Küllerinde Boğulan Kuş: “Simurg”

Daha çok gazeteci olarak tanınan, 1998 yılında çektiği işçi hareketleri ve 1 Mayıs’ı anlattığı belgeseli ile Simavi ödülünü kazanan Ruhi Karadağ, ikinci belgesel-filmi Simurg ile karşımıza çıktı. Karadağ gazeteci iken 1996 ve 2000’deki ölüm oruçlarını yakından takip etmiş bir isim. 19. Altın Koza Film Festivali’nde İzleyici Ödülü kazanan Simurg’u da, 1996’da ölüm orucuna yatan, sonrasında Korsakoff hastalığına yakalanan altı kişi (Refik, Cafer, Çiğdem, Hüseyin Muharrem, Ali Ekber ve Delil) ile birlikte yapmış.

 Ercan Dalkılıç

Bizi Özcan Alper’in Sonbahar’ının öncesine götüren Karadağ, ilkin bu karakterlerin gündelik hayatlarına çeviriyor kamerasını, sosyal hayattan izole, zorluk içinde, yardım almaksızın yaşayamıyor bu karakterler. Fakat Karadağ’ın kullandığı dil, karakterlerinin hikâyelerini o kadar tehlikeli bir yerden seriyor ki önünüze, acımadan edemiyorsunuz 1996’da inançları uğruna bedel ödemeyi göze almış bu insanlara. Sözgelimi, karakterin biri, kendi yaşadığı evin içinde duvarlara monte edilen borular sayesinde hareket edebiliyor. Bir diğeri kendi başına yemeğini dahi yiyemiyor vb…

Peki, bu görüngüsel bakımdan ne kadar doğru? Karadağ’ın bu karakterleri, mutenalaştırıp birer direniş anıtına çevirmesi kuşkusuz çok yanlış olurdu. Gelgelelim bu kadar içeriden bir bakış açısıyla aktarması da, bir o kadar yanlış değil mi? Karadağ, “Biz topluma Korsakoff hastalığının ne kadar tehlikeli bir şey olduğunu göstermek istiyoruz.” demiş, bir söyleşisinde. Evet, filmde Korsakoff hastalığının tehlikeli bir hastalık olduğu açık seçik görülüyor. Fakat bunun, o mücadele için bedenlerini ve gönüllerini ortaya koyan insanların acziyetlerini göstermek suretiyle, izleyende acıma duygusu uyandırılarak yapılması ne kadar doğru olabilir ki?

Diğer bir deyişle, Simurg’un bu haliyle, “ölüm orucuna yatmayın, yatarsanız işte böyle olursunuz!” diyen devlet aygıtlarından ne farkı var? (Simurg’u izlerken aklıma Ulucanlar Cezaevi Müzesi’ne yaptığım ziyaret geldi ister istemez. Cezaevinin tecrit koğuşlarında dönen ses bandına işkence gören insanlardan yükselen çığlıklar, haykırışlar kaydedilmişti. Disiplin koğuşlarına ise acz içinde olan, pişmanlık duyan, yüzlerinde neredeyse ağlayacak duruma gelmiş ifadeler bulunan balmumu heykeller yerleştirilmişti. Devlet aygıtı, örtük bir şekilde, Simurg’un söylediğinin bir benzerini söylüyordu ziyaretçilere; “olur da siyasi sebeplerle içeri düşerseniz, işte böyle acılar çekersiniz!”) Soğukkanlılığı elden bırakmadan, hastalık dahi olsa, ‘bir sonuç’u sömürü malzemesi olmanın sınırına getirmek ayrı şey, onu estetize ederek, adeta bir tragedya biçiminde ortaya koymak çok başka bir şey!

Simurg, ilerleyen dakikalarda hikayesinin yatağını değiştiriveriyor: Altı karakterleştirilmiş gerçek kişinin öznel hayatından kamu nezdinde önem arz eden Hayata Dönüş Operasyonu’na uzanıyor birden. Karakterler, operasyon sırasında bir grev evinde direnişe dışarıdan destek vermeye başlıyorlar. Bu sırada da, yönetmenin gerçek görüntülerden kolajladığı ölüm orucuna yatanların görüntüleri geçit halinde sıralanıyor perdede… Alta dayanan protest müziğin eşliğinde propagandist bir çizgiye indirgeniyor bu noktada Simurg, pek azımsanmayacak bir süre de bu rotada ilerliyor. Tam biz Simurg’dan, Açlık’vari (Hunger) büyük bir etki yaratmasını beklerken –ki çok düşük ölçekte de olsa benzer bir etki yaratılabilmiş, bunun hakkını vermek gerek- bu sefer de propaganda ile meşgul ediliyoruz izleyici olarak.

Bir kere Simurg’un bir sanat eseri olarak ne hakkında olduğunun, yani temasının ne etrafında şekillenmeye çalıştığının tespitini yapmamız gerekiyor. Yukarıda gördüğünüz kadarıyla Simurg, tam olarak ölüm orucu sonrası (B vitamini eksikliğine bağlı olarak) gelişen hastalık olan Wenicke Korsakoff ve bu hastalığın insanların hayatlarına getirdikleri ile ilgili değil. Hayata Dönüş Operasyonu’ndan da bahsediyor, fakat tam olarak onunla ilgili de değil! Simurg, tam olarak ne anlatıyor, teması hangi argümanın üzerine kurulu? Yapımı 12 yıl süren belgesel, gerçekten de kafası bayağı karışık bir deneme olmuş anladığımız kadarıyla.

Bunun yanında Karadağ, filmin bir belgesel olmadığını, kurmaca ile belgeseli harmanlayan farklı bir sinema olduğunu belirtmiş. Peki; Simurg, gerçekten de yönetmenin dediği gibi ‘farklı bir sinema’ arayışının ürünü mü? Bu görüşe katılmak da mümkün değil ne yazık ki. Yaratılmaya çalışılan kurmaca, dramaya eklemlenmekten ziyade ufak tefek parçalar halinde oraya buraya serpiştirilmiş. Zaten eklektik olan drama yapısını, daha da parçalamış bu teşebbüs, iyice içinden çıkılmaz bir hale sokmuş. Keşke salt belgesel olarak yapılsaymış demeden edemiyor insan izlerken Simurg’u.

Amatör bir ruhla ve iyi bir niyetle kotarılmış olması, Simurg’un ancak be ancak ‘eksik’lerini, örnek verecek olursak; teknik yönden yetersiz olmasını affettirebilir. Bir mücadeleye adanmış, davaya mal olmuş bedenlerin mahremiyetini seyre açmak, estetik bir tercih olarak algılanabilir mi? Simurg hakkında asıl tartışılması gereken de bu sanıyorum…

Simurg

[xrr rating=1/5]

Yönetmen: Ruhi Karadağ

Senaryo: Ruhi Karadağ

Oyuncular: Ali Ekber Akkaya, Çiğdem Kazan, Refik Ünal

Yapım: 2011 / Türkiye / 109 – Belgesel

 

 

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin