Fecir Alptekin’le Bu Hafta Vizyona Giren Filmler (14 Mayıs 2010)

Sinemada bayram var! Evet, yaza yaklaştığımız şu günlerde vizyon beklenmedik biçimde hareketlendi sevgili okurlar. Bu hafta neler var neler… Her zevke filmler, büyük yönetmenler, özlenen oyuncular, klasikler… İngiliz sinemasının ustalarından Ken Loach’un son çalışması Hayata Çalım At, Ridley Scott yorumuyla Robin Hood, dünya festivallerinden Soraya’yı Taşlamak, Pavel Chukhrai’a kavuştuğumuz Vera’nın Şoförü, Uma Thurman’lı romantik komedi Tesadüf Koca, Şavaklar’ı anlatan bir belgesel ve 32 yıl sonra yeniden Selvi Boylum Al Yazmalım… İşimiz zor ama keyifli, en az üç dört film izlemeli!

Looking for Eric/ Hayata Çalım At

Yönetmen: Ken Loach
Senaryo: Paul Laverty
Oyuncular: Steve Evets, Eric Cantona, Stephanie Bishop, Gerard Kearns
Yapım: 2009, İngiltere – İtalya – Fransa – Belçika – İspanya, 116 dk.

İngiliz sinemasının ustalarından Ken Loach, yeni filmi Looking for Eric/ Hayata Çalım At ile yeniden aramızda… 1990’ların başından bu yana, yani 15 yaşlarımdan beri kendisini takip eder ve çok severim. O zaman bu zamandır neredeyse tüm külliyatını izlemişimdir ve aradan hiç boş iş çıkmamıştır. Bazı yazılarımda değindiğim gibi, gelecek filmlerini sabırsızlıkla beklediğim yönetmenlerden biridir o.

Riff-Raff/ Ayaktakımı (1990), Raining Stones/ Yağan Taşlar (1993), Land and Freedom/ Ülke ve Özgürlük (1995), Carla’s Song/ Carla’nın Şarkısı (1996), My Name is Joe/ Benim Adım Joe (1998), Bread and Roses/ Ekmek ve Güller (2000), Sweet Sixteen/ Afili Delikanlı (2002), Ae Fond Kiss/ Duygudan da Öte (2004), The Wind That Shakes the Barley/ Özgürlük Rüzgarı (2006), It’s a Free World/ İşte Özgür Dünya (2007) gibi pek çok iyi filmin yönetmeni Ken Loach sadece toplumsal sorunları, işçinin/ emekçinin halini, sistemin çıkmazlarını anlatmakta değil; özellikle son dönem işlerinde birey üzerine tuttuğu merceği büyüterek içsel analizlerde de iyice ustalaşmıştır. Duygudan da Öte’deki aşk ve özlemin, Özgürlük Rüzgarı’ndaki coşku ve ızdırabın belleğimizde her dem canlı kalan izlerini aynı derinliğe borçluyuz kuşkusuz.

İşte bu yüzden yönetmenden beklentilerim her zaman yüksektir, son filmi Hayata Çalım At’ta olduğu gibi… Buna rağmen filmin beklentilerimin de ötesine geçtiğini ve Loach’un yine yıllara, hayata, profesyonel/ sanatsal yıpranmalara, kendini tekrarlara kurban olmadan, yepyeni tatlar sunan bir iş çıkardığını peşinen söyleyebilirim. Şüphesiz bu başarıda, 90’ların ikinci yarısından beri neredeyse tüm filmlerinde beraber çalıştığı senarist Paul Laverty’nin de katkısı büyük.

Hayata Çalım At yine işçi sınıfından, kaybetmiş- hayatta başarısız olmuş- ezilmiş- mutsuz- güvensiz bir profilin, postacı Eric’in öyküsüne götürüyor bu kez bizi. Yegane mutluluk anlarını büyük aşkı Lily ile dans pistinde geçirdiği gençlik günlerinde bırakan Eric, hayattaki korkuları ve güvensizlikleri yüzünden hem sevdiği kadını kaybetmiş hem kendine bir kariyer edinememiştir. 50’li yaşlarına girdiği şu dönemde, ikinci karısından olan üvey oğullarıyla paylaştığı evde düzensiz bir yaşam sürmekte ve çocukların bulaştığı sokak çetelerinin tehditleriyle uğraşmaktadır. Ve tabii Lily’e olan aşkı ve onunla ilgili pişmanlıkları hiç bitmemiştir…

Bu iç karartıcı tablonun içinde, Eric ve postacı arkadaşları bazı kişisel gelişim kitapları üzerinden yaptıkları grup çalışmalarıyla hem kişisel özlemlerini/ hayallerini paylaşır hem de hayatlarını iyileştirmenin yollarını ararlar. İşte o günlerden birinde, kitaptan gerekli talimat gelir: Gıpta ettiğiniz, sizin için karizmayı ve güveni ifade eden birini düşünün! Öyle hissetmeye, hayata onun gözlerinden bakmaya çalışın!

İşte bu noktada, güçsüz ve çelimsiz Eric’in hayattaki tek idolü, güç timsali Eric Cantona girer görüntüye… Ve bizim Eric, büyük Cantona’yla yaşadığı yarı fantastik diyaloglar (bu kez bir parça Woody Allen havası hissettiğimi de söylemeliyim) vasıtasıyla, kendi hayatına onun gözleriyle bakmaya çalışır. Cantona’dan, güçlü olmayı/ içindeki gücü ortaya çıkarmayı öğrenir. Hayatını düzeltmek ve aşkını geri kazanmak için; modernize edilmiş bir filozof/ ulu bilge/ karete hocası edasındaki Cantona’nın tavsiyelerine odaklanır: Başkalarını şaşırtmak için önce kendine sürpriz yapmalısın… Tehlikeden korkan asla denize açılamaz vb gibi…

Kendisini hayatta zayıf ve değersiz hisseden, önemsenmeye ölesiye ihtiyaç duyan bir profilin karşısına; çıktığı maçlarda yüzbinler tarafından alkışlanan, irade ve fiziksel güçle kazanılmış üstünlüğün simgesi Eric Cantona’yı kontras karakter olarak koymakla denklemi en baştan sağlam temellere oturtmuş Ken Loach – Paul Laverty ikilisi. Üstüne zekice diyaloglar, başarılı kast seçimi, bizim Eric’in muazzam oyunculuğu ve nitelikli mizah da eklenince seyrine doyum olmaz bir film çıkmış ortaya. Sistemin acımasızlıkları ve kendi başarısızlıklarımız sonucu oluşan güçsüzlük ve güvensizliklerimiz, hayatta yapabildiklerimiz ve yapamadıklarımız, korkularımız/ özlemlerimiz/ hayallerimiz ve kendimize ördüğümüz duvarlar hakkında bir deneme metni adeta… Sinemanın azizliğiyle kutsanmış final sahnesiyle de uzun süre akıllardan kalacak. Kesinlikle kaçırmayın!

Robin Hood

Yönetmen: Ridley Scott
Senaryo: Brian Helgeland (Öykü: Brian Helgeland, Ethan Reiff, Cyrus Voris)
Oyuncular: Russell Crowe, Cate Blanchett, William Hurt, Matthew Macfadyen
Yapım: 2010, ABD – İngiltere, 140 dk.

İngiliz halk öykülerinin efsanevi karakteri, edebiyatta ve görsel sanatlarda bugüne dek pek çok esere konu olmuş Robin Hood, 21. yüzyılda yeniden beyazperdede… Robin, Nottingham halkının maruz kaldığı ağır vergiler karşısında huzursuzluk ve öfke duymaktadır. Ancak burada Lady Marion adlı dul bir kadına aşık olur. Lady’nin ise ormanlardan gelen bu adamın kimliğiyle ilgili bazı kuşkuları vardır. Sevdiği kadının kalbini kazanmak ve kasabayı kurtarmak isteyen Robin, kendi yaşam tarzına ve ideallerine uygun insanlardan oluşan bir çete kurar ve kasabadaki adaletsizliği yok etmek için yeni bir mücadeleye başlar.

İlk kez 1938’de Michael Curtiz’in sinemaya aktardığı filmde Errol Flynn ve 1991 yılında Kevin Reynolds’ın çektiği filmde Kevin Costner tarafından canlandırılan Robin hood’u bu kez Russel Crowe’un oyunculuğuyla izlemek benim için büyük zevk olacak… Tabii; Alien/ Yaratık, Blade Runner/ Bıçak Sırtı, Thelma & Louise, Gladiator/ Gladyatör, Hannibal, Black Hawk Down/ Kara Şahin Düştü, Kingdom of Heaven/ Cennetin Krallığı, A Good Year/ İyi Bir Yıl, American Gangster/ Amerikan Gangsteri, Body of Lies/ Yalanlar Üstüne gibi pek çok başarılı filmin yönetmeni, yaşayan en üretken sinemacılardan Ridley Scott imzası da işin cazibesini iyice artırıyor.

The Stoning of Soraya M./ Soraya’yı Taşlamak

Yönetmen: Cyrus Nowrasteh
Senaryo: Betsy Giffen Nowrasteh, Cyrus Nowrasteh (Freidoune Sahebjam’ın kitabından)
Oyuncular: James Caviezel, Shohreh Aghdashloo, Mozhan Marno, Navid Negahban
Yapım: 2008, ABD, 114 dk.

Soraya’yı Taşlamak, bir savaş muhabirinin gözlerinden ve yaşanmış olaylara dayanarak, recm cezasının trajedisini irdeliyor. Filme konu olan kitabın yazarı, gazeteci Sahebjam’ın arabası bozulur ve küçük bir köyde yolculuğuna ara vermek zorunda kalır. Burada tanıştığı Zahra’nın ise, ona anlatacak korkunç bir öyküsü vardır… Yeğeni Soraya, köylüler tarafından vahşice katledilmiştir. Ölmeden önce yeğenine söz veren Zahra, bu vahşetin köyün sırları arasına gömülmemesi için mücadeleye kararlıdır. Gazeteci bu öyküyü öğrenmeli ve tüm dünyaya anlatmalıdır.

İran asıllı yönetmen Cyrus Nowrasteh daha çok televizyon için yaptığı çalışmalarla tanınıyor. Film; Cannes, Sundance, Chicago gibi pek çok önemli festivalde gösterilmiş ve ortaya koyduğu konunun yanı sıra, özellikle taşlama sahnesinin gerçekliğiyle ses getirmişti.

Vera’s Driver/ Vera’nın Şoförü

Yönetmen: Pavel Chukhrai
Senaryo: Pavel Chukhrai
Oyuncular: Igor Petrenko, Yelena Babenko, Bogdan Stupka, Andrey Panin
Yapım: 2004, Rusya – Ukrayna, 105 dk.

Romantik dram türündeki film, 1960 yılında Sovyet Rusya ile Küba arasından yükselen soğuk savaşın ardındaki insanlık dramını, bir aşk öyküsü üzerinden anlatıyor. Kızıl Ordu’nun genç askerlerinden Viktor, General Serov’un fiziksel engelli güzel kızı Vera’nın özel şöförü olarak yeni bir göreve atanmıştır. Victor, Vera’yı görür görmez ona karşı yoğun duygular beslemeye başlar. Ancak Generalin uzun boylu, sarışın güzel hizmetçisi Linda da Viktor’a romantik ilgi duymaktadır.

Uluslararası festivallerde pek çok ödül kazanan filmin yönetmeni Pavel Chukhray, daha önce 1997 yılında çektiği The Thief/ Hırsız ile sinemalarımıza konuk olmuştu. Kendi adıma, o dönemde Hırsız’dan ziyadesiyle etkilendiğimi ve bu yüzden Pavel Chukhrai ile yeniden buluşuyor olmaktan büyük sevinç ve heyecan duyduğumu söylemeliyim.

Selvi Boylum Al Yazmalım

Yönetmen: Atıf Yılmaz
Senaryo: Ali Özgentürk (Cengiz Aytmatov’un romanından)
Oyuncular: Türkan Şoray, Kadir İnanır, Ahmet Mekin, Hülya Tuğlu
Yapım: 1978, Türkiye, 95 dk.

Efsane geri döndü! Türk sinema tarihinin, yüreğimizde büyük sızılar bırakmış ve duygusal kodlamalarımıza önder olmuş en nadide filmi, Atıf Yılmaz başyapıtı Selvi Boylum Al Yazmalım tam 32 yıl sonra yeniden vizyonda. 1978’de Antalya’da En İyi Film ve En İyi Yönetmen ödüllerini kazanan; Cahit Berkay imzalı olağanüstü müziğiyle ve Türkan Şoray – Kadir İnanır ikilisinin ete kemiğe büründürdüğü Asya- İlyas aşkıyla yıllardır unutulmayan, öyküsü aklımızda şarkısı dilimizde dolanan, kaç kuşağın romantik belleğine ulusal kültür motifi gibi işlemiş ve bizimle birlikte yaşamaya devam eden dev bir film…

Sevincim o ki, Asya ve İlyas’la, ve Cemşit’le henüz tanışmamış ufaklıklar ve gençler için Selvi Boylum Al Yazmalım’ı beyazperdede izleyebilecekleri ve filmin önemini/ değerini kavrayabilecekleri bir fırsattır bu… Asya ile İlyas’ın büyük aşklarından bir çocuk dünyaya gelir. Ancak İlyas bir gün çekip gittiğinde, Asya ile bebeğine evini ve yüreğini açan Cemşit olur. Peki İlyas geri döndüğünde ne yapacaktır, ne yapar Asya? Biri, çocuğunun babası, büyük aşkı… Diğeri ise, ona ve oğluna sahip çıkmış, emek vermiş bir adam…

Selvi Boylum Ay Yazmalım’ı izlerken gülünür, ağlanır, düşünülür, Asya’ya ve İlyas’a aşık olunur, sonra Cemşit’te huzur bulunur…. Asya’nın çaresizliğiyle, İlyas’ın pişmanlığıyla, Cemşit’in adam gibi adamlığıyla, yitirilip gidenin yeniden kazanılamazlığıyla türlü çeşitli düşüncelere dalınır ve o salondan dışarıya, okkalı bir tokat yemiş gibi çıkılır. Sinemada, yeniden izlemeye değer!

The Accidental Husband/ Tesadüf Koca


Yönetmen: Griffin Dunne
Senaryo: Clare Naylor, Mimi Hare, Bonnie Sikowitz
Oyuncular: Uma Thurman, Jeffrey Dean Morgan, Coln Firth, Sam Shepard
Yapım: 2008, ABD – İrlanda, 90 dk.

Romantik komedi türündeki film, evlilik hazırlıkları içinde olan bir çiftin planlarını alt üst eden beklenmedik olaylar dizisini anlatıyor. Radyo programcısı Emma ile yayıncı nişanlısı Michael, New York’ta evlilik belgesi almanın sürücü ehliyeti almaktan daha kolay olduğunu düşünmektedirler. Evlenmek için yapmaları gereken tek şey belediyeye beraber gitmek, gerekli belgeleri hazırlayarak imzaları atmaktır. Ancak işler düşündükleri gibi gitmez… Emma bir radyo yayını sırasında dinleyicilerine her zamanki gibi gelişigüzel aşk reçeteleri dağıtırken verdiği bir tavsiyeyle Patrick Sullivan adlı itfaiyecinin aşk hayatına öldürücü bir darbe indirir. Bunun altında kalmamak için çırpınan öfkeli itfaiyeci ise, okuduğu gazeteden Emma’nın evlenmek üzere olduğunu öğrendiğinde intikam planını belirlemiştir artık…

Filmin en çekici yanlarından biri, bizi uzun zamandır hasret kaldığımız Uma Thurman ile kavuşturması. Öte yandan, İlk kez P.S. I Love You/ Not: Seni Seviyorum’da dikkatimi çeken Jeffrey Dean Morgan’ı, henüz oyunculuğu konusunda netleşmiş bir fikrim olmasa da, en azından Gerard Butler’ın son dönem romantik komedi sinemasındaki tekeline nokta koymasını umduğum bir isim olarak tanımlayabilirim. Yönetmen Griffin Dunne’u ise oyuncu kimliğinin yanı sıra daha önce çektiği Practical Magic/ Aşkın Büyüsü, Addicted to Love/ Aşk Tutkunu ve Fierce People/ Acımasızlar gibi filmlerinden tanıyoruz.

Senritsu Meikyu/ The Shock Labyrinth/ Labirent 3D


Yönetmen: Takashi Shimizu
Senaryo: Daisuke Hosaka
Oyuncular: Yuya Yagira, Misako Renbutsu, Ryo Katsuji, Ai Maeda
Yapım: 2009, Japonya, 89 dk.

Film, yıllar önce lunaparkta kaybolan arkadaşlarının yağmurlu bir gecede geri dönüşüyle, kendilerini geçmişle hesaplaşma içinde bulan bir grubun öyküsünü anlatıyor. Çocukluğunun geçtiği şehre uzun zaman sonra geri dönen Ken’i burada çocukluk arkadaşları Motoki ve Rin karşılar. Gözleri görmeyen Rin ile Motoki birlikte yaşamaktadırlar. Yıllar sonra bir araya gelen grubun dördüncü üyesi, lunaparktaki korku evinde kaybettikleri Yuki ise gecenin davetsiz misafiri olacaktır. On yıldır ne arkadaşları, ne de ailesi ondan haber alamamıştır. Yuki’nin ortadan kayboluşundan kısa süre sonra babası ölmüş, annesi ise akli dengesini yitirmiş ve evin tüm sorumluluğu küçük kardeş Miyu’ya kalmıştır. Yuki, yıllardır hiç dokunulmamış olan çocukluk odasına girip tavşan şeklindeki eski çantasını gördüğünde fenalaşır ve bilincinin yitirir. Geçmişin içinde bir yolculuk ve hesaplaşma sürecine uzanan esrarengiz olaylar zinciri başlamıştır artık.

Labirent, Japonya sinemasının animasyon olmayan ilk 3D filmi. Yönetmen Takashi Shimizu’yu daha önce ülkemizde de ilgi gören korku serisi Ju-on: The Grudge/ Garez ile tanıyoruz.

Demsala Dawi: Sewaxan/ Son Mevsim: Şavaklar

Yönetmen: Kazım Öz
Yapım: 2008, Türkiye, 92 dk.

Belgesel türündeki film, hayvancılıkla geçinen ve kışları Pertek ve Çemişgezek bölgesinde yaşayan göçebe Şavak topluluğunu inceliyor. Şavaklar’ın yok olmaya yüz tutmuş yaşam tarzları, doğayla bağları ve mücadelelerinin yanı sıra insani ilişkilerini de mercek altına alıyor.

Fransız ARTE televizyonu ve Jan Vrijman Fonu’nun katkılarıyla gerçekleştirilen filmin çekimleri bir yıl sürmüş. Yönetmen Kazım Öz’ü ise daha önceki Bahoz/ Fırtına, Dur/ Uzak, Fotoğraf gibi çalışmalarıyla tanıyoruz.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin