Hepimiz liberalizm, milliyetçilik, sosyalizm, İslamcılık vb. büyük anlatıların ve iddiaların öyle veya böyle gölgesinde yaşıyor, insanlık tarihine bilinçli-bilinçsiz müdahil oluyoruz. Bu fikirsel fay hatlarına göre şekillenerek bazen genleşen, bazen de sıkışan hayatlarımızın bir de küçük, önemsiz detaylarla bezenmiş, gündelik pratikler ve alışkanlıklarla süregiden tarafı var. İdeolojiler ve büyük toplumsal projelere sadece fikirsel ve algısal düzeyde bile dahil oluşumuz hepimize belirli iddialar, yargılar, fikirler aşılıyor ve gündelik hayatta topos içinde bir karşı karşıya geliş durumu oluşturuyor. Oysa gündelik hayatın kesitini aldığımızda pek çok insanın benzer sorunlar yaşadığını ve benzer eforlar göstermek durumunda kaldığını görüyoruz. Frances Ha böyle gündelik konuları işleyen küçük ama derin bir anlatı.

Film, geç gençlikle erken yetişkinlik döneminin bir aktarımı… Frances Ha siyah beyaz renk seçimi, konulara, insanlara yaklaşımı, hümanizmi, bireylerin içinde bulunduğu koşulları anlamaya yönelik çabasıyla İtalyan Yeni Gerçekçiliği’ni andırıyor. Yukarda bazılarını andığımız ideolojilerin ve bunlara bağlı projelerin yarattığı hayal kırıklıklarının sonucu olarak günümüzde sıkça ortaya çıkan distopik, karamsar, çıkışsız, karanlık eserlerin karşısına tıpkı İtalyan Yeni Gerçekçiliği gibi küçük insanların, umutlu ve mücadeleci anlatısıyla çıkıyor.

Her şeyden önce Frances Ha hafif, rahat izlenen bir film. Bu özelliği onu havadan sudan konulardan bahseden sabun köpüğü bir film yapmıyor elbet. Film gençlikle yetişkinlik arasındaki; hani okulun bitirildiği, erkekler için askerliğin bir şekilde tamamlandığı, iş bulunsa mı bulunmasa mı, kaçılsa mı, yüzleşilse mi, acaba iki bira açılıp her şey unutulsa mı diye arada kalınan o dönemlerden bahsediyor. Benzer şekilde, içine sürüklenilen, para kazanma meşgalesi olarak işin kabulü ve reddiyesi ekseninde dönen, bitmek bilmeyen içsel tartışmalara da değiniyor. Görünen o ki Z kuşağı ve sonraki kuşakların ekonomik krizler, kronik işsizlik, güvencesiz çalışma gibi nedenlerle önceki kuşaklara göre daha uzun süre yaşamak durumunda kalacağı ara döneme dair başarılı bir betimleme sunuyor.

Frances, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki temel ihtiyaç düzeyindeki ilk basamakları ısrarla göz ardı ediyor. Esas meselenin kendini gerçekleştirme olduğunun farkında ve haklı olarak bunun için de çabalıyor. Çabalıyor dediysek, belki çok da çabalamıyor ama işte “çabalamaya çalışıyor” diyelim. Kendini gerçekleştirmek için gereken kendini verme yeteneği zaten piramidin tepesine belirli bir birikimle ya da familyadan aldığı güçle gelenlerin yapabileceği bir şey. Alt sınıfların ve Frances gibi (filmde ailesiyle de tanış olduk, oradan biliyorum) ABD standartları için orta direk diyebileceğimiz ailelerin bireylerinin kendini gerçekleştirme çabası genellikle inişli çıkışlı, gel-gitli bir süreç. Zaten alt-orta sınıfların bireyleri olarak bizlerin ne istediğimizi bulmamız, arzulamayı arzulamamız ve bu arzuladığımız şeyin gerçekten bizim arzuladığımız şey olduğundan emin olmamız başlı başına bir uğraş, tecrübe ve kendi kendini eğitme meselesi. Dolayısıyla pek çoğumuzun arzularını önüne çıkan zorlukları yıkıp geçen kuvvetli bir vektöre dönüştürebilmeleri için bir ömrü yalan yanlış feda etmeleri, aslında baştan beri nasıl davranılması gerektiğini kavrayıp, sonra çocuk yaparak bunu çocuğuna dayatması gerekiyor. Alt ve orta sınıflar için hem temel ihtiyaçları karşılamak hem de hayallerin peşinden koşup kendini gerçekleştirebilmek için tek bir hayat yetmiyor genellikle. Hiyerarşideki yerinize göre iki, üç hatta dört beş hayat gerekebilir. İşte Frances’in de böyle bir insan olduğu düşünülebilir. Hayallerinin farkında ama peşinden koşmak için yeterince disiplinli değil, ayrıca pek şanslı olduğu da söylenemez. Yine de bir düzeyde inatçı olduğunu görüyoruz. Aslında filmin bu inat üzerine kurulu olduğu da söylenebilir. Bazen bir şeyler yapmak, bazen de bir şeyler yapmamak üzerine kurulu kafa karışıklığıyla bezenmiş tatlı bir inat…

Hayatta bazılarımız bu tanıdık inadı sürdürüyor, bazılarımız da erken teslim oluyor. Herkes proleterleşecek diye bir kural yok elbet, ama illa para kazanma babında olmasa da “düzenli bir meşguliyetin” hem toplumsal mekanizmalarla hem de bu toplumsal mekanizmaların sinsice bireyin psikolojisine sirayet etmesiyle herkese dayatıldığını söyleyebiliriz. Bu düzen talebine karşı Frances entropiyi destekliyor, irrasyonel kararlar almayı rasyonel olarak seçiyor; iyi de yapıyor…

Hayat onu köşeye sıkıştırdığında ise gerçekçi bir ara yol bulmak durumunda kalıyor: Biraz proleterlik, biraz da hayaller. Aslında ilkinin pek çoğumuzun başına gelen bir “felaket” olduğunu düşünürsek, Frances bize başka bir şeyi de hatırlatıyor: Hayat 0 ile 1 arasında değil. Yani bir şey için başka bir şeyi tamamen terk etmek durumunda değilsin. Evet bunun için biraz daha efor sarf etmen gerekir ama durumuna acıyıp da kendini kastre etmenin bedelinden daha az bir bedel, bu fazladan efor. İyi bir dansçı olamayabilirsin, hatta dansçı bile olamayabilirsin ama belki o alanın başka bir tarafında çalışmayı seçip, belki koreograf olabilirsin. İyi bir koreograf da olamayabilirsin ama belki arkadaşlarının ve seni yakından tanıyanların sevebileceği kadar koreografi yapabilirsin. Tüm gün çalışmak durumunda olabilirsin ve Beethoven olmanın vakti çoktan geçmiş olabilir ama belki sadece kendinin keyif alabileceği kadar, 20 dakika boyunca piyano “tıngırdatmak”, ücretli köleliğin kasvetine biraz iyi gelebilir. Frances’in savrukluğunun ve dağınıklığının koreografisine nasıl yansıdığını fark ettiyseniz, aslında yaptığı çalışmaya kendinden ne kadar çok şey katabildiğini ve bunun da özgün bir işin ilk nüveleri olduğunu da görmüşsünüzdür. Evet karamsar bir bakışla filmin bir teslim hikayesi olduğu söylenebilir; lakin bir yandan hayatın gerçekleriyle yüzleşme, diğer yandan da kendini gerçekleştirme konusunda inada ve farklılaşmış, belki de daha olgunlaşmış şekilde mücadeleye devam etme hikayesi olarak düşünmek de mümkün.

Frances Ha filmin sonunda da gördüğümüz gibi hem bir kısaltma, hem de yeni bir kimlik. “Görkemli” Frances Halladay’den hayatın geriye bıraktığı… Halladay’in biraz kısalmış ama şartlara uyum sağlamış, biraz daha kabullenmiş ama mücadelesini de daha gerçekçi ve rasyonel bir çerçeveye yerleştirmiş hali. Zilde yeterli yer olmadığını görünce yazıyı daha küçük yazma, ismi iki satıra sığdırma gibi alternatif aramıyor Frances. Hızlı bir çözüm bulup, soyadını Ha olarak kısaltıyor. Şekle takılmıyor, pratik olarak ilerlemeyi, biraz yolda düşünmeyi, düzenlemeyi, ideal durumları beklemeyi değil de yapıp geçmeyi tercih ediyor. İyi de yapıyor…

Halladay soyadı ona doğumundan gelen bir miras. Belki biraz koza gibi. Koruyucu ve sabit. Ha ise zorunlulukların vasıtasıyla da olsa kendine seçtiği isim. Bu haliyle kozasından çıkmış bir kelebeğe benziyor. Biraz yaralı olabilir belki ama kozasındaki bir kurtçuktan çok daha güzel ve deneyimli…

Konuk yazarımıza Facebook ve Instagram‘dan ulaşabilirsiniz.

HENÜZ YORUM YOK