Emeği ve emekçiyi kutsayan bir sinemacı: Majid Majidi

Majid Majidi, sanıyorum ki, dünyada emekçi sınıfın sorunlarını merkezine alan –yoksa fakirin geçinme derdi mi demeliyiz?- bir sinema dili oluşturup, görselini provakatif ya da alışılmış toplumcu gerçekçi sinema kalıplarının içinde kullanmayan yönetmenlerin en ön gelenlerinden. Kırsal alandaki emekçilerin sorunlarına eğilen tek sinemacı olma ihtimali ise kuvvetle muhtemel.

Ercan Dalkılıç

Filmlerinin emek-emekçi çerçevesinde gelişen dramatik yapısının yanı sıra, her fırsatta ekmek yapanlardan kunduracılara, inşaat işçilerinden küçük esnafa kadar her türlü emekçiye değmeden edemiyor yönetmenin gözü. Fakat bu değiniler, motif olmaktan çok öte, hepsi bir işleve sahip. ‘Cennetin Çocukları’nın (“Bacheha-Ye aseman”) açılışında, zanaatını ibadet edermişçesine yapan yaşlı bir kunduracının yakın planda ellerini izleriz bir süre. Yönetmen bu açılışla emekçiyi kutsamıştır adeta. Ağır ağır geniş açıya geçtiğimizde ise, filmin eksen karakterlerden birinin bir ayakkabı tamir ettirmekte olduğunu görürüz. Zaten bu ayakkabı da, filmin temel problematiğinin ateşleyicisi olur ilerleyen dakikalarda. Tamir ettirdiği ablasının ayakkabısını, bakkaldan alışveriş ettiği sırada eskiciye kaptıran evin küçük oğlu, kız kardeşine kendi ayakkabılarını vererek kaybı örtbas etmeye çalışır.

“Cennetin Çocukları” ile ‘Serçelerin Şarkısı’nın (“Avaze gonjeshk-ha”, 2008) olay örgüsünün ana düğümünü atan bu olaylar hemen hemen aynıdır. Şöyle ki; “Serçelerin Şarkısı”nın başında da, evin küçük oğlu, ablasının işitme cihazını su deposuna düşürür, sigortası olamayan baba, bozulan işitme cihazının yenisini devletten temin edememesi yetmezmiş gibi üstüne bir de, çalıştığı deve kuşu çiftliğindeki bir hayvanı kaçırması yüzünden işinden atılır. Para kazanmak zorunda olan babanın başına daha türlü türlü belalar gelecektir. “Cennetin Çocukları”ndaki fitili tutuşturan ayakkabı yerine işitme cihazı geçmiştir burada. Ayakkabı da, işitme cihazı da çocukların okul hayatını sekteye uğratan mahrumiyet eşyalarıdır aynı zamanda. “Cennetin Çocukları”nda, çocuklar okula tek çift ayakkabıyı vardiyalı kullanarak gitmeyi zorunda kalırken; “Serçelerin Şarkısı”nda abla, suya düşen işitme cihazının bozulması dolayısıyla sınavlara giremez.

Bir Majid Majidi filmi, “Serçelerin Şarkısı”ndaki gibi kısmen – gerçi baba sürekli çalışma halindedir bu filmde de- ya da “Baran” (2001) örneğinde olduğu gibi tamamiyle bir iş sahasında geçebilir. Bir şantiyede yaşananları konu edinen “Baran”da, kaçak işçi ve iş kazası, ilk bakışta önemsiz bir detay gibi gözükse de, sonradan hikayenin açmazlarına eklemlenerek, tekrar uç verir, sorunun öneminin altı kalınca çizilmiş olur böylece. “Serçelerin Şarkısı”nda da, sosyal güvencesiz baba, işten çıkarılmasına ses çıkaramaz, işitme cihazı için de başka çarelere başvurmak zorunda kalır. Sınıfsal olarak gelişmemiş doğu ülkelerinde, olağan addedilen sigortasız çalıştırılma, akışın en önemli sebebi ve kaynağıdır bu filmde.

Kaderin küçümsenmeyecek denli önemli bir rol üstlendiği Majidi sinemasında, bir tek yoksulluğun kader olamayacağı her fırsatta dile getirilir. Karakterler her şeye boyun eğebilirler, ama yoksulluk karşısında hep dik dururlar. Bununla birlikte, yönetmen sistemin yol açtığı gelir adaletsizliğine de dikkat çekmekten de imtina etmez. Fakat kamerasını yine sivriltmez, her zamanki olağan olay akışı içinde, farkına varmaksızın gelişir bu eleştirel boyut. Sözgelimi, “Serçelerin Şarkısı” ve “Cennetin Çocukları”nda, ailenin reisin daha fazla para kazanma umuduyla adım attığı Tahran -yani modern İran- vasıtasıyla bir mukayese yaptırır aslında Majidi. Gerçek İran, Majidi’nin gösterdiğidir özetle, Tahran sadece vitrindir.

Majidi sinemasının en önemli öznesi kuşkusuz ‘aile’dir. Ancak, babasını genç yaşta kaybeden yönetmen için ‘baba ile evlatları’ arasındaki ilişkinin önemi bir başkadır. “Baran”da esrarlı Afgan çaycı, babasının inşaattan düşmesi üzerine ailenin yükünü şantiyede çay dağıtarak devralırken; “Serçelerin Şarkısı”nda babası göçük altında kalan evin küçük oğlu, yevmiyeye gitmeye başlar. Baba’nın koruyucu güdüsünün yanında çocuk ruhunun gücüne inancının tam olduğunu söyler yönetmen bir nevi. “Serçelerin Şarkısı”nda, fakir ailenin kızı, kör olan babasının satış yapmasına yardımcı olur, yol gösteren odur yani. “Cennetin Rengi”nde (“Rang-e khoda”, 1999) ise babasına geçeği gösteren, kör olmasına rağmen, tanıdık bir deyişle söylemek gerekirse, gönül gözüyle görebilen çocuktur. Benzer motiflere “Baba” (“Pedar”, 1996) filminde de çokça rastlayabilirsiniz. İsminden de anlaşılacağı üzere, baba-evlat ilişkisi üzerinden kurgulanmıştır bütün film zaten.

Bana kalırsa, Majid Majidi sinemasında, Türkiye’de benzer bir iş yapmaya soyunan Yılmaz Güney’in izini sürmek mümkündür. Özellikle, yönetmenin çok öne çıkan filmlerinden olmayan, “Cennetin Rengi”, “Baba” ve son dönemde yaptığı “Serçelerin Şarkısı”ındaki kırsaldaki mucize arayışı, “Umut”u (1970) dahası Yılmaz Güney sinemasının kodlarını çağrıştırır ziyadesiyle. Yalnızca “Umut”taki pesimist -bence gerçekçi olan- atmosferi tasavvufi bir anlayışla yoğurmuştur Majidi. İtalyan Yeni Gerçekçiliği başta olmak üzere, toplumsal gerçekçi sinemanın dışa vurumsallığından çok ayrı, içsel, kendine dönüşlü, ilgi gözetmeksizin bir yakılan bir türkü gibidir onun sineması. Böylesini icra etmek de her yiğitin harcı değildir açıkçası…

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin