Kimi filmler vardır, iyi başlayıp hüsranla sonlanır. İşte Scrap Heaven (Sukurapu Heiban) maalesef bu tür filmlerden biri. Yazının başında bu durumu dile getirmem ne kadar iyi oldu bilemiyorum ama okuyucu kaçırmamak adına onlarca takla atan sitelere inat, gerçeği de saklayacak değiliz. (Şu noktada paragrafı uzatmak için yazdığım aşikâr sanırım.)

 Tuğba Keleş

Film, Shingo (Ryo Kase), Tetsu (Jô Odagiri) ve Saki Fujimara (Chiaki Kuriyama) olmak üzere üç farklı karakter üzerinden yürüyor.

Shingo, son derece içine kapalı bir asosyal olmakla birlikte, aslında karakterine çok ters bir meslek icra etmektedir. İnanması belki zor ama o bir polis memurudur. Üstelik yaptığı masa başı iş onu tatmin etmemekte, amirinden kendisini cinayet masasına atamasını istemektedir. Ama elbette cinayet masası ile ilgili hiçbir potansiyel taşımayan gence şefi düpedüz nanik yapmaktadır.

.

Genç kızlar sıkı dursun, yakışıklı Jô Odagiri tarafından canlandırılan Tetsu ise kendi deyimiyle profesyonel tuvalet temizleyicisidir. Asi karakterli olması bir yana, kimseye pabuç bırakmayacak elemanda, tuvaletlerde geçirdiği boş zamanın etkisinden midir nedir, büyük bir felsefe yapma potansiyeli bulunmaktadır. Kısaca onun için Tuvaletlerin Efendisi demek mümkündür.

.

Kill Bill Vol.1 (2003) veyahut Battle Royale’den (2000) hatırlanabilecek olan Chiaki Kuriyama tarafından canlandırılan Saki ise asosyal bir eczacıdır. Sağ gözünün olmayışı, kendisini çocukluğundan beri dış dünyadan yalıtmasından neden olmuş, kendini eczanesinde tuhaf deneyler yapmaya adamıştır.

Üç karakterin yaşamı, bir akşam iş çıkışı bindikleri otobüste kesişir. Otobüs şoförünü rehin alan tipik bir Japon beyaz yakalısı, fakirlikten eşek gibi çalışarak kurtulmasına rağmen bu sefer de iş verenlerine eşek gibi hizmet etmeyi kendine yediremediği için böyle bir eyleme girişmiştir. Elinde küçük tabancasıyla otobüsün tek yolcuları olan Saki, Tetsu ve Shingo arasında kağıt-makas-taş ile seçim yaparak, rus ruleti oynamaya karar verir. Ruletin sonucunda aslan gibi adam Tetsu vurulur ama Saki’nin fırlayan gözünden etkilenen (!) rehineci silahını kendine doğrultur ve intihar eder.

Otobüste yaşadıkları olaydan üç ay sonra birbirleriyle hiçbir şekilde bağ kurmamış olan Saki, Tetsu ve Shingo’nun hayatları, Shingo’nun atılımıyla yeniden kesişir. Önce Shingo’nun hayallerinde kurduğu güçlü karakterin cisimleşmiş hali Tetsu ile Shingo, işbirliği yaparak mânâsız hayatlarına mânâ katmak üzere bir intikam timi kurarlar. İntikam üslerini umumi tuvaletlere kuran ikiliye daha sonra dolaylı yoldan Saki de istemeden katılacaktır. Bu süreçte Saki ile Shingo arasında tuhaf bir ilişki de filizlenmiştir. Ama tuhafın altını çizmek isterim. Shingo ile Tetsu kendilerine başvuran kişilerin intikam isteklerini hayata geçirirken, bir müddet sonra kontrolü elden kaçırırlar ve istenmeyen bazı olaylara sebebiyet verirler.

Yönetmen Sang-il Lee, Japonya doğumlu ve Japonya’da ikamet eden bir Koreli aslında. Filmografisi içerisinde Ryu Murakami’nin aynı adlı romanından uyarlanan 69 (2004) adlı filme aşinayım sadece. Dünya 1968’de özgürlük için mücadele ederken, Japonya’ya bir yıl geç gelen özgürlük hareketleri çerçevesinde iki delikanlının etrafından gençliğe bakış atan ortalama bir filmdi 69. Maalesef Scrap Heaven da finale doğru büründüğü ahlakçı bakış açısıyla, gözümde ortalamanın üzerine çıkmayı başaramadı. Japon usulü olmak üzere son derece eğlenceli başlayan ama işlerin çığrından çıkması noktasında, sanki çok önemli bir şey anlatıyormuş gibi sevimsiz gerçeğe bağlayan film, bu haliyle yalnızca sıradan olmayı başarmış.

Scrap Heaven

Yönetmen: Sang-il Lee

Senaryo: Sang-il Lee

Oyuncular: Ryo Kase, Jô Odagiri, Chiaki Kuriyama

Yapım: 2005, Japonya, 117 dk.

 

 

 

 

5 YORUMLAR

  1. ne güzel filmler hakkında, ne güzel yazılar yazıyorsunuz, harikasınız, çok güzel, evet, ama biz, yani film izlerken ana dillerinden başka bir dilden yararlanamayan, uzakdoğu sineması hayranı bazı zavallı sinefiller olara biz, sizin bu ballandıra ballandıra anlattığınız, türkçe altyazısı bulunmayan bu güzel filmleri sadece anlattığınız kadarıyla kafamızda canlandırmakla kalıyoruz. sizden ricam ya alt yazısı olmayan bu güzel filmleri anlatıp, lisanınız ile biz zavallılara hava atmaktan vazgeçin ya da altyazısı bulunmayan bu filmlerin altyazılarını da hazırlayarak, biz sinefillerin hayır dualarını kazanın, ve havanıza hava katın!

    • Sevgili İsim Yok,

      İçinde bulunduğunuz durumu az buçuk anlar gibiyim. Ama sinefilliğinizi “zavallı” durumuna getiren şey, benim Türkçe altyazısı olmayan filmler hakkında yazmam değil, sizin sinefil olmanın anlamını tam kavrayamamış olmanız olabilir mi acaba? Zira belirttiğiniz o hava atma amaçlı kullandığım lisanı ben, bilmediğim dillerdeki filmlerin bilmediğim dillerdeki altyazılarını okuyarak öğrendim desem, düşünceniz ne olur merak ediyorum.

      Altyazı hazırlama meselesine gelince, ricanız bana tuhaf gelmekle birlikte, hadi herşeyi geçtim diyelim, dvd’den seyrettiğim ve yazdığım filmlerin altyazısını nasıl hazırlayabilirim? Ama sanırım bunu yazmam, ayrı bir hava atma durumuna işaret edecek! Neyse ki yeteri kadar hava atabilmek için saçım uzun…

      Yine de bazı şeyleri anlamamı kolaylaştıran ve sağ gösterip sol vuran yorumunuz için teşekkür ediyorum. Sanıyorum ileriki günlerde de hava atmaktan vazgeçmem pek mümkün görünmüyor. Kim bilir, belki bir adım daha atar ve altyazısız seyrettiğim bilmediğim lisandaki filmlerle havama hava katar, şişer patlarım.

  2. Sayın Tuğba Keleş,

    Öncelikle bilmenizi isterim ki hangi dili nasıl öğrendiğiniz, nasıl özverilerde bulunduğunuz, sinefilliğin sizin için ne anlama geldiği falan beni zerre ilgilendirmiyor. Ben kıskanç ve aç gözlü bir insan olarak, nereden nasıl faydalanabilirim onun hesabındayım. Bunun için de sizin gibi internet camiasında sinema üzerine alt türlerle ilgili neredeyse kanaat önderliği vasfında birikime sahip, değerli insanları takip etmeye çalışırım. Bakarım ne izlemiş, ne demiş, ne önermiş, ne anektotmuş bunları ben hep bilmek isterim. Ama bazen öyle oluyor ki…Bakın yine sinirlendim. Şöyle anlatayım. Mesela siz Tuğba Keleş, bir partiye katılmak üzere özel bir mekana giriyorsunuz. Ben de sizi takip eden bir insan olduğum için hemen peşi sıra mekana girmek istiyorum. Sonuçta benim sizden neyim eksik değil mi? Ama vay canına o da ne? Giriş parolasını bilmediğim için kapıdaki fedai mekana giremeyeceğimi söylüyor. Ben de sinirlenip cüssesine bakmadan kendisine sövüyorum. O da yakalayıp beni bir güzel hacamat ediyor. Sonra siz mekandan çıkıp parti ile ilgili bir yazı kaleme alıyorsunuz. Ama yazdığınız bu yazı benim ve benim gibi partiye katılamayanlar için magazinel bir dökümandan başka hiç bir şey ifade etmiyor ne yazık ki. Tepkim bunadır. Elbette ki böyle bir durum için sizden fedakarlık beklemek, kapıdaki fedaiye sövmek kadar boş ve beleş bir iştir, bunun ben de farkındayım. Ama en başta belirttiğim kıskanç ve aç gözlü bir insan olmanın yarattığı bu kötücül duyguları bir şekilde dışa vurmak gerek öyle değil mi? Bu uzak doğulularda hep böyle küçük şeylerden psikopatlaşmıyorlar mı zaten? (Bu arada yeni perdeleriniz çok beğendim.) Belki de siz haklısınız, hiç izleyemeyeceğin bir filmin krtiğini okumanın yarattığı çaresizlik o kadar büyük olsaydı mutlaka bir yolunu bulup insan. Demek ki neymiş hem fesat hem kıskanç hem de tembelmişim.(Hmmm)

    Yazı hiç planlamadığım bir şekilde başka yerlere gittiği için sonunu bağlayamıyorum ilgilendiğiniz için teşekkürler, hoşça kalın iyi günler.

    • Sevgili İsim Yok,

      Sinefillik ile ilgili zerre kadar ilgilenmediğiniz yorumum, üstünüze alınmanıza neden olduysa, bence artık bazı terimleri gelişigüzel kullanmamaya çalışın. Aslına bakılırsa sinefil, kanaat önderi vb. kavramları kendim için kullanmadığım gibi kullanan başkasına da şüpheyle bakarım. Ayrıca seyrettiğim filmleri başkasına tavsiye etmemek gibi bir huyum olduğundan, yazılarımda belki fark etmişsiniz belki etmemişsinizdir, çok nadiren film tavsiye ettiğim olmuştur. Demek istediğim, seyrettiğim şeyleri başkasına izlettirmek gibi bir hissiyatım yok. Ah bakın, ben de bencil çıktım!

      Bazı şeylere ulaşamıyor oluşunuzun sinirini benden çıkarmanızı kıskanç ve açgözlü oluşunuza bağlamanız, yorumunuzu cevapsız bırakmama isteğinden kaynaklanan şu anki cevabımı gayet gereksiz kılıyor aslında ama, okuyucusunu yüzüstü bırakan biri olmak da istemem. Demem o ki, beni fazla ciddiye almışsınız. (Bu arada perde denilen zımbırtı hayatta en nefret ettiğim şeyler arasında geldiğinden yenilemek gibi bir durumum söz konusu olmadığı gibi eskisinden de kurtulmaya çalıştığımı ekleyeyim). Velhasıl siz sağ ben selamet. Size naçizane tavsiyem (bencilliğimi bir kenara bırakırsam), internet gibi bir kaynağı biraz daha derin kurcalamaya çalışın. Başkasının havasını alacağım diye kendi havanızın kontrolünü elden kaçırmayın. Yorum yaptığınız için ben teşekkür ederim bir kere daha. Fazla kafanıza takmayın. Güzel şeyler seyredin. Size de iyi günler…

CEVAPLA