kovboy

80’lerde televizyon söz konusu olduğunda hiçbir gün Pazar’ın eline su dökemezdi. Öğle saatine denk gelen klasik müzik( oyaşta ne anlayacağım klasik müzikten!) yayını dışında tüm gününüzü televizyon karşısında geçirebilirdiniz. Sabah kuşağında gösterilen Walt Disney filmlerinin müdavimiydim. Ve tabi kovboy filmlerinin…

Belki de bu yüzden henüz  ilkokul öğrecisiyken bir kovboy romanı yazmaya koyuldum. Romanın kahramanı Ringo adlı bir kahramandı. Filmler kadar çizgi-romanlardan da ciddi bir esinlenme söz konusuydu tabi. Kırmızı kaplı bir deftere sayfalarca yazdım kahramanımın başına gelenleri. Sonra evde keşfettiğim Bütün Dünya dergilerinden esinlenerek bölümler arasına farklı şeyler yazmaya başladım. Bunları Biliyor musunuz?, Garip ama Gerçek, Biraz da Gülelim türünden bir şey. Daha o zamandan, dergicilik diye bir mesleğin varlığından bile haberdar olmamama rağmen dergici olacağımın sinyallerini vermişim anlayacağınız. O defter şimdi kayıp. Geçmişte kıymetini bilemeyip muhafaza edemediğim pekçok şey gibi…

Osmanlı’nın torunları olan bizler, bizim için peri masalından farksız o Western’lerden ne anlıyorsak artık, televizyonun karşısından kalkmazdık. Özellikle aralarında ne kadar çok çatışma olursa olsun, baba ve oğulları buluşturan bir pazar ayiniydi kovboy filmleri. Pazardan sonra yine o sıkıcı havasını bürünürdü TRT. Kovboy filmlerinin tarihi bizim tek kanallı günlerimizden çok daha gerilere gidiyor. Gelin bir tarih turu yapalım sizinle.

stagecoach

Annie Oakley 1894’te beyaz perdede Sure-shot adlı film de (“Kesin İsabet” olarak Türkçe’ye çevrilebilir.) gözükmüş olsa da, western sineması tam olarak 1903 tarihli Great Train Robbery (Büyük Tren Soygunu) ile başladı. Filmde Broncho Billy’yi canlandıran G.M. Anderson, daha sonra 375 kısa kovboy filminde rol aldı. Onun şöhreti ancak William S. Hart ve efsanevi Tom Mix ile kıyaslanabilir. Bu Western filmleri iyi ve kötü adamların mücadelesini anlatan sade filmlerdi. Daha sonra geniş bütçelerin ayrıldığı başka filmler çekildi. The Covered Wagon (1923) ve The Iron Horse (1924) gibi.

Sinemada seslendirmeye geçilmesi sayesinde Warner Dexter, In Old Arizona (1929) filmindeki The Cisco Kid rolüyle Oscar kazanırken, The Virginian (1929) filmini seyreden herkes Gary Cooper‘ın yavaş yavaş konuştuğunu öğrendi. 1931 tarihli The Big Trail, John Wayne‘in yıldızının bir anda parlamasını sağladı. Aynı tarihli bir film olan Cimarron ise, ilk En İyi Film Oscarı’nı alan western oldu. Ama yine de sinema izleyicisi gangsterleri kovboylara tercih ediyorlardı.

Gary Cooper 1936’da The Plainman‘de Vahşi Bill Hickok’u canlandırsa da, kovboy filmlerinin göze girmesi ancak 1939’da, John Ford‘un yönettiği, John Wayne’in oynadığı The Stage Coach (Posta Arabası) ile oldu. Artık western ciddiye alınıyordu. Bunun üstüne John Ford, çoğu John Wayne’le birlikte olmak kaydıyla arka arkaya westernler çekmeye başladı. She Ware a Yellow Ribbon (1949) ve The Searchers (1956, Çöl Aslanı) gibi.

Gun Fight at the O.K. Corral filmi
Bu dönemin çok önemli diğer iki çalışması ise yine Ford’un yönettiği, Henry Fonda‘nın Wyatt Earp’ü canlandırdığı Darling Clementine (1946) ve Howard Hawks‘ın John Wayne ve Montgomery Clift‘li Red River’ı (1949) idi. Gary Cooper’ın öğle treniyle kasabaya gelen bir katile tek başına karşı koymak zorunda kalan şerif Will Kanel’i canlandırdığı High Noon (1952, Kahraman Şerif) büyük beğeni kazanırken, Cooper’a da bir Oskar kazandırdı. Yalnız adam portresi 1950’li kovboy fimlerinde çok revaçtaydı. James Stewart, Glenn Ford, Randolph Scott gibi yıldızlar Western’lerde rol almaya başladılar. Burt Lancaster ve Kirk Douglas 1957’de Gun Fight at the O.K. Corral filminde Wyatt Earp ve Doc Holliday’i canlandırdılar. Alan Ladd ise ünlü filmi Shane‘i (1963) çekti. 1950 yılında Broken Arrow adlı filmde Kızılderililere ilk olarak sempatiyle yaklaşıldı. Meksika’da Vera Cruz (1954) çekildi.

1959 yılında Howard Hawks ve John Wayne, High Noon’un konu ve karakterlerini ters çevirerek Rio Bravo‘yu çektiler. Bu filmi El Dorado (1967) ve Rio Lobo izledi. 1960 yılında Akiro Kurosawa‘nın Seven Samurai filminden uyarlanan Magnificient Seven ise klasik Western sinemasının sonunun geldiğinin sinyallerini veriyordu. Artık öldürme sahnelerinin çekimine büyük önem veriliyor, şiddetin dozu artıyor ve diyaloglar gereksiz görülüyordu. 1969 tarihli Wild Bunch (Vahşi Belde) Vahşi Batı için bir ağıttı adeta.

John Wayne’in Oskar kazandığı True Grit (1969) benzer bir yaklaşıma sahipti. İtalyan spagetti Western’leri Clint Eastwood‘u yarattığında, Western ölüm döşeğindeydi. Artık bazı istisnalar* dışında kovboy filmleri seyircinin ilgisini çekmiyordu. 1990 yılının bol Oscar’lı Western’i Dances With the Wolves (Kurtlarla Dans) dikkatleri bir kez daha Vahşi Batı’ya çekmeyi başardı. Western sinemasında hareketlenme** getiren bu filmin açtığı dönem, Clint Eastwood’un başyapıtı Unforgiven ile sona erdi.

* The Outlaw Josey Wales (1976), Heaven’s Gate (1980), Silverado (1985), Patt Garret and Bill The Kid (1973).
** Young Guns (1988,1990), Quisley Down Under (1990), Tombstone, Wyatt Earp, Bad Girls, Quicker Than The Dead.

3 YORUMLAR

  1. bayram tatilinden sonra da iznim devam etti..bugün işe başladım.. geçen hafta gerçekten üzgündüm.. sanıyorum..bu.. gene umduğumu bulamamanın..yada.. gene.. yanımda her şeyimi paylaşabilecek birinin olmadığınla yüzleşmenin asap bozukluğu.. sanırım..

    neyse.. tersninja’yı.. gene..özel konularımla çok meşgul ettiğimi fark etmiş bulunmaktayım.. utanıyorum aslında.. ama iyi geldi inanın içimi dökmek burada.. hayret bir şey.. landlord’da hep onayladı yazdıklarımı.. anladı hissiyatlarımı.. minnettarım ona aslında..

    gece uyumadan önce nasıl tersninja ya bakmam gerekiyorsa.. sabah da işe başlamadan önce tersninja yı okumam lazım.. yoksa günüm iyi geçmez gibi bir ritüel durumu bu.. landlord’un yukarıdaki yazısını zevkle okudum.. unutmuşum kovboy filmlerini.. oysa bir aralar nasıl da bu konulara dalmış.. epeyce kafaya takmıştım kovboyları.. daha doğrusu .. beyaz adam ve kızılderili mevzularını..

    kovboy filmi demek.. kızılderili demekti benim için.. ulu manitu demek.. büyük reis demek..komanci demek.. kızılderili selamı.. ugh beyaz adam demek.. apaci demek.. özgürlükler ülkesinin oluşması için.. yok edilen bir medeniyet demek.. sunay akın’ın “kız kulesindeki kızılderili” adlı kitabı demek..

    kovboy filmlerinde..niye hep kızılderililer kötü oluyor diye merak ederdim.. bazen sokakta kovboy-kızılderili savaşları yapardık..kimse kızılderili olmak istemezken.. ben saçlarımı salar.. alnıma bir bant takar.. yüzüme annemim kırmızı rujuyla savaş boyaları sürer.. komanci kız olurdum.. ”kızılderililere ölümmm!” naraları ortalığı çınlatsa da..genelde birini elektrik direğine bağlayan ben olurdum.. direğin etrafında.. tüm yokolmuş kızılderililer adına.. elimle ağzıma vurarak.. “uuuuuu”

    nidalarıyla savaş dansı yapardım..

    işte kovboy filmleri bu anlama gelir benim için.. kızılderili felsefesini araştırmama neden olmuştur bu filmler.. batı uygarlığının temelinin kızılderili kanı.. sömürü.. yağma.. gözyaşı.. olduğunu öğrenmeme neden olmuşlardır..

    “Bir yaz akşamı Boğaz'ın ortasındaki Kız Kulesi'nin beyaz duvarlarında Kızılderililerin vahşi olarak gösterildiği bir kovboy filmi izlediğinizi düşleyin…

    İşte, o an, omuzunuza konan martı kulağınıza şunları söyleyecektir: 'Kız Kulesi'ne de bakıyorsun, Kızılderililere de… Ama gerçeği göremiyorsun… Gel benimle.'

    (Sunay Akın- Kız Kulesindeki Kızılderili )

  2. 🙂
    geçenlerde ben de tam bu pazar kuşağını düşünüyordum,bu yazı bana bir işaret 😛

    birde hiç kuşkusuz Bob Ross amcayla resim sevinci vardı.Her zaman programın başı kaçırılır,kanal değiştirirken rastlanırdı ve “haa dur bi bakalım”denip dalınır ve tablo bitene kadar kah “o ağaaacı oğğraya koymayağğcaktı” kah “adam nerden de düşündü bak” diyerek tablo bitene kadar izlenirdi.

    trt hala pazar kuşağı yayınlamaya devam ediyor ama eski tadı mı kalmadı ne.yoksa biz artık nostalji yapacağız diye kendimizi kasıp ekrana bakınca mı sıkılıp günlük işlerin karmaşısını da akıldan çıkaramayınca bunalır olduk.

CEVAPLA