Hırsızlar nedense hep sevilir! (OCEAN’S ELEVEN / Ocean’s Eleven)

Kapkaççılardan, hortumculardan illallah dediğimiz şu günlerde atılacak başlık değil bu elbette. Ama sözünü ettiklerimiz beyaz perdenin sevimli hırsızları. Ocean’s Eleven filmindekiler gibi karınca ezmez Robin Hood’lar…
(2002)

Steven Soderbergh’in son numarası Ocean’s Eleven imkânsız bir hırsızlığın gerçekleştirildiği bildik soygun filmlerinden. Yalnız bu kez hırsızlar dahi olmanın yanında, yakışıklı olma özelliği de taşıyorlar. Brad Pitt ve George Clooney film boyunca sanki ‘kim daha yakışıklı’ oynuyorlar. Soderbergh’in ustalığı, filmdeki yıldız ve karakter zenginliği ile birleşince ortaya keyifli bir macera çıkmış. Zaten böyle farklı özelliklere sahip insanlardan oluşan bir ekip etrafında dönen neredeyse her hikaye sinema seyircisini koltuğa çiviler. Denenmiş, sağlam, sonuç veren bir formüldür bu.

Filmde soygun planı yapıp, ekibi toplayan Ocean’ı canlandıran Clooney gerçek hayatta da aynı görevi üstlenmiş. Clooney bu filmde rol alan yıldızlarla tek tek konuşmuş ve onları normal ücretlerinin çok altında bir paraya bu filmde rol almaya ikna etmiş. Kısaca filmde onca yıldız seyretmenizi Clooney’ye borçluyuz. Aktörle ilgili ilginç başka bir nokta, aynı yönetmenin idaresinde ikinci kez bir hırsızı canlandırıyor olması. Clooney, Soderbergh’in Jennifer Lopez’li Out of Sight / Aşk ve Para adlı filminde da uslanmaz bir hırsızdı. Dikkat et George, alışkanlık yapmasın!

Aynı şekilde Julia Roberts da Erin Brokovich’ten sonra ikinci kez bir Soderbergh filminde rol aldı.

Ocean’s Eleven hayatın gerçekleriyle pek bağdaşmayan bir sinema geleneğini gündeme getirmeme fırsat verdi. Hırsızların gerçek hayatın aksine sinemada yüceltilmesinden söz ediyorum. Yaratıcı beyin o kadar sevimli çizer ki hırsız karakterlerini, hikayedeki en dürüst, en namuslu, en iyi oymuş gibi gelir bize. Hırsızın yakalanmasını istemeyiz hiç. Polis onu yakalayacak, çalacağı her ne ise onu çalamayacak diye hop oturur, hop kalkarız. Beyaz perde hırsızlarına iltimas geçmemizin nedeni yoksa bu değil de, insanın içinde yatan başka bir dürtü müdür? Hepimizin içinde hırsızlık yapmaya, kolay para kazanmaya yönelik bastırılmış bir istek mi vardır? Nedenini bilemiyorum ama benim bildiğim bir şey varsa, o da sinema tarihinin sevimli hırsızlarla dolup taştığıdır.

Dünyanın en tanınmış hırsızları Arsen Lüpen ve Fantoma yazın dünyasından sinemaya transfer olan hırsız kahramanlardandır. Ucuz roman olarak tabir edilen yazının ürünü olan bu iki hırsızın maceraları ülkemizde de çokça tüketilmiştir. Arsen Lüpen beyfendiliği, Fantoma ise kılıktan kılığa girmesi ile meşhurdur. Fransız yapımı Fantoma filmlerinin TRT1’de gösterildiğini hatırlıyorum. Fantoma’yı yakalamaya çalışan Komiser Juve, yani Louis De Funes bu acar hırsızın peşinden umutsuzca koşardı.Televizyon dizisinden, oldukça hayal kırıklığı şeklinde sinemaya transfer olan Saint’i de unutmayalım. Val Kilmer’ın canlandırdığı Saint sanki hırsızlığı, kötülerle savaştan artan zamanlarında hobi olarak yapıyordu.

Hırsızlık konusunda bir başka tecrübeli isin Robert Redford’tur. Butch Cassidy and Sundace Kid’te Paul Newman’la birlikte dünyanın en tatlı haydutlarını canlandırdıktan sonra, Sneakers filminde bu kez daha kalabalık bir ekiple çalışıyordu. Pay Back’te Mel Gibson, Buster’da Phil Collins, 60 Seconds’da Nicholas Cage, Hudson Hawk’da Bruce Willis (Türkçe ismi ne oldu bu filmin dersiniz; Sevimli (!) Hırsız), Entrapment’da Sean Connery, Thomas Crown Affair’da önce Steve McQueen, sonra Pierce Brosnan ekmeğini hırsızlıktan kazanan ama yine de gönüllerde taht kurmayı başaran kahramanlar olarak çıktılar karşımıza. Bu hırsız kahramanlara kabahat bulamamamızın nedeni olarak, hiç kan dökmemeleri, zor durumdakilere yardım etmeleri ve genellikle ihtiyacından fazlasına sahip olanlardan çalmaları sayılabilir. Hatta bazen bir tehdit altında, bir sevdiklerini kurtarmak adına hırsızlık yaptıkları olur. 60 Seconds / 60 Saniye’de olduğu gibi. Sonuç olarak beyaz perde hırsızlarının genellikle Robin Hood şeklinde çizildiklerini söyleyebiliriz. Ve de sinema severlerin Robin Hood’ları her daim sevdiklerini…

Ocean’s Eleven (2001)
Yön: Steven Soderbergh
Oyn: George Clooney, Brad Pitt, Julia Roberts, Matt Damon, Andy Garcia

3 YORUMLAR

  1. KutsalKütük pek çok konuda yaptığını burada da tekrarladı; Ocean's Eleven'ın suyu çıktı! Rat Pack'in başrolleri paylaştığı ilk ve orijinal Ocean's Eleven'ın üzerine tanımam.

    İşbu nedenle, Clooney & Pitt'li versiyonlarını izlemeye değer bulmadım bile.

    Tıpkı, Sir Michael Caine'in başrolde olduğu, 1969 yapımı, ilk ve orijinal Italian Job'ı izledikten sonra, "artık sürekli kendini tekrar etmeye başlayan" Edward Norton'lı 2003 versiyonunu izlemeye dayanamadığım gibi.

  2. Sanıyorum tersninja'nın sinemaseven en cahil üyesi benim.. Yıllardır sinemaya giderdim. Derininden sinema mevzularına sayenizde dalıyorum. İyi mi oluyor diye bazen düşünüyorum.. Eskiden daha az şey bilirdim..Acaba filmleri daha mı mutlu seyrederdim:)

    Şimdi yeni yeni öğrendiklerimle seyretmekte olduğum filmin önceleri farketmediğim konularında ayrıntılara dalıyorum ve hımm..bir bakıyorum film bitmiş.:))

    Yazım tekniği bana enteresan gelen, duyarlı ve harbi biri olduğunu düşündüğüm Goddless Artemis’in tersninja daki yorumlarını okumayı seviyorum.. Ama çoğunlukla yazdıkları aşağılık kompleksi hissetmeme yol açıyor..Yoo.. Onun kabahati yok benim kendi durumumdan..

    Mesela “Ben de Nagasaki ve Hiroshima’yı Unutmuyorum” diyor.. Oysa ben tersninja da okumasaydım yeni nesil Japon gençleri gibi unutmuştum.. Orijinal seslendirme ve Türkçe altyazı diye girdiğim pek çok film Türkçe seslendirme çıkmıştır ve sesim çıkmamış uslu uslu seyretmişimdir. Oysa O’nun tepesinin tası atıyor ve durumu kınıyor..

    Rat Pack de neyin nesidir diye baktım .. aa..Frank Sinatra,Dean Martin’ de zamanında Ocean Elevan’ı çevirmişler.. Bayılırım onların filmlerine.. Artemis ilkini bilince protest davranıp Clooney & Pitt’li versiyonunu izlemeye bile gerek duymayabiliyor.. Oysa ben sadece onlar var diye gidip izlemişdim..İtiraf ediyorum.. Üstelik çok da b e ğ e n m i ş t i m..

    Ama eski ile yeni filmler arasında tam kıyaslama yapamıyorum ki henüz..

    Son olarak şunu söyleyeyim Artemis’in : “KutsalKütük pek çok konuda yaptığını burada da tekrarladı” cümlesindeki “KutsalKütük” ün ne olduğunu çıkarmak için epey kafa patlatacak kadar narin“wood” vaziyetteyim anlayın artık:)

    Ama asla umutsuz vaka degilim.. Bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıp dusturunu ilke edinip, sizlerden çok şey öğreniyorum.. Gerçekten tüm samimiyetimle yazıyorum..Sağolun..

  3. @ neva:

    Sevgili arkadaşım,

    KutsalKütük, benim Hollywood'u tanımlamak için kafamdan uydurduğum bir kelime. Açılımı basit:

    "Holly", bir çalı (yanılmıyorsan çobanpüskülü olmalı) türünün adı İngilizce'de. Ben onu alıp, "Holy" haline getiriyorum ki bu da Hollywood'da yerleşik sinema sektörünün dokunulmazlığına istinaden, -dalga geçme amaçlı- kutsal(!) anlamına geliyor. Eh, "Wood" da tahta demek ama onu kabalaştırararak kütük diyorum.

    Hollywood => Holywood => KutsalKütük oluyor böylece.

    Ayrıca, bazı şeyleri bilmemeniz cahilliğinizden değil, olsa olsa gençliğinizdendir. Blogger profile'ıma bakarsanız, aramızdaki yaş farkını görebilirsiniz.

    Üstelik, bazı konularda eksiklerini görüp, kabul edip, kendini geliştirmeye çalışmak büyük bir erdemdir ki sizin yaptığınız da bu. Ne güzel! Yeni nesillerde pek nadir rastlanan bir erdeme sahipsiniz. Ben de sizi tebrik ediyor ve teşekkür ediyorum :o)

CEVAPLA