Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (7 Ocak 2011)

2010’un bitmesiyle beraber alışıldık ritüelleri tekrarlıyoruz. Mesela geçmiş yıl değerlendirmeleri, en iyi film listeleri okuyacaksınız bol bol. Ters Ninja olarak biz de bu teamüle ayak uydurduk ve hem kendimizin hem de diğer sinema yazarlarının listelerini size sunduk. Bunu yaparken Türkiye’de vizyona giren filmler kapsamından dışarı çıkmadık. Dolayısıyla özellikle yurtdışında yayımlanan listeler ile çok farklı sonuçlara ulaştık. Çünkü beğeni kazanmış pek çok 2010 yapımı film sinemalarımıza henüz uğramadı. 2011’de de aynı kaderi yaşamayacağımızı ümit ediyoruz.

5 No’lu Cezaevi

Yönetmen: Çayan Demirel

Yapım: 2010, Türkiye, 96 dk.

5 No’lu Cezaevi, kapatamadığımız bir hesabın yevmiyelerinden biri. Ekonomik, sosyal ve politik olarak bütün bir nesli ezip geçen 80 Darbesi’nin Diyarbekir Cezaevi’ndeki icraatlerini gündeme getirmek ve toplumsal hafızamızı acıtmak niyetinde. Dönemin tanıklarını konuşturarak insanlık denen kuyunun diplerine bir ip atıyor.

Diyarbekir’in kurbanları çoğunlukla Kürtler ve Kürt kimliği üzerine sistematik bir baskı uygulanıyor. Hapishane yönetiminin Kürtçeyi yasaklamasına, Kürtlerin varlığını inkarına bakarak günümüze dair bakış açımızda bir farkındalık yaratıyor. Ancak belgesel ideolojik bir söylem tutturmaktan imtina ediyor, evrensel vicdanı muhattap alarak olabildiğince çok insanı tarihsel bir yüzleşmeye çağırıyor.

Bu açıdan bakıldığında Çayan Demirel‘in üzerine düşeni layıkıyla yerine getirdiğini söylemek mümkün. Ama ben biraz kaçak güreştiğini öne sürüyorum. Bu belgesel sadece işkence kayıtları olmanın ötesine geçip egemen ideolojinin ve iktidarın Kürt meselesinde yürüttüğü siyaseti daha da somutlaştırabilir, günümüzde yaşananların sadece PKK’nın varlığına havale edilemeyeceğini, Cumhuriyet kadar eski yüklerin ağırlığıyla bugüne geldiğimizi dillendirebilirdi. Öte yandan oturduğum yerden bu satırları yazarken henüz makul bir tartışma ortamına kavuşamadığımız bir konuda gözü kara bir cesaretle hareket etmediği için Çayan Demirel‘i suçlamak hakkaniyete de pek sığmaz. Öncelikle emekleri için teşekkür etmek gerek.

Belgeselin yol açtığı siyasi fikirler iki zıt kutup arasında geniş bir yelpazeye dağılacaktır kuşkusuz. Ama hemen herkesin ve devletin resmi makamlarının kabul ettiği bu utancı önümüze koyan belgeselin 46’ncı Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde, 42’inci SİYAD Ödülleri’nde ve 21. Ankara Uluslararası Film Festivali’nde “en iyi belgesel film” ödülünü almışken sadece tek bir sinemada (Yeşilçam Emek) gösterime girmesinin sebebi nedir acaba?

Cevapların hiç hoş olmadığına eminim.

[ Deniz Akhan ]

Eyyvah Eyvah 2

Yönetmen: Hakan Algül

Senaryo: Ata Demirer

Oyuncular: Ata Demirer, Demet Akbağ, Özge Borak Şakrak, Salih Kalyon, Tanju Tuncel

Yapım: 2010, Türkiye

Yaklaşık bir yıl önce tanımış ve pek sevmiştik, Çanakkale’nin Geyikli Beldesi’nde mukim Hüseyin (Ata Demirer)’i.. Ana babadan mahrum bi şekilde, ninesi (Tanju Tuncel) ve dedesiyle (Salih Kalyon) yaşayan bu saf ve de iyi kalpli delikanlının iki büyük aşkı vardır: Biri klârneti, diğeri de sağlık ocağında görevli hemşire Müjgan (Özge Borak Şakrak).. Hayatını müzisyenlik yaparak kazanan klarinetçi Hüseyin, İstanbul’a yaptığı gayet renkli ve maceralı yolculuktan memleketine dönerken, yalnız değildir.. Bu yaşa kadar hiç tanımadığı ama artık bir araya geldikleri babası (Meray Ülgen), İstanbul’da tanıştıkları günden beri ona can dostluğu yapmış Firuzan (Demet Akbağ) ve hemşerisi terzi Ramiz (Bican Günalan) ile birlikte Geyikli’ye geri gelmiştir..

İlk filmin finalinde bıraktığımız bu geri dönüşün asıl maksadı, ‘gönlü temiz’ Hüseyin’imizin,-henüz kendisine açılamadığı- kız arkadaşı Müjgan’a kavuşabilmesidir.. Müjgan Abla’nın da büyük katkılarıyla hızlanan, fakat, kızın ‘sert mizaçlı’ babasının (Tarık Ünlüoğlu) ortaya çıkmasıyla da zorlaşan bu kavuşma çalışmaları, Eyyvah Eyvah 2‘nin hikayesinin ana mevzusudur..

Tıpkı baş kahramanı Hüseyin gibi ‘iyimser’ olarak gelişip sonuca giden ve onun gibi ‘naif ruhlu’ olmaya özellikle dikkat gösteren filmin senaryosu yine Ata Demirer‘e, yönetimi de Hakan Algül‘e ait.. Yarattığı tiplemelerle gerçek hayatta rahatlıkla karşılaşılabilir oluşu, senaryonun başarısıysa; bu senaryoyu en iyi şekilde filme dönüştürmek de yönetmenin ustalığı elbet.. Ancak, ilk filmde fazla bel bağlanmadığını gözlemlediğimiz ‘komedi filmi klişeleri’ne bu kez biraz aşırı abanıldığına tanık olurken; özellikle güldürme amacıyla eklenmiş gibi duran bazı ‘zorlama’ sahnelerin gıdıklamadan bile geçip gitmesi -ilk filmin bir hayranı olarak- biraz üzücü geldi bana..

Son tahlilde vardığım sonuç şu olabilir: Genel olarak, gelişimi pek de farklılık göstermeyen iki filmden birincisinin, konusunu ve özellikle kahramanlarını ilk kez tanıyor olmanın biz seyirci için epey sürprizli bir çekiciliği varken, ikinci filmde bu etki -ister istemez- eksilmiş bi şekilde önümüze gelmekte.. Yine de güldürmek ne demek, zaman zaman kahkahaya bile boğan Eyyvah Eyvah 2, kahramanlarını iğrençleştirip de acayipleştirmeden, diyalogları da asla küfre boğmadan komedi yapabilmenin -hiç kuşkusuz ki- iyi örneklerinden biri..

[ Numan Serteli ]

Güzel Bir Hayat Düşlerken
Cirkus Columbia

Yönetmen: Danis Tanovic

Senaryo: Danis Tanovic (Ivica Djikic’in romanından)

Oyuncular: Miki Manojlovic, Boris Ler, Mira Furlan, Jelena Stupljanin, Mario Knezovic, Milan Strljic

Yapım: 2010, Bosna-Hersek / Fransa / Almanya / Belçika, 113 dk.

2002 tarihli Tarafsız Bölge (No Man’s Land) ile Oscar dahil pek çok ödül alan ve uluslararası arenada kendine sağlam bir isim edinen Danis Tanovic, son filmi ile tekrar Yugoslavya’nın kırık parçalarında dolaştırıyor kamerasını.

Hersek’in güneyinde küçük bir köy, savaş henüz sona ermiş. Yıllar süren komünist rejimden sonra, yeni bir demokratik hükümet başa geçmiş. Yıllarca sürgünde kalan Divko Buntic, eski ailesi de dahil hesaplarını kapatıp intikamını almak üzere memleketine döner. Yanında yeni ve genç karısı, kara bir kedi, koca bir Mercedes ve tonla para vardır. Başta parayla her şey çözülür gibi görünse de sonrasında hayat ipleri eline alır. Savaş kapıya dayanır, hayatı alt üst olur derken Divko son bir atakla talihini yenmeye çalışır.

Hür Adam: Bediüzzaman Said Nursi

Yönetmen: Mehmet Tanrısever

Senaryo: Mehmet Tanrısever, Mehmet Uyar, Ahmet Çetin

Oyuncular: Mürşit Ağa Bağ

Yapım: 2010, Türkiye

Hür Adam filmi yalnızca sinema estetiği ve geleneği açısından değerlendirilemeyecek kadar sosyal bir önem taşıyor. Önce ona bir bakalım…

Saidi Nursi, Cumhuriyet tarihinde önemli yere sahip bir karakter. Onun yer aldığı epizot siyasi açıdan tartışılabilir, olumlu ya da olumsuz düşünceler eşliğinde yorumlanabilir. Sonuçta kutuplaşmış bir toplumda, bir tarafın sahiplendiği unsuru, diğer tarafın reddetmesi ne yazık ki sosyal doğanın bir sonucu.

Ama ben şahsım adıma herhangi bir kişinin ve onun görüşlerinin otorite tarafından yasakların, önyargıların ve söylencelerin ardına gizlenmesini reddediyorum. Bu benim aklıma ve özgürlüğüme hakarettir. Saidi Nursi ya da bir başka isim hakkında bilgi ve fikir sahibi olmamın önüne set çekilmesini kabul etmiyorum.

Saidi Nursi‘yi tanımak için ülkede liberal rüzgarların esmesini beklememeliydik. Saidi Nursi‘yi yasak ve yasaklı kılarak, bir kutbun onu idolleştirmesine sebebiyet vermek de ileri görüşsüz, zeka pırıltısından çok paranoya içeren bir devlet stratejisinden başka bir şey değildir kanımca.

Saidi Nursi‘nin hayat hikayesinin bir Beyaz Sinema örneği olarak karşımıza çıkması işte böyle bir sürecin sonucu. İster istemez taraflı bir bakış açısıyla beyazperdeye taşınması, tıpkı Veda‘da olduğu gibi filmde bir “propaganda” havasının hakim olmasına yol açıyor. Yıllarca sadece bir kesimin tanıdığı önemli bir tarihi figür, epik bir filmle karşımıza çıkıyor. Homojen bir kitlenin empati ve sempati kurmakta zorluk çekmeyeceği bir epik. Ama diğerleri için pek tanımadıkları tarihi bir figürün cilalanmış tasviri…

Prodüksiyon olarak ortalama bir Türk filminin çizgisine ulaşıp, kimi anlarında sinema duygusunu seyircisine hissettirebilecek güce ulaşsa da, Beyaz Sinema’nın, hatta Türk sinemasının en can sıkıcı zaafiyetine sahip Hür Adam: figürasyon. Her şey yolunda giderken önem verilmeyen o figüranlı sahneler filmi bir anda müsamere havasına sokabiliyor ve yönetmenler inatla bunu görmezden geliyorlar. Aslında yalnızca figüranların değil, yan rollerin yer aldığı sahneler de benzer hissiyatı yaratıyor üzerinizde. Tabi burda asıl sorun yönetmen koltuğunda oturan kisinin sinema estetiğine sahip bir sanatçıdan çok, yapımcı özellilkleriyle donatılmış bir müteşebbis olması. Yine de misyonunu yerine getiren ve sinemaya ihanet etmeyen nitelikte bir hikaye bütünlüğünden söz edilebilir filmde.

Ben seyrettiğime pişman olmadım kesinlikle. Film bazı sorular sormama yol açtı ve biraz daha araştırma yapmaya itti. Saidi Nursi hakkında bilmediğim ayrıntılar öğrendim. Bunlar ne kadar doğrudur bilmem. Sonuçta bir dezenfermasyon ve manipulasyon çağı bu. Ama en azından artık doğruluğunu kontrol edebileceğim bilgiler var.

Filmde bir iki gereksiz kurnazlık yok değil. Bu gereksiz laf sokma ve ima çabası filmin güvenirliliğine gölge düşürüyor. Ama filmi çekenin görüşlerine de biraz saygı duymak gerekir. Artık herkes her şeyi düşünebilmeli, her düşüncenin filmini yapabilmeli. Yeter ki ortaya çıkacak işe gelecek eleştirilere de aynı özgürlüğün tanındığı bir hoşgörü ortamı hasıl olsun.

[ Landlord ]

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin