyeo, 2001) başını çektiği, son yıllarda çokça örneğini izlediğimiz Güney Kore menşeli ilişki dramalarının ardılı diyebileceğimiz bir Japon denemesi. Film, 68 hareketlerinin hemen öncesinde Tokyo’ya üniversite okumaya giden Toru Watanabe’nin (Ken’ichi Matsuyama) merkezinde olduğu bir ilişkiler ağını çözümlemeye girişiyor kendince. Bu yönüyle film, Daha Yaklaş’tan (Closer, 2004) tutun da Barselona, Barselona’ya (Vicky Cristina Barcelona, 2008) kadar uzanan bir dizi filmle akrabalık kurmuş bana kalırsa.

Watanabe, okula başlar başlamaz intihar eden çocukluk arkadaşının sevgilisi Naoko (Rinko Kikuchi) ile karşılaşıyor. Naoko, ağır depresyonda; önce kardeşi daha sonra da sevgilisi intihar etmiş. Tutunabilecek bir dal olarak mı görüyor Watanabe’yi, seviyor mu gerçekten pek anlayamıyoruz. Zaten filmin teması da bu hemen hemen: ‘ilişkilerin tanımlanamazlığı’ üzerinden yürüyor yönetmen/senarist Anh Hung Tran’ın metni. Yeri gelmişken anımsatalım Anh Hung Tran, ilk sinema filmi Yeşil Papaya’nın Kokusu (Mùi du du xanh, 1992) ile Cannes’ta Altın Kamera ödülünü almış; 1995 yılındaysa Bisikletçi (Xich lo) ona Venedik’te FIPRESCI ödülüyle birlikte Altın Aslan kazandırmıştı.

Murakami’nin Zemberekkuşu’nun Güncesi ve Sahilde Kafka romanlarındaki ana karakterlere yakinen benzeyen Watanabe; Murakami’nin alter-egosu bir nevi. Watanabe’nin bir diğer özelliği ise, Sensiz Olmaz’ın (High Fidelity, 2000) Rob Gordon’u gibi bir plak dükkânında çalışması. Hatırlayacağınız üzere Sensiz Olmaz da temelde ilişkiler retoriğiyle besleniyor, karakterimiz sonunda aşkı buluyordu. İmkansızın Şarkısı’ında da Watanabe, ilişkiler ağından sağ salim çıkıp, biraz geç olsa da doğru kişiye ulaşıyor finalde…

Filmde Murakami’nin dokuma tekniğinden pek iz yok; lakin yönetmen Anh Hung Tran karakter oluşumlarında romana birebir riayet etmeye çalışmış. Buna rağmen, Mukarami karakterlerinin cinselliğe yaklaşımları çok farklı: şöyle ki, Naoko bir anda Watanabe’nin cinsel organına dokunmak isteyebiliyor mesela. Kitapta yerleşik olan, metinin akışı içinde yerleşikleştirilmiş, organikleştirilmiş olan bu ve bu gibi eylemler, maalesef filmde biraz havada kalmış, oturmamış tam olarak.

Son olarak filmin fazla ağdalı bir anlatım tercihinden kaynaklanan bir akış sorunu var sanki. Gayet konsantre, sözgelimi 90 dakikada anlatılabilecek olan hikaye, 2 saati aşkın bir süreye yayılmış niyeyse. İmkansızın Şarkısı, Uzak Doğu yapımı ilişki dramalarını sevenler için iyi bir seyir sayılabilir, yaptığı sarkmayı görmezden gelebilirseniz eğer…

*Noruwei no mori yani Norwegian Wood; 1965 tarihli The Beatles albümü Rubber Soul’un 1.yüzünün 2 no.lu parçasıdır…

[ Ercan Dalkılıç ]

Maymunlar Cehennemi: Başlangıç
Rise of the Planet of the Apes

[xrr rating=3.5/5]
Yönetmen: Rupert WyattSenaryo: Rick Jaffa, Amanda Silver (Pierre Boulle’un La planete des singes romanına dayanarak)

Oyuncular: James Franco, Freida Pinto, John Lithgow, Andy Serkis, Brian Cox

Yapım: 2011, ABD, 105 dk.

San Francisco’da bulunan bir ilaç araştırma geliştirme merkezinde çalışan genetik mühendisleri, tıp dünyasını derinden sarsacak önemli bir buluşun peşindedirler..

Ormandan yakalanan maymunlar, daha doğrusu şempanzeler üzerinde, hücreleri tahrip olmuş bir beynin, yeniden hücre üreterek kendisini onarması prensibine dayanan bir takım deneylerin yapıldığı birimin başında, genç ve yakışıklı mühendis Will Rodman (James Franco) bulunmaktadır..

Çalışmalar -fazlasıyla- olumlu sonuç verir.. Kendini yenileyen beyin, daha da ileri giderek kendini geliştirmeye başlamış ve sonuçta bir şempanzeden -neredeyse- insanlaşmış bir maymun oluşmuştur..

Ancak, kendisiyle deney yapılan hâmile bir şempanzenin -sırf annelik duygusuyla ve karnındaki bebeğe zarar verileceği korkusuyla- saldırganlaşarak yıkıcı olmasını yanlış anlayan yöneticiler, bilimsel çalışmaları sonlandırır..

Belki de insanoğlunun, Alzheimer hastalığını yenmesinde doğrudan işe yarayabilecek bu çalışmanın doğruluğuna inanan Will, üretilen ilacı, aynı hastalığın pençesinde her geçen gün ölüme biraz daha yaklaşan babası Charles Rodman (John Lithgow) üzerinde -gizlice- denemeye karar verir..

Uyutulan -çocuk mu kandırıyorsunuz?- öldürülen şempanzenin yavrusunu bakmak için evine götüren Will Rodman, rahmetli annesinde görülen gelişmelerin ona da aynen yansıdığını görecektir.. Caesar (Şempanzeleşmiş Andy Serkis) adını verdiği küçük şempanzenin, insanın becerebileceğinden de fazla ve hızlı bir gelişme sağladığına tanık olan, yakışıklı ama ‘yalnız’ kahramanımız, ona işaret dilini öğretecek; hatta onun sayesinde, eşine az rastlanır güzelliğe sahip bir veteriner olan Caroline (Freida Pinto) ile tanışıp, yalnızlığına da ‘şahane’ bir son verecektir..

Yalnız ‘bilimsel’ çalışmada ters giden bir şeyler olur ve babada önce iyileştirici etki yapan ilaç, daha sonra umulanın aksine bir etki yaratarak, yaşlı adamın durumunu hızla kötüleştirir..

Ortaya çıkan sonuç oldukça vahimdir.. İlacın etkisindeki maymunlar gelişerek insanlaşırken, aynı etkiye maruz insanlar ise kesin yok oluşa sürüklenmektedir..

İlk filmi 1968 yılında çekilen, Maymunlar Cehennemi (Planet of The Apes) serisinin, 1973 yılındaki filmle sona ermiş, beş filmlik bir bilimkurgu efsanesi olduğunu hatırlatalım ve hemen akabinde, sormadan da geçmeyelim: ‘Peki kardeşim, neden gezegen ya da planet değil de Cehennem?’

Demek ki, şimdilerde hemen her hafta ‘uydurulmuş’ bir film adıyla, kendilerini hayırla andığımız kişilerin vaziyeti gayet irsiymiş.. Ne diyelim, atalarına rahmet!

‘Maymunlar Cehennemi’ olayının başlangıcına ya da doğuşuna -bir kez daha- tanıklık ettiğimiz bu filmin, eskisine göre daha bilimsel ve daha inandırıcı bir alternatif sunduğu bir gerçek.. Öyle ki bu durum, eski seriyi daha derli toplu ve daha üst kalitede bir anlayışla yeniden yorumlamanın yolunu bile açabilir.. Gerçekten de bir şaheser olan 1968 yılındaki ilk filmin hiçbir şekilde yanına dahi yaklaşamayacak sıradanlıktaki serinin diğer filmleri hatırlandığında, aslında bu hiç de fena bir fikir değil..

Allah’ın işine karışarak haddini aşan bilim adamı hırsının nelere mâl olacağını ibretle göstermek başta olmak üzre -aynı zamanda- baş rolleri yakışıklı ve güzel insan kontenjanına ayırmak da dâhil, türünün bütün klişeleriyle -bi güzel- mücehhez kılınmış bu filmi -her şeye rağmen- büyük bir zevkle izledim..

Bunu sağlayan en önemli husus olarak filmin, hikâyesinin giderek artan gerilimini, hiç aksamayan bir tempoda ve sinemanın diğer gereklerini de yerine getirerek, kusursuzca perdeye yansıtabilmesinde görüyorum..

[ Numan Serteli ]

Ruhlar Kasabası
Le Village Des Ombres / The Village of Shadows
Yönetmen: Fouad BenhammouSenaryo: Lionel Olenga (Pascal Jaubert ve Fouad Benhammou’nun katkılarıyla)

Oyuncular: Christa Theret, Bárbara Goenaga

Yapım: 2010, Fransa, 103 dk.

Haftanın bir diğer gerilim filmi olan Ruhlar Kasabası (The Village of Shadows), oldukça klişe bir konuya sahip: bir grup arkadaş yağmurlu bir havada kaza yapar ve en yakın kasabaya sığınırlar. Kasaba 2.Dünya Savaşı’nda orada yaşananlar yüzünden lanetlenmiştir. Karakterlerimiz kendilerini bu bataktan kurtarabilecekler midir acaba?  Ruhlar Kasabası, son dönemde büyük çıkış yapan Fransız Gerilim Sineması’nın tipik bir örneği. Kan ile gerilimi çok iyi orantılayan bu sinema, Amerika’dan çıkan korku filmlerinden uzak duranlar, ama eski korku fimilerine benzeyen filmler izlemek isteyenleri kolayca avucuna alabiliyor.  Ruhlar Kasabası, bu kategoriye giren izleyicilere rahatlıkla tavsiye edilebilir.

Şirinler
The Smurfs
Yönetmen: Raja GosnellSenaryo: J. David Stem, David N. Weiss, Jay Scherick, David Ronn (Peyo’nun çizgi roman karakterlerine dayanarak)

Oyuncular: Hank Azaria, Neil Patrick Harris, Jayma Mays, Sofía Vergara

Yapım: 2011, ABD, 103 dk.

Ülkemizde ‘Şirinler’ adıyla uzun süre ekranlarda boy gösteren çizi dizi The Smurfs‘un çoktandır beyazperde için 3D formatında animasyonunun yapılacağı konuşuluyordu. Uzun zamandır merakla beklenen Şirinler (The Smurfs), Gargamel’den kaçarken büyülü geçitten geçerek kendilerini bir anda 2011 New York’unda bulan şirinlerin, Şirinler köyüne giden geçidi yeniden bulma mücadelesine odaklanıyor. Aynı zamanda peşlerinden New York’a gelen Gargamel ve Azman’dan kaçmak zorunda olan şirinler, modernizmle karşılaşıyorlar ve işler çığırından çıkıyor tabii. Daha çok 7-11 yaş aralığındakilere seslenen yapım, onlarla birlikte sinemaya teşrif edenleri de memnun edeceğe benziyor.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin