Ninjalar hiçbir şeyden korkmaz esasen! Ama yine de…

uçak kazasıkaranlık ninja
Bazı şeyler vardır ki, yapmak hoşlarına gitmeyebilir mesela. Korkmak demeyelim ona biz. Bir seneye yakın sürelik muhabbetimize güvenerek, Landlord olarak benim de sevmediğim şeyler var. Evet, ben uçaktan korkuyorum. Yok, ona korkmak demeyelim biz. Hazzetmiyorum uçağa binmekten…

Ama hayat bazen, icat çıkarmaya bayılan bir teknik adam gibi, sevmediğiniz şeyleri yapmak zorunda kalacağımız pozisyonlara koyuyor bizi. Bu Hasan Şaş’ın sağ bek oynatılması gibi bir şey, ya da Alex’in ön libero…

Siz bu satırları okurken mesela, ben bir ihtimal Slovakya’ya yönelmiş bir uçakta korkuyor olacağım. Belki de çoktan inmiş ve dönüşteki yolculuğu dert etmeye başlamış olacağım. Tabi uçağım istenmedik bir şekilde sert bir iniş yapmak zorunda da kalabilir. Açıkçası o takdirde bunun için kendimden başka kimseyi suçlamazdım. Yerçekimi denen bir kanun varsa – ki var, ben de bundan haberdarsam – ki haberdarım, ama yine de kanatlı konserve kutusuna binip ayaklarımı yerden kesiyorsam – ki kesiyorum, ben hak etmişim başıma geleni!

Peki madem bu kadar tırsıyorum. Niye biniyorum o uçağa, değil mi?

Görev icabı, efendim. Landlord’unuz bu yıl 10’uncusu düzenlenen Uluslararası Bratislava Film Festivali‘nin jürisine seçildi. Görevini ifa edip kısmetse 5’inde dönecek. Ters Ninja’yı ihmal etmemek için elimden geleni yapacağım. Festivalden havadis verme fırsatım olur mu bilemiyorum ama her fırsatı değerlendireceğim. Bratislava
Bir arkadaşım Slovakya’ya gittiğimi söyleyince “Deli misin sen?” dedi. Niye, dedim. Sen Hostel’ı seyretmedin galiba, dedi. Şaka yapıyor sandım… Yapmıyordu. Gerçekten bu tür filmleri ciddiye alabilecek insanlar aramızda yani anlayacağınız. Hostel’daki kaplıcalı mekanı bulmaya niyetliyim aslında. Arkadaşım haklı çıkarsa da, sadistler bana bir şey yapamadan gülmekten ölürüm herhalde. Siz de hikayemi Eli Roth’a satınız, efendim. Gelen parayla dul eşim önce bir dünya turu yapsın, ardından yine hikayesi bana ait olan Zombi Vatandaş adlı filmin çekilmesini sağlasın. (Bir ara anlatırım size hikayeyi!) Filmden kazanılan para da yine hikayesi bana ait büyük prodüksiyona aktarılsın. İlk filmin devamı niteliğinde olacak filmin adı İstanbul Of the Living Dead. İstanbul’un neredeyse tamamı yaşayan ölüye dönüşmüştür. Hayatta kalan bir grup insanın kurtulmak için tek umudu Kız Kulesi ve İstanbul’un Yerebatan, Topkapı, Kız Kulesi gibi tarihi önem arz eden noktalarını birbirine bağladığına inanılan yeraltı tünelleridir. Vasiyetim bu şekildedir…

Dennis Bergkamp
Fazla futbollu bir yazı oldu, idare edin. Hollandalı pek meşhur bir futbolcu vardır, Bergkamp. O da korktuğu için uçaktan otobüsle götürülür maçlara. Bazısına hiç gitmez hatta. Ben de bir nevi sinema yazarlarının Bergkamp’ıyım diyeceğim ama… O ünvana benden daha uygun iki kişi var: Sevin Okyay ve Uğur Vardan. Mümkün olsa üçümüz de festivallere Scotty bizi ışınlasa da öyle gidelim isteriz.

Uçak korkusunun üstesinden gelmek için herkesin kendince bir metodu vardır. Kimisi sakinleştirici, kimisi iki duble bir şey içer. Benim uçak kitim ise tespih. Kalkışta ve inişte benim can simidim oluyor. Tipime uymuyor gerçi. Siz hiç tespih çeken bir ninja gördünüz mü?

İkinci savunma mekanizmam düşünce gücü. Hep ünlü futbol takımlarını düşünürüm uçakta. Onların maç yapmak için nasıl durmaksızın uçakla seyahat ettiklerini… Beni biraz rahatlatır bu. Sonra hostesleri düşünürüm. Yok, yanlış anlamayın, ahlaka mugayir biçimde değil. Onların hayatlarının hep havada geçtiğini, hiç korkmadıklarını, falan. İstatistiğe vururum kendimi.

Tüm bunlar derinlerdeki ilkel insan korkumu tamamen geçiremez tabi. Basit bir adamımdır. Basit donelerden sonuç çıkarırm çünkü. Havadayım, çok yüksekteyim, uçağı ben kullanmıyorum, paraşütüm yok, bu metal yığını bir aksilik durumunda yerçekimine biat etmek zorunda… Korkmak mantıklı, öyleyse korkuyorum… Ama, yok “korkmak” demeyelim biz ona.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin