Gran Torino ya da Dirty Harry daha da kirlenirken…

Clint Eastwood, malum bu zamana kadar Amerikanizmin bayraktarı olagelmiştir. Yönetmen Gran Torino’da da beklendiği üzere bu çizgisinden ayrılmıyor. Afro-Amerikan, Latin ve Hmongların doldurduğu sokağı terk etmeyen son Amerikalı, inatçı Kore gazisi Walt Kowalski (Clint Eastwood) Amerikan muhafazakâr kesiminin karikatürize edilmiş hali adeta; kendi toprağını radikal bir tavırla savunması, farklılıklara karşı hoşgörüsüzlüğü ve yabancıların içişlerine burnunu sokmayı görev telakki etmesi onun başlıca özelliklerinden.

Ercan Dalkılıç

Bir otomobil fabrikasından emekli olduktan sonra sade bir hayat sürmekte olan Kowalski, eşinin ölümü ile iyice yalnızlaşmıştır. Orta kuşak oğulları ile arası hiçbir zaman iyi olmayan, zamane çocuklarına karşı ise nefret kabilinden hisler besleyen bu adam, gayet klişe bir gelişmeyle, ırkçı çetenin elinden komşu Hmong kızını kurtararak, belki de yıllardır özlemini çektiği sıcak aile ortamının içinde bulur kendini. Amerika’nın 11 Eylül’le birlikte değişen toplumsal yapısından bolca izler içeren filmin, söylem olarak gerçekleştirdiği manevralar şapka çıkartılacak cinsten.

Filme adını da veren ‘Gran Torino’ 72 yapımı klasik bir Ford modeli, bildiğiniz üzere Kowalski, Tarantino’ nun Ölüm Geçirmez (Death Proof, 2007) filminde saygı duruşunda bulunduğu Ölüm Noktası (Vanishing Point , Yön: Richard C. Sarafian, 1971)filmindeki sürücünün adı aynı zamanda. Bu iki Kowalski karakteri de toplum dışı fakat bizim Kowalski diğer Kowalski gibi anarşist-nihilist bir çizgide değil. Kore’de bir düzine çekik gözlü öldüren bir günahkâr olarak resmedilen, ağzından ırkçılıkla ilgili kötü sözler eksilmeyen bir küfürbaz fakat ırkçı da değil! Mahalledeki çetenin yeni ailesine musallat olmasıyla bir arınma sürecine giren Kowalski’nin, koruma altına aldığı Thao (Bee Vang) ile münasebeti de gayet manidar. Zira fena halde ABD’nin üçüncü dünya üzerindeki tahakkümünü anımsatıyor. Çete ile aile arasında husumet ise zerre inandırıcı olamaması bakımından, filmin dramatik yapısındaki göze çarpan en büyük gediklerden.

Filmdeki karmaşa bununla da sınırlı değil, Amerikan ailesinin çürümüşlüğüne, Hmong cemaatinin birbirine bağlılığıyla destekli bir atıfta bulunan film, toplumun yabancıları benimsediğinin kanıtlarını sunarken gayet pişkin. Vietnam savaşının ardından, Amerikan kuvvetlerinin bölgeyi terk etmesinin hemen akabinde o zamanki işgal müttefikleri Çin, Tayland ve Laos’da bir çok insan öldürülmüştü. Bu saldırılar esnasında bir çok Hmong, başta Orta Amerika olmak üzere ABD’nin bir çok bölgesine göç etmişti. Siyasal gelişmelerden ve toplumcu bir bakış açısından uzakta seyreden film, olan biteni bireysellik çerçevesinde ele alma gafletine düşmüş.

Amerikan sinemasının 11 Eylül’den sonra geçirdiği başkalaşımın bariz bir tezahürü olan Kowalski, çeşitli süper kahramanlarla ilk aşaması gerçekleştirilen sistemli bir yapı-bozum sürecinin uzantılarından. Bilindiği üzere, bu zamana kadar çizgi roman köklerine bağlılığını korumuş olan Batman serisinde, 2005’te koltuğu Batman Başlıyor (Batman Begins)’la devralan Christopher Nolan, seriye yeni bir şekil vermişti. Kara Şövalye (Dark Knight, 2008) filmiyle de bu süreç bir adım öteye taşınmış, Batman bir çizgi kahramandan ziyade, derin devlet işlevi gören karanlık bir isim gibi resmedilmişti. Özünde işbirliğinden hoşlanmayan, şatosunda tecrit bir şekilde yaşayan Batman, bürokratlar ve askerlerle işbirliğine giren, üstelik şatosundan Manhattan’daki bir daireye naklolan Kara Şövalye’ye evrilmiş, serinin önceki filmlerine aykırı bir ‘kara kahraman’dı artık. Gotham’da tamamen reelleştirilerek aslında sembolize ettiği New York’a dönüşmüş, Kara Şövalye’nin, intihar bombacısı görünümündeki, sistemin ötekileştirdiği Joker’i alt etme mücadelesine fon oluşturuyordu. Sovyet’lerin yıkılmasından sonra kurulan tek kutuplu dünya, 11 Eylül ve İkinci Körfez Savaşı’yla birlikte yerini yavaşça Yeni Dünya Düzeni olarak adlandırılan düzene bırakırken, eski dünyanın hakim gücünün korku ve paranoyalarının beslediği bir çok unsuru barındıran Kara Şövalye, Gran Torino’nun da ardılı olduğu bu ‘yeni akım’ın en öne çıkan örneğiydi.

Gran Torino ise akımın bütün karakteristik özelliklerini taşıyan, geliştirdiği çözümlemelerle daha da maniple eden bir söylev. Kowalski’yi İkinci Körfez Çıkarması’ndan ağır yaralar alarak ayrılan ve yıkılan imajını geri kazanma telaşındaki ABD olarak görebilirsiniz. Film boyunca Sphagetti Western estetiğindeki fiyakasıyla poz kesen, elinde üzerinde birliğinin flaması bulunan çakmağıyla, aile (Batı) için tehdit oluşturan mahallenin kabadayısını (Saddam) ‘kendini Mesih gibi feda ederek’ yok eden Kowalski, Hollywood’ un Kara Şövalye ile iyiden iyiye kendini açık eden ‘yeni dönem’ temsilcilerinden en kirlisi olarak başı çekiyor -şimdilik…

Gran Torino 

Yönetmen: Clint Eastwood

Senaryo: Nick Schenk, Dave Johannson

Oyuncular: Clint Eastwood, Christopher Carley, Bee Vang, Ahney Her

Yapım: 2008, ABD , 116 dk.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin