İstanbul sevdalısı şair Sunay Akın: Onun hala oyuncakları var!

Sunay AkınLandlord

Her şair şiirlerine konu etmiştir yedi tepeli şehri. Ama İstanbul çoğunun şiirinde yalnızca bir motif olmuştur. Orhan Veli, Nazım Hikmet, Cemal Süreyya gibi İstanbul’u hissetmiş, şiirlerinde İstanbul’a ilan-ı aşk etmiş şairlerdir. Sunay Akın bu şairlerin belki de günümüzdeki son halkası. Sunay Akın, bugüne dek kitaplarında İstanbul’un kıyısında köşesinde kalmış öyküleri, unutulmaya yüz tutmuş anekdotları biraraya getirdi. İYetmedi ailesine ait olan bir İstanbul köşkünü oyuncak müzesi haline getirdi. © Ters Ninja

Sunay Akın aslen Trabzon’lu. Ama İstanbul’a olan aşkı öylesine büyük ki, bu aşk eserlerinde öylesine su yüzüne çıkıyor ki, İstanbul’lu olmayı ondan daha fazla hak eden yok. 10 yaşında göç etmiş Sunay Akın’ın ailesi İstanbul’a. “Babam terziydi. Mahareti ve zekasıyla işlerini büyütüp bir konfeksiyon mağazası açmıştı Trabzon’da. Ama içinde bir ukte vardı. Okuyamamıştı ve çocuklarının kendisinin aksine iyi bir eğitim görmesini ve sosyal bir çevrede büyümesini istiyordu.” Terzi Tuncay kafasına koymuştu. Ailesini İstanbul’a götürecekti. Bu kararı verdiği andan itibaren beş sene çocuklarını her yaz birkaç haftalığına İstanbul’a götürmeye başladı. Bu koca ve karmaşık şehre gelmeden önce oğulları bu şehri tanısın, alışsın istiyordu. Sunay Akın, böyle fedakar, böyle ileri görüşlü bir babası olması sayesinde İstanbullu olmuş işte. Zaman geçmiş İstanbullu Sunay Akın, şair Sunay Akın olmuş.

Sunay Akın

Şair Sunay Akın, isminin önüne takılan bu sıfatın sorumluluğunu her daim hissetti, hissettirdi. Sırf şiir yazmakla şair olunmadığının bilinciyle inşa ettiği “şair duruşu”nu hiçbir şartta bozmadı. Şairce tartışmalar dışında, polemiklerden uzak durdu. Örneğin, Şiir Cumhuriyeti ilan ettiği Kız Kulesi’nin turistik bir tesise dönüştürülmesini elbette protesto etti. Ama bu çıkışı, kimileri gibi kitap satışlarını artıracak popülist bir strateji uğruna değil, İstanbul’a duyduğu hassasiyetin sürüklemesiyle yaptı. Söz konusu hassasiyete Sunay Akın’ın yalnızca şiir kitaplarında değil, Kızkulesi’ndeki Kızılderili, İstanbul’da Bir Zürafa, Önce Çocuklar ve Bayanlar, Kırdığımız Oyuncaklar gibi düz yazı kitaplarında da rastlamak mümkün. Sunay Akın çok okunan, özellikle gençler tarafından çok sevilen bir yazar. Sunay Akın’ın bir paneline ya da tek kişilik performanslarına gitmeniz, bu gerçeğin farkına varmak için yeterli. O gençlerin kendisine yaklaşımı, onun duyarlı tavırlarına gösterdikleri hayranlık, insanın gelecek nesillere daha da bir umutla bakmasına yol açacak cinsten. Sunay Akın şu sıralar hem maddi hem de manevi anlamda varını yoğunu açtığı oyuncak müzesi için harcıyor. Kitaplarından, gösterilerden kazandığı her kuruş müzenin bir köşesinde sergilenecek eski bir oyuncağa gidiyor.

Eski Beşiktaş

Sizin İstanbul’la çok farklı bir ilişkiniz var. Tabir-i caizse sevgili gibisiniz. Bize sevgili İstanbul’unuzla ilk tanıştığınız günleri anlatır mısınız?

Taşrada doğan çocuklar İstanbul’u, İstanbul’da doğan çocuklardan daha çok severler. Çünkü İstanbul’da doğan çocuklar deryada olup, deryadan habersiz balık gibidirler. Ama Anadolu’da doğup büyüyenler, özellikle benim kuşağım için İstanbul büyülü bir şehirdi. Biz İstanbul’u ilk sinemanın beyazperdesinde gördük. Otomobillerin olduğu, insanların güzel güzel giyindiği, boğazda aşıkların buluştuğu, tarihi filmlerde surlarında kılıç tokuşturulduğu bir şehirdi bizim için İstanbul. Ulaşılması gereken bir yerdi. Babam her yıl iki kez İstanbul’a giderdi ve her geldiğinde bavulundan oyuncaklar çıkardı. İstanbul, büyük bir oyuncakçı dükkanı… Bir çocuk nasıl sevmesin İstanbul’u; dünyanın bütün oyuncakları oradaydı sanki. İlk kez beş yaşında geldim İstanbul’a. O güne dek ancak beyazperdede gördüğüm İstanbul’u, o zaman tanıdım. Yalnızca filmlerde gördüğüm yerlerde fotoğraf çektirdim. O fotoğrafların yer aldığı albüm daha sonra Trabzon’da salonun baş köşesine kondu. Salon misafir geldiğinde açılırdı, çocuklara yasaktı. Misafir geldiğinde, albüm eline verilirdi, çayı beklerken baksın diye. Gururlanırdım onlar bakarken. Filmlerde gördüğümüz yerlerin fotoğrafları ve her karede ben varım. Özlemle bakardım ben de o fotoğraflara. Bir gün tekrar İstanbul’a döneceğimin hayalini kurardım.

Üsküdar Vapuru

İstanbul’a ilk gelişinizle ilgili yüreğinize, aklınıza yer eden anılarınız var mı?

İstanbul’a geldiğimizde şehrin oturulacak en güzel semtine taşındık: Üsküdar, Çiçekçi… İstanbul’un en güzel yeri Çiçekçi’dir, çünkü yalnızca oradan baktığınızda tarihi yarımadayı, Galata Kulesi’ni, Kızkulesi’ni görebilirsiniz. Ben zenginleri anlayamıyorum. Hiçbir zaman doğru yerde oturamamışlar. O Salacak’ta, Setüstü’ndeki evler varken, Ulus, Levent, Nişantaşı, Cihangir’e sıkışıp kalmışlar. Setüstü’nde bir evim olsa, manzara gören odayı öyle herkes gibi salon yapmam, kurarım yatağımı. Düşünsene İstanbul’la yatıp İstanbul’la kalkıyorsun… Her gece İstanbul’a baka baka uyurum. İşte benim çocukluğum böyle bir yerde geçti. Selimiye İlkokulu’nda okudum. İstanbul’daki ilk arkadaşım kim oldu biliyor musunuz? Ömercik. Annem daha evi yerleştiriyordu, biz de ağabeyimle sokağa çıkmıştık. Bakkalın önünde kalabalık bir çocuk grubu var. Ağabeyim benden daha girişken, onların yanına gitti. Benim gözüme duvara dayanmış bir bisiklet çarptı. Zili gıcır gıcır parlıyordu. Hayran hayran, ona bakıyorum. Arkamdan biri seslendi: Binmek ister misin? Bir döndüm, yıllarca beyazperdede gördüğüm Ömercik tam karşımda. Allah Allah! İstanbul’da mıyım, sinemada mıyım? Ömercik filmlerde olduğundan daha da iyi kalpli olduğunu gösterdi, o bisikleti bana verdi. Yalnızca kız arkadaşının oturduğu sokaktan geçerken o biniyordu bisiklete.

Eyüp Oyuncakları

İstanbul’la ilgili geçmişe dönük özlemleriniz var mı?

Olmaz olur mu? Fok balıkları. Eskiden İstanbul Boğazı denince akla gelen ilk canlılar onlarmış. Ben onların sonuncusunu gördüm. Galata Köprüsü’nde bir mavnada gösteri yapıyordu. Altmışların sonu, yetmişlerin başı. Adı Yaşar’dı. Şimdi de getirtip boğaza salsak fokları ne güzel olur. Ya da Kızkulesi’nde bir fok heykeli yapsak…

Bir de Eyüp oyuncakları var. Evliya Çelebi seyahatnamesinde orada yüz tane oyuncakçı olduğunu yazar. Yetmişli yıllarda Eyüp düzenlendi. O düzenlemede el yapımı tahta oyuncaklar yapan oyuncakçılar açılamaz mıydı oraya?
İstanbul tarihine mal olmuş bir gemi mimarimiz var. En güzel kadırgalar yapılırmış eskiden. Ben hiç kadırga görmedim. İstanbul’un Kız Kulesi gibi tarihi mekanlarını lokanta yapmak yerine kadırgalar inşa etsek eskisiyle birebir, Haliç’e koysak… Onları işletmeye açabilirdik mesela. Ama bunu para kazanma dürtüsüyle değil, kültürel amaçla yapmak şart. Para sonradan gelir. Düşünsene Haliç’te ışıklandırılmaş 20 –30 kadırga. İstanbul’a hizmet köprü altlarına çiçek dikmekle olmaz.

Kişisel geçmişinizden ne gibi özlemleriniz var?

Eskiden cebimizde para yok, çıkardık Çiçekçi’de sokağa. Bostandan domates koparır, fırına giderdik. Eğri büğrü, gramajı eksik ekmekleri kenara ayırırlardı o zamanlar, satmazlardı. Ama atmazlardı da… İhtiyacı olana veririz diye… Giderdik alırdık onlardan. İnerdik Salacak’a midye çıkarırdık. Ateş yakıp afiyetle yerdik. O zamanlar şimdi ki gibi değildi. Küçükken yazın içimize hep mayo giyerdik. Ne olur, ne olmaz diye. Deniz kıyısına yolum düşer belki, canım çeker bir dalarım çıkarım diye. Şimdi nerede.

salacak plajı 1937

Denizin pislenme sürecini iyi hatırlıyor musunuz?

Çok iyi hatırlıyorum. Ben 70’lerde Salacak Plajı’nda yüzmeye bayılırdım. Sonra plaj kapandı, biz yine Salacak’ta ama bu kez kayalıklarda yüzmeye başladık. Arabalı vapura biner, sonra üstünden atlardık gizlice. Yasaktı aslında, kızarlardı bize. Sonra Erenköy’e taşındık. Fenerbahçe ve Göztepe’de sahilde girmeye başladık denize. Kıyılar kirlendi, Caddebostan’dan sandal tutup açıkta denize girmek zorunda kaldık. 80’li yıllarda oralar da kirlendi, adalara gittik. Artık İstanbul’da yaşıyoruz ve denize giremiyoruz. Üstelik bu durumu da kanıksadık. Babam zamanında derdi ki, “Oğlum bir gün suyu şişelere koyup sokaklarda satacaklar.” Gülüp geçiyorduk. Gerçekten dediği oldu babamın. Gelecekte bizi başka daha neler bekliyor Allah bilir.

Beylerbeyi Sarayı

İstanbul’da zamanla deniz gibi elimizden yitirdiğimiz daha pek çok şey var. Sizin aklınıza gelen böyle mekanlar var mı?

Beylerbeyi Sarayı’nın elli dönümlük bölümü geyiklik diye ayrılmıştı örneğin. Boğaz Köprüsü yapıldığında, köprünün Asya yakasındaki ayakları geyikliğin tam üstüne kuruldu. Ben para gişelerine geyik kafası asılmasınısını önermiştim. Eski vapurlar nerede peki? Güzelhisar nerede, Halas nerede? O vapurlar boğaza çekilip, işletmeye açılamaz mıydı? Deniz kaçkınıyız biz. O vapurlar sıralansa boğaza. İstanbul’da hayatı biraz denize yaysak ne güzel olur.

İstanbul’la ilgili pek çok kitap yazılıyor. Ama Sunay Akın’ın kitapları onların arasında bir anda sıyrılabiliyor. Bu farklılığı yaratan nedir?

Ben düzyazılarımı da bir şair olarak, şair gibi yazıyorum. Herkes araştırma yapabilir, çeşitli bilgilere erişebilir ama benim yazdıklarım insanları daha heyecanlandırıyor. Bir de ben bugünden çok, İstanbul’un yarını nasıl olacak derdindeyim. Benim düşlerim var. Mesela vapurlara şair isimlerinin verilmesini istiyorum.

Kitaplarınızda karşımıza İstanbul’la ilgili çok ilginç ayrıntılar çıkıyor? İnsan merak ediyor bunları nasıl buluyorsunuz diye.

Hani insan çok güvendiği, sevdiği bir arkadaşına sırlarını anlatır ya… Ben galiba İstanbul’un arkadaşı olmayı başardım. Bilir ki İstanbul, ben onu kartvizit olarak asla kullanmam. Bu yüzden bana sırlarını açıklar.

Sizce İstanbul’un asıl problemi nedir? Bir kurtuluş reçetiniz var mı?

Dünyada Türkiye kadar zengin bir ülke yok. Tarihiyle, kültürüyle, folklorüyle, müziğiyle, doğal zenginlikleriyle… Bu ülkede iyi kemancıda var, iyi flütçü de. Ama sorun bunları yönetecek bir maestronun olmamaması. Bir ülkenin sorunu hiçbir zaman ekonomi değildir. Esas sorun kültür politikalarıdır. Bir ülkeyi aydınlığa çıkaracak olan kültürel bakıştır. Uygarlık tarihi boyunca hiçbir toplum parasızlık yüzünden batmamıştır.
Bir de ğlence ve kültürel hayatı Haliç’e getirmek gerekir. Özellikle Beyoğlu’na sıkışmış hayatı İstanbul’a getirmek gerekiyor. Beyoğlu nedir ki yahu? Kötü bir Paris taslağı. Galata’yı görmedikten sonra sokakta oturmuşsun ne anlamı var?

İstanbul’u küçük bir ülke gibi. Sizce başkent olmayı hak eden yer neresi?

İstanbul’un başkenti Bizansın da merkezi olan tarihi yarımada olmalı. Ayasofsa, Sultan Ahmet, Cankurtaran, Balat, Babıali’nin eski merkezi Cağaloğlu… Her yeri ayrı bir güzeldir.

Oyuncak Müzesi

Oyuncak müzesi fikri nereden geldi aklınıza?

Avrupa’daki kentleri gezerken dikkat ettim, hep bir oyuncak müzeleri var. İstanbul’da bir oyuncak müzesi yok. Eğer kendimizi Avrupa’ya hazırlıyorsak, neden böyle bir müzemiz yok? Oyuncaklar hayal etmek demektir. Uygarlığın işaretidirler. Hayal etmeden bilim olmaz, hiçbir şey olmaz. Ben de istedim ki insanlar gelip bu müzeden ilham alsın. Geleceğin bilim adamları, sanatçıları olan çocuklar, gelip burada heyecan depolasınlar, yaratıcılıkları gelişsin.

İlk oyuncağı ne zaman aldınız hatırlıyor musunuz?

Berlin’da yaklaşık on yıl önce bir at aldım. İlk oyuncağı aldığım anda kara verdim bu müzeyi açmaya. Sonra kendi oyuncaklarımın peşine düştüm. Yurtdışında düzinelerce Türk oyuncağı satın aldım getirdim. Bavullarla taşıdıkça nasıl mutlu oldum bilseniz. Kendimi bir tarihi eser kaçakçılığına mani olmuş gibi hissediyordum.

Oyuncak Müzesi

Çok güzel bir köşke açtınız bu müzeyi.

Burası benim aileme ait. Düşünün daha 70’lerde Erenköy’deki bu sokak olduğu gibi bu köşklerle doluydu. Hepsi kat karşılığı satıldı. Biz vermedik. Tarihi eser olarak muhafaza ettik. O zamanlar faytonlara binip denize giderdik buradan. Şurda Avukat Kani bey’in bahçesi vardı. Ceylanlar, tavus kuşları dolaşırdı. Hayvanat bahçesi gibiydi.

Oyuncakların çoğu yurtdışındaki açık artırmalardan alınmış. Büyük
paralar harcadınız sanırım.

Kitaplarımdan, gösterilerden gelen paralar hep bu oyuncaklara gitti. Sevenlerim sağolsunlar kitaplarımı alarak, gösterilerime gelerek düşlerime destek oluyorlar. Ama benim için harcadıkları her kuruşun iyi bir amaç için kullanıldığına emin olsunlar.

Bu müzenin size maddi anlamda bir getirisi olmayacak sanırım.

Kim müzeden para kazanmış ki? Aksine, varımı yoğumu bu iş için harcadım. Bu büyük köşkü bu işe tahsis ettim. Köşkü kiralasam aslında ne benim, ne çocuklarımın hayat boyu çalışmasına gerek kalmaz. Ama olsun değer. Çok güzel destekler alıyorum. Okullardan arıyorlar çocukları getirelim diye. Sponsor olmak isteyenler var. Sanırım güzel şeyler olacak. Hatta bunun ardından neden bir de çocuk müzesi açılmasın? Kalemden giysiye, oturaktan mama sandalyesine, kitaplar dergiler… çocuğa ait her şeyin yer alacağı bir müze.

Not: Kullandığımız fotoğrafları çekenlere teşekkür ederiz. İsimlerinizi bilsek inanın yazardık… Emeğe saygı…

[poll=70]

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin